Güncel Yazılar

Esat ARSLAN

1988 yılının sıcak bir Ağustos günü, Suriye’de görev yerime giderken, Cilvegözü sınır kapısından kendi aracımla giriş yapmıştım. Dün gibi anımsıyorum altımda Türkiye’de üretilmiş “station wagon” bir Renault 12 aracım vardı. Yalnızdım, bir meçhuldü, benim için Suriye. Hemi de “Kordiplomatik plakam” da yoktu. Bir vatandaş gibi giriş yapmak istemiştim. Daha hudut kapısından itibaren nasıl bir rüşvet ülkesine girdiğim, belleğime kazınmıştı, anımsayabildiğim kadarıyla. Aynen Bulgaristan gibi, Türkleri “hacıağa” gören bir mantalite hakimdi, Türk müsün? İşte yolunacak kaz geldi, mantığı egemendi.  Hele size bir de Koloniyel Fransa’dan kalan bir hitap şekli “Mösyö-Madam” demeye başladılar mı? Rüşvetin mütevaziliği de bir anda kayboluverirdi. Pasaportunuzu verdiniz mi, almak için akla karayı seçerdiniz?  Tabii bütün bunlar, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları için geçerliydi, Ataşe olarak Suriye İstihbarat Servisinin koruması altında değil, takibinde olduğunuzdan otomatikman tek bir makamla muhatap olduğunuzdan göreceli olarak biraz daha rahattınız. Hatırlıyorum, otoyola çıktığımda ilk dikkati çeken husus, araçsızlığın getirdiği bomboşluktu.  Ama bu otoyolları nasıl da yapmışlar deyip, hayıflanmadım değil, ama ne benzin istasyonu, ne de tuvalet kültürü vardı. Benzin istasyonları neredeyse bizim 1950’leri yaşıyordu. Temizlikten eser yoktu. Nasıl bir sözdü bu, bir İslam ülkesine girmiştim, “Temizlik İmandan Gelir” özdeyişi, İslamiyet’in, mütedeyyin Müslümanlığın safiyeti simgeliyordu ama… Evet,  burada geçerli değildi, sadece bir ütopyada kalmıştı.  Ağzımda devamlı olarak, Araplar arasında yaygın bir söz olan, “Mısır’sız savaş, Suriye’siz barış olmaz” vecizesini tekrarlıyordum. Çok eski bir atasözüydü, Mısır’ın anavatan; Suriye’nin Mısır’ın taşrası oluşundan dolayı darb-ı mesel olmuş bir özdeyişti.

Aslına bakarsanız, bu iki ülkenin coğrafyadaki ağırlıklarını özetlemekteydi. Evet, ortadaki refah için, savaş Mısır’da yapılır, ama barışın tesisi ancak ve ancak Suriye’de olabilirdi. Suriye, Mezopotamya’nın Fırat ve Dicle nehirleri arasındaki bir ada gibi “Verimli Hilal”(Holly Crescent)in bir parçasıydı. Ama barış hangi ortamda yapılabilirdi? Eşit paylaşımlı üleşilebilmeyi sağlayan bir ülkede yapılabilirdi. İşte Suriye, üleşilebilmeyi sağlayan bir refah ülkesi olmuştu, antik zamandan bu yana. Yoksa “Suriye’siz barış olmaz” denildiğinde Baas Partisinin Onursal-Ebedi Genel Sekreteri[1] Hafız Esad'ın gerçek bir denge politikası uygulamasından kaynaklanmış değildi. Bölge için ilginç bir gerçeği söylemek gerekirse, ABD bölgeye müdahale etmeden Irakta Şii ağırlık olmasına rağmen, devlet başkanı Sünni Saddam’dı.

Suriye'de ise, ülkede Sünni nüfus yüzde 65’ler mertebesinde olmasına karşın, Nusayri, Şii bir devlet başkanı olmuştu, Hafız Esad. Hatırlayın onun tek aday olarak girmiş olduğu Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde, seçim manipülasyonu yapılmasına bile gerek olmadığı için, baskıcı bir yönetime karşı sesini dahi yükseltemeyen halkın %99’luk bir destekle başa geçmesinin ne kadar düşündürücü olduğunu. Belki de şöyle bir yorum getirebilirsiniz, Bölgedeki ABD ağırlığını dengeli olarak Rusya'ya yanaşarak kuvvetli kalmayı başarmak için başka ne yapılabilirdi ki… Ne de olsa bölge, Birinci Dünya Savaşı sonrası İngiliz İstihbarat Servisi tarafından sınırlı halklar ve sınırlı hudutlar ile koloniyel, sömürgeci bir mantık çerçevesinde bölümlendirilmişti.

