Güncel Yazılar

Esat ARSLAN

Bilmem, dış politikada “Kındırık” olmaz, demeyin, olabilir, bence her zaman olabilmektedir.  Peki, bu saf duru Türkçe sözcüğün anlamını biliyor musunuz? N’olur bu da nereden çıktı demeyiniz. Daha çok da “Gındırık” olarak söylenilen “Kındırık”, sözcüğü, Kıbrıs’ta, Güneydoğuda çok yaygın bir biçimde kullanılan bir kelimedir. "Kapıyı, pencereyi gındırık bırakın, kedi dışarıda kalmasın." Genelde halk lügatçesinde “aralık” anlamına gelir. Urfa yöresinde ufak tefek, kısa boylu kimseler için de kullanılır “kındırık” terimi. Türk Edebiyatının “Koca Çınar”ı Rıfat Ilgaz’ın Hababam Sınıfındaki ünlü “Güdük Necmi” ye bile esin kaynağı oluşturmuştur, denilebilir. Bütün bunları ne için söylüyorum, Sevgili Okurlar, bu makalede tartışacağımız Afrin’in kazanımları, getirileri konusunun “Türkiye-Avrupa Birliği (AB) ilişkilerinde yeni bir döneme girildi” anlayışının bir yansıması olup olmayacağı meselesidir.  Efendim, sizler meraklar buyurmayınız, Kahraman Türk Silahlı Kuvvetleri(TSK) Afrin’de boy boy kahramanlıklar gösterirken, başta Fransa ve Almanya olmak üzere neredeyse tüm AB üyeleri kapı kındırığından(aralığından)  Türkiye’yi ve onun başarılı eylemlerini gözlemekle meşgul olmuşlardır. İşte burada Türkiye çok önemli bir şey yapmıştır, ne yapmıştır? Hem Afrin harekâtını icra etmiş, hem de bölgede FETÖ’nün “Ilımlı İslam” modelini kendine yol haritası yapan yeni Suudi Arabistan’ın “Sünni Hilal”ine karşı mesafeli bir dış politikayı benimsemiştir. Tekraren ifade etmek gerekir ki bu politika, başta Cumhurbaşkanı Sözcüsü İbrahim Kalın’ın katkılarıyla son derece isabetli bir platformda cereyan etmiştir. Göz ardı etmeyelim, Sayın Kalın, 2009 yılında göreve gelmiş olduğu Dış Politikadan Sorumlu Başbakan Başdanışmanlığından bu yana liderlere en yakın sağduyu sahibi bir kişi olmuştur. Tabii bu arada Almanya'da yüzde 9 oranında oy yitirmesine karşı 4. kez genel seçimi kazanan Hristiyan Demokrat Birlik Partisi (CDU) liderliğindeki Başbakan Angela Merkel'in ve Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un Türkiye’yi dikkatli bir şekilde izlemeleri ve kapalı kapılar arkasında Türkiye’ye arkalamaları yeni bir dış politik açılımın da önünü açmıştır. Öyle sanıyorum ki, her ikisi de şunu gözlemlemişler ve bir anlamda Türkiye’yi de sınamış olduklarından eminim.  Türkiye’yi bölgede durdurabilecek herhangi bir gücün olmadığını, Türkiye’ye karşı bölgesel güçleri harekete geçirmekten ziyade Türkiye’ye yakın olmanın getirileri üzerinde aralarında mutabık kalmış olabileceklerini düşünüyorum. Ayrıca, Türkiye’nin sınırları içerisindeki mültecilere sahibiyetliği deneyimini ve Türkiye’nin terörle mücadelesini tüm yönleriyle özümsediklerini de düşünüyorum.  Türkiye bu sorunlarla boğuşurken, aslında AB’nin üzerindeki önemli bir yükü de almış olduklarını görmüşlerdir. Eski Dünya adasının bu iki lideri ABD gibi içten pazarlıklı olmadıkları için Türkiye’nin bu çabasını da takdir etmişlerdir. Bu açık, yadsınamayacak kadar da gerçek. Sahada açık seçik görülenler, Türkiye’nin, hem de bir başına terörizmle faal şekilde mücadele edip, hem de başarılı olduğunun açık bir delilidir.

