29 Kasım 2021

Yazılarını yayınladığımız saygıdeğer Şahver Hocamıza Allah'tan rahmetler diliyoruz.

Şahver ÇELİKOĞLU

Tasavvuf ehli “muhabbet” hakkında çeşitli târif ve açıklamalarda bulunmuşlardır. Hepsi de kendi hâline ve zevkine göre konuşmuşlardır. Aynı şekilde, “muhabbet” kelimesinin sözlük açısından hangi anlamda türetildiğinde de çeşitli görüşler belirtilmiştir.

Sözlük anlamlarına kısaca göz atalım: Muhabbet kelimesinin türetildiği kök kelime olan “hubb” temiz ve hâlis dostluğa denir.

Şiddetli yağmur sırasında suda yükselen kabarcıklara da bu isim verilmiştir.

Şimdi, bu anlama göre, muhabbet, yanan kalbin sevgiliye kavuşma coşkusu ve çırpınışlarıdır.

“Sâbit olmak ve ayrlmama”ya da “hubb” denir. Bu durumlarda sevenin kalbi, sevgilisinde sâbitlenmiştir, onu anmaktan ayrılmaz.

Ağzına karda tamâmen dolu kaba da “hubb” denilir. Çünkü, o kap, içindekini tutar, başkasını ise içine almaz…

Muhabbet hakkında sûfî sözlerinden birkaçını alalım: Şöyle buyruluyor:

İki şey arasındaki muhabbet, biri diğerine “ey ben” demedikçe, gerçek muhabbet olmaz.

Muhabbet, kalbi yakan öyle bir ateştir ki, orada sevgiliden başka hiçbir şey bırakmaz.

Muhabbet, bir ateştir. Onun odunu âşıkların ciğeridir.

Şiblî (k.s) Hazretlerine sorulur: “Niçin muhabbet, hep mihnetle ve zorluklarla berâber oluyor?”

Cevap: “Lâyık olmayan insanlar muhabbet iddiasında bulunmasınlar diye.”

Zünnûn Mısrî (k.s) Hazretlerinin yanında muhabbetten bahsedilince şöyle der: “Herkesin yanında bu mevzûyu konuşmayın ki, bunları duyup muhabbet iddiasında bulunmasınlar. Muhabbet, takvâ iledir, pisliklerden temizlenmek iledir.”

Yine denilmiştir ki: Muhabbetin başı “Allah onları sever” sonu “Onlar da O’nu severler” (Mâide,5/54) âyetinin sırrıdır. Başı ve sonu arasında ise eriyen canlar, sevgiliye uçan ruhlar vardır.

Kimin hakkında “(Allah) onları sever” sırrı ezelde takdir edilmemiş ise, o kişi “Onlar da O'nu severler” sırrına varamaz. Çünkü, Allah (c.c) bir kulunu severse, o kul da eninde sonunda Allâh'ı sever. Yâni, kulun Allâh'ı sevmesi, Allâh'ın onu sevmesinin bir sonucudur.

Allah Teâlâ'nın o kulunu sevmesinin “öncesi” yoktur. Kulun, Allâh'ı (c.c) sevmesinin de “sonu” yoktur.

“Allah onları sever” sırrının âdâbından içtiğinde, ayağı sâbit ve sağlam olan (temkin sâhibi) kişi “Hû (O)” dur. Sarhoşluğu, sâbitliğine galebe çalan ise (üstün gelen ise) “Onlar da O'nu severler” sırrının şarabından içerek “Ene (ben)” diye söyler.

Dolayısıyla, “Allah onları sever” kâsesinden içen kişi “temkin sâhibi” dir. “Onlar O'nu severler” kâsesinden içen kişi “telvin sâhibi” dir.

“Ben” diye konuşan, “Mahviyyet ve yokluk vâdisi”nden “İsbat” lisanı ile konuşur. “O” diye konuşan, “fenâ vâdisinden” “bekâ” lisânı ile konuşur. Her ikisi de doğru konuşuyor, her ikisi de hakikati dile getiriyor. Çünkü, “Ben” diyen kişi, kendi “ben”liğini kastetmemiştir. Zâten o kişi, kendisinden alınmıştır, beşeriyetten sıyrılmıştır, hâl üzeredir. Onu ondan alıp, kapan, kendisine cezbeden (çeken) Allah (c.c), onun dilinden konuşmuştur.

Bunun en meşhur örneği Bayezîd Bestâmî (k.s) hazretleridir. “Sübhâni” (kendimi tenzih ederim) sözüdür. Bunu işitince ona karşı çıktılar. O ise şöyle dedi: “Allah, kendisini kulunun lisânı üzere tenzih etmiştir.” Çünkü, Hak Teâlâ bir kulunu sevdiği zaman, o kulunu kendisinde ifnâ ederek (yok ederek) ona zâhir olur (belirir). Öyleyse, o kulun lisânı üzere (onun dilinden) konuşan da O'dur.

Ayrıca, âşık olmanın alâmetlerinden birisi de, “Sevgilinin ridâsı (hâli) ile örtünmek (hâllenmek)tir. Hikâyeye göre; Birbirine delice âşık olan bir çift, gemide giderken bir tânesi denize düşer. Hemen diğeri de onun peşinden kendisini denize atar. Denizciler yetişip, ikisini de sâlimen gemiye çıkarırlar. İlk önce düşen, diğerine sorar: “Haydi ben kazârâ düştüm, ya sen niye kendini attın?” Cevap: “Seni görünce kendimden geçtim! Zannettim ki, sen benmişim!”

Mecnûn'a sorarlar: Leylâ'yı seviyor musun? “Hayır.” Nasıl olur? Çünkü, muhabbet sevgiliye kavuşmanın vesîlesidir. Benimle Leylâ arasındaki kavuşmayı çıkarıp, attım. Artık ben, Leylâ olmuşum. Leylâ da ben olmuş.

İşte bütün bu anlatılanlar şu iki kudsî hadîsin mânâsıdır:

“Ben onun (gören) gözü, (işiten) kulağı, (tutan) eli olurum.” (Buhâri) “Senden yemek istedim beni doyurmadın, senden içecek istedim, bana içirmedin...” (Buhâri)

Bu yazarın diğer makaleleri

Bu kategorideki Makalelerden