Güncel Yazılar

Turgut GÜLER

Eğilmeden, dimdik yürüyenlere “doğruluk” timsâli gözüyle bakılır. Fakat bir de boyunu kısa göstermemek için dik yürüyenler var. Bunlar, umûmun içinde küçük bir azınlık. Setretmeye çalıştıkları boy kısalığı, mecâzî mânâ âleminde sarsıcı aksü’l-amellere sebep oluyor.

Mevlânâ’ya atfedilen:

“Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol!”

Düstûru; işte, bu “boy” kaçakçılarına hitâb ediyor.

Hakîkati, dâimâ “Güneş”e benzetirler. Gözlerimiz, Güneş’in bulunduğu noktaya bakamaz. Bakarsa, şiddetli ârızalara uğrar. Doğru olanı, görmek de göstermek de, aynı cesâret kategorisine giriyor. Köhnemiş fikirler, kafamıza saplanmış paslı çiviler gibidir. Bulundukları yerden söküp atmak, zannedildiği kadar kolay olmuyor. Hem, sağlam bir kerpeten lâzım, hem de çivi çıkarken hissedilecek acıya mütehammil bir bünye.

Bahsedilen cerrâhî müdâhale, ancak, bu milletin vücûduna göre biçilmiş “maârif gömleği” giyilerek yapılabilir. Bu ise, “muhâl ötesi” bir imkânsızlık demek. Vaktiyle “eğitim” bahçesini öyle talan etmişiz ki, bugün iler-tutar yanı kalmamış. Merkebi mektebe sokanların, oranın ahıra dönmesinden şikâyet hakkı var mıdır?

Durumun manzarasındaki bu vahâmette, apaçık şekilde düşman parmağı var. İnsan, düşmanının birtakım fazîletine inanabilir, ama samîmiyetine aslâ! Bizi, en zayıf noktalarımızdan vurup, sırtımızı yere getiren düşman, her tuş oluşumuzda hedefine biraz daha yaklaşıyor. “Su uyur, düşman uyumaz!” meseli, kulağımıza su kaçırıldığı için, “ehemmiyetsizler” merdivenine alınmış.

Türk’ün, tez elden kayıp rûhunu bulması şart... Her dâim “koyun” gibi görünme alışkanlığından kurtulup “kaplan” gerinişleri göstermeliyiz. Uysallık ve canavarlık; yâni koyun tabiatı ile kaplan huyu, insanın özünde yan yana duruyor. Bu yüzden, bâzı hâdiselerin ardından, şaşkınlık bakışları atıldığını görüyoruz. Herhangi birinden “beklenmeyen” davranış, onun insanlığının bir ân için kenâra bırakıldığını anlatır ve üstüne hayreti dâvet eder.

Mehmed Âkif:

“Yumuşak başlı isem, kim demiş uysal koyunum,

Kesilir belki, fakat çekmeye gelmez boyunum!”

Derken, “koyun” ve “kaplan” görünüşlerinin insanı nasıl sarmaladığını, “hamâsî” nefesle dile getiriyordu.

Yalnız, “avâm” ile “havâs”ın bu husûsdaki reaksiyonları birbirine benzemiyor. Sıradan vatandaş kitlesi ile kendini “elit”ten sayan zümre arasında, meselâ alkışlama farkı, bâzı ip uçlarını içinde taşıyor. Havâs, beğendikçe alkışlar; avâm ise, alkışladıkça beğenir.

Kavak ağacının sevenindeki, beğenenindeki kıtlık gibi, doğruyu dile getirenin takdîrkârı da yoktur. Yalanın doğruya tercîh edilmesi, bir başka vâdide, edebiyât bahçesinde soldurulan güllerin bedduâsını da sırtına alır. Zâten, Dünyâ târîhi göstermiştir ki, her millet, lâyık olduğu edebiyâtın diliyle konuşur. Memleketi saran argo ve kekre külhanbeyi aksânı, hemen hemen bütün işlerimize ayna tutmaktadır. Bu arada, unutulan bir husûs var. O da, aynayı kullanma şeklidir. Aynaya sık sık bakan, kusûrlarını göremez. Hatâ ve eksikliklerin meziyet hâline gelmesi bu ayna istimâlindendir...

Medeniyet Tasavvuru

Necati ÖNER
Niçin Felsefe?
Mehmet BULUT
Ahlak ve İktisat

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

21969944