İşte sevgili okurlar, bu yüzden 26 Mart’ta Bulgaristan’da yapılacak AB-Türkiye Zirvesi’nin son derece önemli buluyor ve önemsiyorum. AB dönem başkanı, Başbakan Boyko Borisov'un ev sahipliğindeki Varna kentindeki bu zirveye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da katılarak, hem AB Komisyonu Başkanı Jean-Claude Juncker ve hem de AB Konseyi Başkanı Donald Tusk ile bir araya gelmesi son derece önemlidir. Gelinen duruma bir bakar mısınız? Türk adlarına bile tahammül edemeyen Jivkov döneminden Başbakan Boyko Borisov'un AB dönem başkanlığında Türkiye’nin birliğe tam üye olarak katılımı yönündeki olumlu katkısı gerçekten bu nedenle son derece önemlidir. Tabii bu arada Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın TSK’nın Afrin’de göstermiş olduğu kararlılık gösterisinden sonra daha bir ayakları basar durumda bu zirveye katılması, TC’nin AB’nin içerisinde daha bir görünür olmasını sağlayabilecektir. Güçlü Ordu, Güçlü Millet olgusunun kazanımları inanın bana, Türkiye’nin AB’ye tam üyelik sürecini de tarihin hiçbir evresinde görülmediği kadar hızlandırıcı bir etki yapacağı görülecektir.

1962-1971 yılları arasında başbakan olarak, 1972’de de Bulgaristan’ın yeni anayasasıyla oluşturulan Devlet Konseyi Başkanlığı’na seçilen Jivkov, Bulgaristan’daki devletin kurucu unsuru soydaşlarımıza karşı asimilasyona giriştiği hafızalardadır. II. Milenyumun son yıllarında Nazi Almanya’sının Polonya’daki Auschwitz Kampından daha kötü bir soykırım kampı mertebesindeki “Belene Kampı”nı unutmak ne mümkün.  Bu, öyle bir asimilasyon ki, Camilerin ibadete kapatılması, Türk köylerinin mezarlıklarındaki kemiklerin kabirlerden çıkartılarak çocukları torunlarının önünde yakılması, sünnet edilen çocukların anne ve büyükannelerine 5 yıla kadar hapis cezasına çarptırılması onun 1984 yılında uygulamaya koyduğu sert asimilasyon tedbirlerinden sadece bir kaçı olmuştur.  Tuna boyunda Türk köylerini gezerken, gördüklerim ve yaşadıklarım karşısında inanın gözlerime inanamamıştım. Gelinen noktada hem de Başbakan Boyko Borisov'un AB dönem başkanlığında Bulgaristan’ın Türkiye Cumhuriyetine kefil olması, dış politikadaki kararlılığının da bir göstergesidir. Her şey gözünüzün önünde cereyan ettiği için Türkiye kendi turum ve davranışından hiçbir şekilde ödün vermemiştir. Uzlaşı zemini için verilen ev ödevlerini yerine getirmeğe kararlılıkla devam etmiştir. Aslında Türkiye- AB ilişkileri hiçbir zaman tamamen kesilmemiştir.  Daha başka bir ifadeyle, Batılıların kendi dilleriyle ifade edecek, olursak hiçbir zaman Türkiye’nin duruşu açısından, söyleyelim, “Hiçbir zaman kapı çarpılarak çıkılıp gidilmemiştir.”(Don’t Slam the door). İlişki hep muhafaza edilmiştir.  Belki siyaseten, iç politikaya yönelik olarak sert çıkışlar gözlenmiş olabilir ama ilişkiler siyasi seviyede her zaman muhafaza edilmiştir.  Bilinen ve yadsınamayan bir gerçektir ki, ilişkiler bürokratik seviyede hep devam etmiştir. Siyasiler belki alanı terk etmiş gibi görünmüşlerdir ama köprüler hiçbir zaman tam anlamıyla atılmamıştır. Bu durum Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın 4 Ocak 2018 tarihinde Fransız TF1 ve LCI kanallarına verdiği röportajda daha da bir görünür hale gelmiştir.

