12 Ağustos 2022

Turgut GÜLER

Çevreyi idrâke başladığımız en küçük yaş diliminden başlayarak, ömrümüz kahraman hikâyeleri dinleyerek geçiyor. Kahramanlık, öyle erişilmez, ulaşılmaz bir yerde durmuyor. Herkesin, kendi kapasitesi dâhilinde bir “kahramanlık” cevheri, mutlakâ vardır.

Kahramanca ölmek, umûmun kabûlüne mazhar olmuş bir şerefli tavır. Fakat kahramanca yaşamayı başarabilmek, daha fazla haysiyet kazandırır.

Hamâsî vâdide kahraman olmanın fizikî, rûhî içtimâî belli birtakım normları, kalıpları vardır. Lâkin hamâset dışındaki hayat sayfalarında kahraman addedilmek için, nefsi yenmek, ayaklar altında çiğnemek lâzımdır. Zîrâ nefsine çok itimâdı olanın, başkalarına zerrece güveni kalmaz.

Hodgâmın kahramanlığı da, yalancı pehlivanlıkla aynı mindere çıkar. Daha yatsı ezanı okunmadan mumun fitili dibine düşer.

Hiçbir mesleği, işi küçük görmek doğru değildir. Bu, ahlâkî bakımdan da zaaf işâretidir. Lâkin kazandırdığı nakdî miktârlar mukâyese edildiğinde, bâzı çalışma erbâbının, hak ettiğinin katlarca üstünde hasâda kavuştuğunu görüyoruz.

Meselâ, bütün Dünyâ’da olduğu gibi, Türkiye’de de profesyonel sporcularla onları çalıştıran antrenörlerin eline geçen para, ancak peri masalı rakamlarıyla yazılabilir. Rızkının mühim kısmını maç biletine harcayan çok büyük kitle, bir avuç pazarlamacının tahrîkiyle “fedâkârlık” kampanyalarına katılıyor.

Malını, mülkünü, âilesini, mukaddesâtını tuttuğu takıma fedâ eden ve:

“Söyle, senden başka kimim var!”

Diye haykıran, çoğu sefâlet pençesine düşmüş bu acınası kalabalık, “binbir gece masalı” dekorunda hayat süren - ekseriyeti ecnebî - sporculara hem binek taşı oluyor, hem de onları

– hâşâ – tapılacak mevkilere çıkarıyor.

Her iki tarafa da, yâni biçenle biçilene sorsanız, alacağınız cevap, onlar için hakîkat, sizin için kocaman bir yalandır. Çünkü işimize yarayan yalan, hakîkatin her çeşidinden yeğdir.

Milletler, âkıbetlerini kendileri hazırlarlar. Türk milletinin, “futbol”dan çok daha mühim mes’eleleri varken, orada çakılı kalmamız, aslâ hayra yorulamaz.

İkinci Dünya Savaşı’ndan mağlûb çıkan ve her bakımdan morale ihtiyâcı olan Almanya, 1954 yılında, Konrad Adenauer’ın başbakanlığı zamânında futbolda Dünyâ şampiyonluğunu kazanır. Bütün Almanya, futbolcuları karşılamak için ayağa kalkar ve ülke âdetâ çalkalanır.

Târîhin kaydettiği sayılı devlet adamlarından biri olan Alman Şansölyesi, heyecândan helecâna yönelen milletinin karşısına çıkarak:

“Büyük Almanya’nın istikbâli ve kaderi 11 futbolcunun ayaklarına terk edilemez! Kendinize gelin ve Almanya’ya yaraşır işlerle uğraşın!”

Der.

Sokaklara dökülen insan seli, bu haklı îkâz üzerine sessizliğe bürünerek gündelik meşgalesine avdet eder. En yukarıdan başlayarak, devlet ricâlini, tuttukları takımlarla birlikte anmak, ülke bütünlüğünün önüne barîkat kurmakla birdir. Mahcûba fırsat verdin mi, hemen küstahlaşır. Bu takım tutma işi de, çok mâsum heveslerle başlayıp katliâm psikolojisine kadar uzanıyor. Bir milletin fertleri, tuttukları takım yüzünden kamplara bölünebilir mi?

Birileri, bizim adam ve iflâh olmamızı istemediğinden, futbol tarlası hasâdına ayrı bir önem veriyor, hattâ takım desteklemeyi modern fikirler arasında gösteriyor. Hâlbuki modanın fikir sâhasındaki adına “cereyân” dendiğini, aklı başında herkes biliyor. Neylersin, bâzıları cereyâna kapılmayı çok seviyor. Bu yüzden, unutma (alzheimer), titreme (parkinson) hastalıkları bizde erken yaşta başlıyor ve sârî oluyor...

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: