Güncel Yazılar

Turgut GÜLER

Askerî birliklerin tâlimi esnâsında, “yerinde say!” komutu, pek sık verilir. Hayâtın hemen her safhasında, yerinde sayanlara rastlıyoruz. Dikkat edilirse, bu işi yapanlar, yâni yerinde sayanlar, yürüyenlerden fazla ayak sesi çıkarırlar. Bunun, elbette liste hacminde sebebi var. Ama en öne çıkan âmil, “boş oturanın boş kalfası” sözünde gizli. Yapacak işi olmayanın, diline susturucu takamazsın.

Tanpınar’ın “Saatleri Ayarlama Enstitüsü” romanı, bu hâlet-i rûhîyenin nefis bir takdîmidir. Oradaki “Hayri İrdal” tipi, yerinde sayma işinin ne hârikulâde tarzda icrâ edilebileceğini, “virtüöz” mahâretiyle gösterir. Tamâmen lüzûmsuz bir müessese olan Saatleri Ayarlama Enstitüsü, durumun farkına varılması üzerine fesh edilecekken, Hayri İrdal’ın keskin zekâsı devreye girer ve “dâimî tasfiye” karârı çıkarılır. Enstitü’nün, İrdal dâhil bütün kadrosu, aynı maaşla dâimî tasfiye programına aktarılır. Çok acı, ama bugün hâlâ dâimî tasfiye hâlinde olan yığınla resmî dâiremiz var. Sık sık duyduğumuz “tüyü bitmemiş yetimin hakkı”, bu tasfiye sofralarında tabağa konuyor.

Yüksek makâmlar, mevkiler; yalçın kayalarla kaplı tepeler gibidir. Koşarak çıkanlara nefes darlığı verir. İlk ânda bunu fark etmeyenler, zamân ilerledikçe tıknefes olduklarını kabûllenirler. Oysa sindire sindire ve belli aralıklarda kamp kurularak yukarı çıkılırsa, zirvenin havası ciğerlere çekilirken herhangi bir sıkıntı yaşanmaz.

Böylece, yerinde saymamanın ilk şartı, ciğer ferâhlığı oluyor. Aldığımız havanın, hiçbir kısa devre riski yaşamadan bronşlara uzanması, tıbbî yönden ne derece sağlık işâretiyse; millet hayâtında da aynı hoşluklara, sürûra vesîledir.

Nef’î merhûmun:

“Âferîn ey rûzıgârın şehsüvâr-ı safderi!

Arşa as şimdengerû tîg-i Süreyya-cevheri!”    

Mısrâlarıyla övdüğü şahıs, Osmanlı Hâkânı Sultan Osman Hân-ı Sânî, nâm-ı diğer Genç Osman’dır.

Dağ yaklaştıkça büyür, çocuk büyüdükçe uzaklaşırmış. Burada kastedilen mesâfe, metrik ölçülere meydân okuyan kalb, gönül mesâfesidir. Uğruna her türlü fedâkârlık yapılan çocuklar, yılların üst üste yığılmasıyla berâber, ebeveynlerinin yanında uzak diyârların havasını teneffüs ederler.

İnsanoğlunun hayâtı bu “hatt-ı istivâ” üzerine oturtulmuştur, altında kalanlarla üstüne çıkanların iklîmi farklı oluyor. Torun sevgisinin mübalâğa edilmesinde de, belki bu “dağ-çocuk” münâsebetinden doğan hayâl kırıklığının tesiri vardır.

Büyümenin, insan fizyolojisine düşen hissesi, az biraz şâyiâlıdır. Yâni, tam ve eşit parçalara ayırmak ihtimâli bir hayli zayıftır. Fakat bu “büyüme” lâfzında gizlenen kederler, hasretler, hayıflanmalar hep “küçülme”ye atıf yapıyorlar.

Bunu, Türk milletinin uzak-yakın bütün şûbelerini içine alan geniş Türklük âilesi içine tatbîk ettiğimizde; perestroyka, glasnost perdelemeleriyle ortadan kalkan maskenin, neleri sakladığını gördük. Beyhûde ve körü körüne pompalanan hamâsî havanın, hiçbir işe yaramadığı anlaşıldı. Çünkü köprünün altından geçen sular, büyüyen fidanlar “ırak” makâmında besteler yapmış. Kardeş zannedilenlerin, pek de öyle olmadığı; vaktiyle ekilen husûmet tohumlarının, âileye ayrılık fikri zerk ettiği ortaya çıktı.

Gorbaçov’dan önceki döneme âit Türk Dünyâsı duygularımızla, ondan sonraki devrin hissiyâtı arasında, ne büyük ve zorlu yokuşlar var.

“Türk” yerine “Türkî” dediğimiz bu devletlerle, arzû edilen seviyede sıcak münâsebet kurulamamasının, Rusya’yı ilgilendiren kısmından daha fazlası bizden, yâni Türkiye’den yöneliyor. Zîrâ ehliyetli ve mütevâzı devlet adamı yetiştiremiyoruz.

Asırlardır Türk’e yapılan zulmü, mânâsız “entel”likler uğruna, bir kenâra koyduk. Hâlbuki zulmü affetmek büyüklük, unutmak küçüklüktür. Biz, her zamân olduğu gibi, bu sefer de işin kolayını seçtik ve Kırım’dan Yakutistan’a, Baltık kıyılarından Balkan zirvelerine uzanan koca bir coğrafyayı taş soğukluğunda seyre daldık. Hepsi bu kadar! Hâfıza-ı beşerin nisyân ile dolu olduğunu, kendi bünyemizde isbât ettik.

Medeniyet Tasavvuru

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

18849482