Belki siyasiler bu evre içerisinde bu süreçten biraz uzak durmuşlardır. Ama ipler hiçbir zaman kopmamıştır. İnancım odur ki, bu zirvede taraflar uzun süredir durgun olan Türkiye-AB ilişkilerini hareketlendireceklerdir. Öyle sanıyorum ki zirve, XXI. Yüzyılın geçerli politikası olan karşılıklı çıkarların ve AB-Türkiye ilişkilerinin geleceğinin temel çatısı açısından oldukça olumlu bir fırsat olabilecektir.

Kalıcı Yapılandırılmış İşbirliği Savunma Anlaşması” (The Permanent Structured Cooperation: PESCO)

NATO’nun dolayısıyla AB’nin güney sınırı Suriye’deki savaş ve kapalı kapılar arkasındaki istihbarat servisleri savaşı, AB’nin de gözünü açmış, en azından bir şeyin açık seçik bir şeyin farkına varmıştır. Hemen hemen tüm ülkeler de aynı görüşte birleşmişlerdir. Nihayet, ABD’nin NATO’yu kendi çıkarları için kullanmış olduğunun farkına varmışlardır. AB ülkeleri, hemen kapılarının önündeki mültecilerle birlikte Avrupa güvenliğinin NATO’ya bırakılamayacak kadar önemli olduğunu ilk kez iliklerine kadar hissetmişlerdir. Bu arada, bir şeyin de altını çizmekte yarar var. AB bir bütün olarak ne kadar güvensiz bir ortamda yaşadıklarının da farkına varmıştır. Biliyorsunuz, AB için ortak savunma politikası özellikle Almanya ve Fransa'nın desteklediği bir konu olarak her zaman öncelikli olmuştur. İngiltere’nin BREXİT(AB’den ayrılma) kararının ardından Kıta Avrupa’sının güçlü iki liderinin karşılıklı görüşmelerinden NATO’dan ayrı bir biçimde, “Kalıcı Yapılandırılmış İşbirliği” (The Permanent Structured Cooperation PESCO) fikri doğmuştur.  Siyasi birliğe evrilmesi büyük bir hayatiyet kesbeden  hep birlikte gördük. PESCO fikri Almanya ve Fransa arasında ikili görüşmelerde geliştirilen bir endişenin izale edilmesini hedeflemektedir. Anımsayalım, bu fikir ne zaman kuvveden fiile geçmiştir? 2017 yılının Kasım ayının başında, Avrupa Birliği'nin 23 üyesi savunma alanında daha sıkı işbirliği ve koordinasyon için kısaca PESCO olarak adlandırılan “Kalıcı Yapılandırılmış İşbirliği Savunma Anlaşması”' imzalanarak yürürlüğe konulmuştur.  Sadece imza atılmakla kalınmamış, AB’de 2020'den itibaren oluşturacağı 5 milyar Euroluk bütçeyle PESCO 'ya destek vermeyi taahhüt etmiştir. İşte şimdi burada yanıtlanması gereken soru şudur? Peki, PESCO hangi ülkenin Silahlı Kuvvetlerinin nüvesi üzerine biçimlendirilecektir? İşte bu nedenle Avrupa’nın güvenliği ve refahın korunması için PESCO için Türkiye Cumhuriyetini elzem olarak görmektedirler.