Suriye’deki İç Savaş Kutuplaşırken Yeni Algılamalar

Suriye’de bir türlü duraksamayan bölündükçe bölünerek devamlı aktör sayısı artan çatışmalar 1618 – 1648 yılları arasında Avrupa’nın orta yerinde gerçekleşen Otuz Yıl Savaşlarına doğru evrilme riski taşımakta olduğu görülmektedir. Avrupa halkını per-i perişan eden bu etnik, mezhepsel çatışmalar, tüm tarafları hareketsiz hale getirdiğinde, aktörler kendilerini ulus devlet şemsiyesi altına atarak “Vestfalya Antlaşması”yla ancak sonlanabilmişti. Yangın ulus devlet bütünleşikliğini çıkarmıştı.

Katolikler ve Protestanlar arasında yaşanmış “sözde dini” bir savaş olan Otuz Yıl Savaşı, aynen Suriye’de gördüğümüz gibi din kisvesi altında bölgesel egemenlik ve güç için coğrafyaya yansıtmaktadır. Şu anda potansiyel bir çatışmayı içinde barındırdığı müşahede edilen Orta Doğu’daki Sünni ve Şii ayrımının bir çatışma halinde nasıl bir endişe ve kaygı meydana getirebileceğini de dikte ettirmektedir.

Suriye savaşı Arap Baharı sırasında Suriyeli eylemcilerin güya demokrasi için sokağa çıkması ve ancak kısa süre sonra da kapalı kapılar arkasında planlanıp icra edildiğinden uluslararası bir sorun haline gelmişti. İran ve Hizbullah, Rusya ile işbirliği yaparak Esad’ın düşmesine engel olduğu gibi, Suudi Arabistan tarafından desteklenen Müslüman Kardeşlerin desteğindeki aktif rejime karşı koyanlar ise ayrımın Sünni kısmını oluşturmuşlardır. Bu esnada alandaki silahlı mücadele, ABD öncülüğünde yürütülen IŞİD-karşıtı mücadeleyi de kapsayacak şekilde genişlemiştir. IŞİD’in geçtiğimiz 2017 yılında yenilmesiyle bu defa Türkiye Cumhuriyeti ve PKK’nın Kuzey Suriye’deki uzantısı örgütlerle çatışma alanı bir anda Kuzey Suriye’ye taşınmıştır. IŞİD ile mücadelede önemli rol oynamış Türkiye Cumhuriyetinin dikkate alınmaksızın, ABD müttefiki olarak PKK’nın Suriye’deki uzantısı PYD / YPG’yi ön plana çıkardığından sadece iki NATO ülkesi arasında çatışma riski değil aynı zamanda Rusya ve ABD’nin karşı karşıya gelme riskini de arttırdığı görülmektedir. Taraflar her an karşı karşıya gelme riski ile karşı karşıya bulunmaktadır.

Ortaya çıkan her yeni durum, Suriye trajedisini daha tehlikeli bir boyuta taşırken, önü alınamayan çatışmalar artık Şam’da kimin iktidar olması üzerine değil, Ortadoğu’ya kimin egemen olacağı konusunu ön plana çıkarmaktadır. Genel bir perspektif açısından egemenlik mücadelesine yalnızca RF ve ABD arasında değil, Şii İran ve İsrail ile yakınlaşan Sünni Suudi Arabistan arasında da yer bulmaya başladığı görülmektedir. Kuzey Suriye’de bir Kürt devleti ve devamında dört parçada Kürdistan’ın bir amaç olarak belirlenmesi Türkiye’de ve bölgede terörü daha da arattıracağından endişe eden Türkiye Cumhuriyeti bu meseleyi bir varlık meselesi haline getirmiştir.

ABD’nin koşulsuz desteklediği ebedi müttefiki İsrail’in Nil’den Aras’a kadar Büyük İsrail projesi kapsamında Lübnan ve Güney Suriye’deki güvenlik çıkarları bağlamında İsrail Devleti, Hizbullah ve İran’ı kuzey sınırlarından uzak tutmak amacıyla havadan müdahaleye yeniden başlamıştır. Suriye sınırından kendi hava sahasına giren bir İran insansız hava aracını düşüren İsrail, bir müddet sonra Suriye’deki İran hedeflerini vurarak o da savaşın içine giriş yapmış, ancak bir uçağının Suriyeliler tarafından düşürülmesiyle doğrudan Esad güçleri ile çarpışmaya başlamıştır. Dolayısıyla İsrail istemeden da olsa Suriye savaşının içine dâhil olduğu görülmektedir. Esad rejimi, Rusya, İran ve Hizbullah,  Suriye’deki olayların öznesi konumlarını korurken ve muharebe alanındaki çatışmalar İsrail’in aleyhine İran’ı güçlendirmektedir.

