Güncel Yazılar

Turgut GÜLER

Çevreyi idrâke başladığımız en küçük yaş diliminden başlayarak, ömrümüz kahraman hikâyeleri dinleyerek geçiyor. Kahramanlık, öyle erişilmez, ulaşılmaz bir yerde durmuyor. Herkesin, kendi kapasitesi dâhilinde bir “kahramanlık” cevheri, mutlakâ vardır.

Kahramanca ölmek, umûmun kabûlüne mazhar olmuş bir şerefli tavır. Fakat kahramanca yaşamayı başarabilmek, daha fazla haysiyet kazandırır.

Hamâsî vâdide kahraman olmanın fizikî, rûhî içtimâî belli birtakım normları, kalıpları vardır. Lâkin hamâset dışındaki hayat sayfalarında kahraman addedilmek için, nefsi yenmek, ayaklar altında çiğnemek lâzımdır. Zîrâ nefsine çok itimâdı olanın, başkalarına zerrece güveni kalmaz.

Hodgâmın kahramanlığı da, yalancı pehlivanlıkla aynı mindere çıkar. Daha yatsı ezanı okunmadan mumun fitili dibine düşer.

Hiçbir mesleği, işi küçük görmek doğru değildir. Bu, ahlâkî bakımdan da zaaf işâretidir. Lâkin kazandırdığı nakdî miktârlar mukâyese edildiğinde, bâzı çalışma erbâbının, hak ettiğinin katlarca üstünde hasâda kavuştuğunu görüyoruz.

Meselâ, bütün Dünyâ’da olduğu gibi, Türkiye’de de profesyonel sporcularla onları çalıştıran antrenörlerin eline geçen para, ancak peri masalı rakamlarıyla yazılabilir. Rızkının mühim kısmını maç biletine harcayan çok büyük kitle, bir avuç pazarlamacının tahrîkiyle “fedâkârlık” kampanyalarına katılıyor.

Malını, mülkünü, âilesini, mukaddesâtını tuttuğu takıma fedâ eden ve:

“Söyle, senden başka kimim var!”

Diye haykıran, çoğu sefâlet pençesine düşmüş bu acınası kalabalık, “binbir gece masalı” dekorunda hayat süren - ekseriyeti ecnebî - sporculara hem binek taşı oluyor, hem de onları

– hâşâ – tapılacak mevkilere çıkarıyor.

Her iki tarafa da, yâni biçenle biçilene sorsanız, alacağınız cevap, onlar için hakîkat, sizin için kocaman bir yalandır. Çünkü işimize yarayan yalan, hakîkatin her çeşidinden yeğdir.

Milletler, âkıbetlerini kendileri hazırlarlar. Türk milletinin, “futbol”dan çok daha mühim mes’eleleri varken, orada çakılı kalmamız, aslâ hayra yorulamaz.

İkinci Dünya Savaşı’ndan mağlûb çıkan ve her bakımdan morale ihtiyâcı olan Almanya, 1954 yılında, Konrad Adenauer’ın başbakanlığı zamânında futbolda Dünyâ şampiyonluğunu kazanır. Bütün Almanya, futbolcuları karşılamak için ayağa kalkar ve ülke âdetâ çalkalanır.

Târîhin kaydettiği sayılı devlet adamlarından biri olan Alman Şansölyesi, heyecândan helecâna yönelen milletinin karşısına çıkarak:

“Büyük Almanya’nın istikbâli ve kaderi 11 futbolcunun ayaklarına terk edilemez! Kendinize gelin ve Almanya’ya yaraşır işlerle uğraşın!”

Der.

Sokaklara dökülen insan seli, bu haklı îkâz üzerine sessizliğe bürünerek gündelik meşgalesine avdet eder. En yukarıdan başlayarak, devlet ricâlini, tuttukları takımlarla birlikte anmak, ülke bütünlüğünün önüne barîkat kurmakla birdir. Mahcûba fırsat verdin mi, hemen küstahlaşır. Bu takım tutma işi de, çok mâsum heveslerle başlayıp katliâm psikolojisine kadar uzanıyor. Bir milletin fertleri, tuttukları takım yüzünden kamplara bölünebilir mi?

Birileri, bizim adam ve iflâh olmamızı istemediğinden, futbol tarlası hasâdına ayrı bir önem veriyor, hattâ takım desteklemeyi modern fikirler arasında gösteriyor. Hâlbuki modanın fikir sâhasındaki adına “cereyân” dendiğini, aklı başında herkes biliyor. Neylersin, bâzıları cereyâna kapılmayı çok seviyor. Bu yüzden, unutma (alzheimer), titreme (parkinson) hastalıkları bizde erken yaşta başlıyor ve sârî oluyor...

Medeniyet Tasavvuru

Mehmet BULUT
Ahlak ve İktisat

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

20833330