28 Mayıs 2022

Turgut GÜLER

Türk târîhini, pek çok ölçüye göre tasnîf etmek mümkündür. İstanbul da, bu tasnîfe esas olan mühim bir kriterdir. Türk milletinin hayat hikâyesi, 1453 yılına kadar, İstanbul’u fethetmek için girişilen meşakkatli yolculuğu; 1453’den içinde bulunduğumuz zamâna kadar da, İstanbul’u gayrıya vermemek uğruna katlandığı fedâkârlığı anlatır. Bir şehrin, bir milletin kaderinde böylesine ağırlıklı yer tutması, ilk bakışta mübâlâğalı gibi gelse de, bunun bir hakîkatin ifâdesi olduğu, nazar derinliği ile anlaşılacaktır.

İstanbul’u, şehir ve belde kategorisinde tutar, değerlendirirseniz, varacağınız netîce çok satıhta kalır, aldatıcı olur. Hâlbuki İstanbul, bir şehir olmanın çok ötesinde hasletler taşımaktadır. Fâtih Sultan Mehmed’in müşfik eline geçtiğinde de, İstanbul, şehir değil, devletti.

İstanbul, hiç ummadığınız bir sokak arasında, hattâ ufkun kapandığını sandığınız bir kör noktada, birdenbire derinleşiveren sihirli lâbirent gibidir. Ondaki bu efsûn gücünü keşfetmek için, serâzâd biçimde dolaşmak, dolaşmak lâzım.

Yahyâ Kemâl ile Ahmed Hamdi Tanpınar’ın İstanbul’u tanıma turları, günün her saatine, yılın her mevsimine ayrı perspektifler kazandırmıştır. İstanbul’u sevmek, Türk milletini sevmekle aynı mânâya geliyor. Zîrâ Türk’ün yaptıklarının en zengin hülâsâsı, bu şehrin rûhuna sindirilmiş. Napolyon’u, bir Fransız edâsıyla benimsememiz, elbette mümkün olamaz. Ama İstanbul’un değer bilirleri listesinde Napolyon, üst sıralarda bulunuyor.

Bâzı mefhûmları ifâde ederken seçilen kelime veya kelime grupları, seçenin niyet ve karakterini de açıklayıcı izler taşıyor. Meselâ, “tüberküloz” dediğimiz zamân, tıp literatüründen bir hastalığın adını telâffuz etmiş olursunuz. Aynı sârî marazdan “verem” diye söz açarsanız, köşe-bucak kaçılacak, nice elîm hâtırâlar bırakmış sosyal bir felâketi tedâi ettirirsiniz. Yok, bu iki ismi de kenâra koyup “ince hastalık” kelimelerine selâm gönderirseniz, Türk mâşerî nezâketinin, belâyı bediî hâle koyan medeniyet ışıltısını görürsünüz.

Arka arkaya, genç yaşta hükümdâr ölümlerine sebep olan bu “ince hastalık”, İkinci Mahmûd’un cülûs yıllarından başlayarak imparatorluk coğrafyamıza dalga dalga yayıldı. Tanzîmât’ın taşıdığı hareket enerjileri arasında, hikâye ve roman türündeki edebî eserler, “ince hastalık” temasını çok sık tekrârladılar. Servet-i Fünûn nesrinin hâkim rengi, hep bu “teverrüm” tonunda ortaya çıktı. Tıbbın, ilim ve teknoloji desteğindeki, akla durgunluk verecek ilerleyişi, tüberkülozu yendi, onu tıbbî atık bidonuna koydu. Bir zamânlar deprem, kasırga gibi âfetler kategorisinde yer alan verem, artık müzelik hastalıklar arasına katıldı. Lâkin aslen olmasa bile, mecâzen verem, tüberküloz ve ince hastalık tâbirleri yakamızı bırakmıyor.

About the Author

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

More articles from this author

Bu kategorideki Makalelerden