Suriye’yi bir harekât alanı mantığı çerçevesinde bir bütün olarak bakıldığında ise, bir tarafta Suudi Arabistan-Müslüman Kardeşler örgütü ile İsrail; diğer tarafta ise Esad rejimi, İran ve Hizbullah arasında yaşanabilecek olası bir çatışmanın kısa zaman içerisinde bir bölgesel savaşa evrilebileceğini düşündürmektedir. Bu çatışma ortamına ABD, RF, Türkiye Cumhuriyeti de dâhil olduğunda bölgedeki egemenlik savaşının yeni bir evreye girebileceği değerlendirilmektedir. Dolayısıyla bu çatışma ortamının Avrupa’ya sıçrayabileceği ve Avrupa’yı da tehdit edebileceği kıymetlendirilmektedir.

Türkiye’de Bu Ortama Çekilebilir mi?

Zeytin Dalı Harekâtında yarım aydan dolunaya doğru dönülmüş, bütün istikametler Afrin’i gösterirken, PKK’nın Suriye’deki uzantısına yaşam alanı sağlamak amacıyla ABD Dışişleri Sözcüsü Nauert vasıtasıyla, "(24 Şubat'ta alınan) ateşkes (kararı) tüm Suriye'de geçerli, Türkiye'nin BM'de kabul edilen ateşkes tasarısını iyi okuması gerekir” meydan okuması Türkiye’nin terörle mücadelesini bir başka veçheye taşımıştır. Oysa ki, bu kararın alınmasına neden olan olaylar zinciri Doğu Guta'da dört yüz bin insanın temel insani gereksinimlerden yoksun bir şekilde muhasara altında kalmış olması, üzerlerine karşı kimyasal silah dâhil her şeyin kullanılmasıdır. Diğer bir deyişle, sözcünün bu olayı adeta göz ardı ederek, BMGK'nin aldığı ateşkes kararının tüm Suriye için geçerli olduğunu söyleyerek, Türkiye’yi hedefe koyması ve gözdağı vermesi Türkiye’nin hukuk tabanlı mücadelesinde daha bir aktif davranması gerektiği tezini güçlendirmiştir. Bir başka deyişle, Türkiye’nin hukuki yolları denemesi ve hukuk çerçevesinde de mücadelesini sürdürmesi her şeyden fazla önem taşımaktadır. Çünkü Türkiye Cumhuriyetinin Suriye’nin toprak bütünlüğü ile siyasi birliğini tehlikeye atan terör örgütleriyle mücadele edilmesine yönelik gayretlerini sürdürmesi hayati öneme haiz bulunmaktadır. Çünkü sahada yapılan askeri müdahale ile Türkiye’ye karşı oluşan tehdidi bertaraf etmenin yanı sıra bundan daha da önemlisi, hukuki meşruiyet zemini bakımından da hukuk mercilerini harekete geçirmek, Türkiye Cumhuriyetinin devlet geleneğinin de bir yansımasıdır.

Askerlerin en çok beğendiğim özdeyiş mertebesindeki sözlerinden biridir. “En iyi savunma taarruzdur” vecizesidir. Güya stratejik ortağımız ABD’nin hiçbir ayrıcalığı yok, eğer dünyayı haklının güçlü olduğu olarak kabul ediyorsanız. Yoksa Eflatun’dan bu yana bunun sadece ideal bir devletin ayırıcı özellikleri olarak kabul ediyorsanız, diyecek bir şey yok. “Güçlünün halkı olduğu bir dünya” bundan sonra ne yaparsanız yapın, geçerli değildir. “Dünya beşten büyüktür.” Tüm dünyada savunan Türkiye Cumhuriyeti sesini haklı olarak yükseltirken, bu veciz ifade yerkürede daha bir dillenir hale gelmiştir. Arkasından, ABD Başkanı Donald Trump’ın, üç semavi dinin merkezi Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tek taraflı tanıması meydan okumasına aynı şekilde yanıt verme Türkiye’yi bir Üçüncü Dünya sözcüsü durumuna getirmiştir. ABD’ye bir türlü sesini yükseltemeyen mazlum uluslar olayın bir başka boyutunu görebilmişlerdir.  ABD Başkanı Donald Trump’ın, “ABD’nin Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıdığı ve ABD Büyükelçiliği’ni Kudüs’e taşıyacağı”, ABD’yi arkasına alan İsrail’in de buna karşı çıkabilecek uluslararası topluma tehdit savuran açıklamalarının ardından 21 Aralık 2017 tarihinde Türkiye ile Yemen’in sunduğu ‘Kudüs Tasarısı’ Birleşmiş Milletler Genel Kurulu (BMGK)’nun olağanüstü toplantısında reddedilmiştir. ABD’nin vetosu nedeniyle mevcut ve fakat sakat mevzuata göre hukuki bir geçerliliği olmamasına karşın, ABD’nin İsrail’in başkentini Kudüs olarak tanımasını 128 ülkenin yadsıması dünya kamuoyunda Türkiye lehinde bir rüçhaniyet ve mazhariyet sağlamıştır. Bu şekilde ABD tarafından tüm dünyada kapalı kapılar ardındaki tüm illegal faaliyetler birer birer sökün etmeye başlamıştır. Bu bağlamda PKK’yı bir şiddet ve terör örgütü olarak kabul eden ABD’nin, aynı örgütün Suriye’deki uzantısına beş bin TIR, iki bin uçak dolusu silah verdiği somut bir gerçeği de daha bir görünür hale gelmiştir. ABD’li muhataplar tarafından fütursuzca dillendirildiği, meydan okunduğu için açık ve net bir inkâr da olmadığından bu suç somut bir şekilde ortada durmaktadır.  Türk tankını vuran silahın yine Amerikan tanksavar silahı olduğu gerçeği de suça iştiraki daha bir somutlaştırmaktadır.  Bu somut gerçeklik karşısında Türkiye’nin sahada gerçekleştirdiği mücadelesiyle terör unsurlarını bertaraf ederken, diğer taraftan da hukuktan kaynaklı haklarını kullanması Türkiye’nin tarihten gelen hukuk tabanlı mücadelesinin de bir gereğidir. Bütün bunların doğal bir sonucu olarak, dünya başını kuma gömme görüntüsünden süratle uzaklaşmaya başlamış, buna benzer ABD’nin gayr-i kanuni işleri daha bir tartışılmaya başlanılmıştır. Özellikle Suriye’nin toprak bütünlüğünü hiçe sayan ABD’nin bu somut illegal tutumu hakkında Uluslararası Ceza Mahkemesinde bir dava açılabileceği ve mahkeme safahatı sonrası mahkûm ettirilebileceği konusu bir anda gündemin en üst sıralarını almaya başlamıştır.

Bilindiği üzere, Birleşmiş Milletler’ in bu yönde belirlemiş ilkeleri olmakla birlikte, hiçbir devletin, kişinin ve kurumun bir terör faaliyetini, şiddet ve terörü desteklemesinin mümkün olamayacağı yadsınamaz somut bir gerçektir. Ayrıca Türk Ceza Kanunu’nun 77. Maddesinde “insanlığa karşı işlenen suçlar”ın ayrı bir fasılda düzenlenmesi Türkiye Cumhuriyetini daha bir aktif hale getirmiştir.

Ortaya konulan bu nedenlerle BM’nin Lahey’deki Uluslararası Adalet Divanı’na tek taraflı müracaat mümkün olmakla birlikte, BM kuruluş sözleşmesinde ise açıkça ‘terörün ve şiddetin hiçbir şart altında desteklenemeyeceği’ ortaya konulmuştur. Benzer şekilde BM’nin almış olduğu 2001/1371 ve 2017/2370 sayılı kararları da şiddet ve terörü yasaklayan kararlar olduğu yadsınamaz bir gerçektir.

İç hukuk bakımından bir diğer alanda Türklere karşı Yabancılar tarafından işlenen suçlar konusunda da, Türk Ceza Kanunu 12-13 maddesindeki haklardan doğan suçlara ilişkin de Mavi Marmara davasıyla İsrail’in mahkûm edilmesi gibi, ABD hakkında da soruşturma ve davalar açılabileceği hususudur. Türk adli makamları tarafından açılan ve sonuçlandırılan Mavi Marmara Davası örnek olay olma özelliğini taşımaktadır.

Sonuç

Ortaya konulan tüm bu tehditler göz önünde bulundurulduğunda, sadece bölge için değil Avrupa için de seyirci kalmanın ne kadar tehlikeli olabileceği ortaya çıkmaktadır. Suriye savaşı artık bir iç savaş modundan çıkmış, dünyada çatışmadan beslenen neredeyse tüm örgütlerin mücadele alanına dönüşmüş durumdadır. Orta Doğu’da tüm yaygınlaşması beklenilen yeni bir savaş olasılığı artarken, Birleşmiş Milletlerden çok eski dünya adasının liderlerinin harekete geçerek tüm yerküreye bir anda yayılabilme riski olan yeni bir savaş ikliminden tüm insanlığı koruması her şeyden fazla gerekli görülmektedir, Sevgili Okurlar.

 Dipnot

[1] Tüm Komünist ve Sosyalist ülkelerde “Parti Genel Başkanı” yerini aynı anlamda Parti Genel Sekreteri (Emin-ül Âm) ifadesi kullanılır. 

Medeniyet Tasavvuru

Mehmet BULUT
Ahlak ve İktisat

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

19637303