Türkiye Cumhuriyetinin “AB” İçin Önemi

Türkiye Cumhuriyeti Osmanlı’dan devraldığı sorumlu ve kararlı bir devlet bilinciyle hareket etmektedir. Yaklaşık 60 yıldan bu yana AB ile olan ilişkilerine bu veçheden bakmaktadır.  Şimdi son derece geniş bir perspektiften bakalım. Eğer AB; ABD, RF ve Çin ile bir süper güç olarak, rekabete girebilecek bir siyasi birlikteliği önüne hedef olarak koyduysa- bana göre koyması lazım- Türkiye ’siz bu işleri yapamayacağını görmüş ve anlamıştır. Çünkü Suriye’deki durum AB’yi doğrudan ilgilendirmektedir. Görülmüştür ki, ABD, AB için neredeyse hiçbir şey yapmamakta, elini sıcak sudan soğuk suya bile sokmamaktadır. Müşahede edilmektedir ki, İsrail ABD dış politikasıyla, çocuğun topla oynadığı gibi oynamaktadır. En keskin göz ve tüm hassas kulakları ile bakılmadan da bu husus herkes tarafından tespit edilebilmektedir. Unutmayalım, İsrail’in Suriye konusundaki sessizliği, kendi işini yaptıracak bölgedeki kalıcılığı gün geçtikçe artan ABD gibi bir taşeron bulmuş olmasındandır. Çünkü açıkça ortadadır. Suriye İç Savaşı, Arap Baharı sırasında Suriyeli eylemcilerin güya demokrasi için sokağa çıkması ve ancak kısa süre sonra da kapalı kapılar arkasında planlanıp icra edildiğinden uluslararası bir sorun haline gelmiştir. İran ve Lübnan’daki Şii Hizbullah örgütü, Rusya ile işbirliği yaparak Esad’ın düşmesine engel olduğu gibi, Suudi Arabistan tarafından desteklenen Müslüman Kardeşlerin desteğindeki aktif rejime karşı koyanlar ise ayrımın Sünni kısmını oluşturmuşlardır. Bu esnada alandaki silahlı mücadele, ABD öncülüğünde yürütülen IŞİD-karşıtı mücadeleyi de kapsayacak şekilde genişlemiştir. IŞİD’in geçtiğimiz 2017 yılında yenilmesiyle bu defa Türkiye Cumhuriyeti ve PKK’nın Kuzey Suriye’deki uzantısı örgütlerle çatışma alanı bir anda Kuzey Suriye’ye taşınmıştır. Afrin gittikçe artan bir ivme ile ikinci bir Kandil’e doğru evrilmiştir.  Hele ki, ABD’nin 5000 TIR ve 200 uçak dolusu askeri donanım, silah, araç ve gereç yardımı ve bölgede adeta Majino Hattı gibi yapmış olduğu tahkimatla ABD desteğinde kantonal uydu bir PKK Devletinin kuruluşunun temelleri atılmıştır.

IŞİD ile mücadelede önemli rol oynamış Türkiye Cumhuriyetinin dikkate alınmaksızın, ABD müttefiki olarak PKK’nın Suriye’deki uzantısı PYD / YPG’yi ön plana çıkartılması sadece iki NATO ülkesi arasında çatışma riski değil, aynı zamanda Rusya ve ABD’nin karşı karşıya gelme riskini de arttırdığı müşahede edilmektedir. Büyük resme bakıldığında tarafların her an karşı karşıya gelme riski ile karşı karşıya bulunmakta oldukları da görülmektedir.

Ortaya çıkan her yeni durum, Suriye trajedisini daha tehlikeli bir boyuta taşırken, önü alınamayan çatışmalar artık Şam’da kimin iktidar olması üzerine değil, Ortadoğu’ya kimin egemen olacağı konusunu ön plana çıkarmaktadır. Genel bir perspektif açısından egemenlik mücadelesine yalnızca RF ve ABD arasında değil, Şii İran ve İsrail ile yakınlaşan Sünni Suudi Arabistan arasında da yer bulmaya başladığı görülmektedir. Kuzey Suriye’de bir Kürt devleti ve devamında dört parçada Kürdistan’ın bir amaç olarak belirlenmesi Türkiye’de ve bölgede terörü daha da arattıracağından endişe eden Türkiye Cumhuriyeti bu meseleyi bir varlık meselesi haline getirmiştir.

ABD’nin koşulsuz desteklediği ebedi müttefiki İsrail’in Nil’den Aras’a kadar Büyük İsrail projesi kapsamında Lübnan ve Güney Suriye’deki güvenlik çıkarları bağlamında İsrail Devleti, Hizbullah ve İran’ı kuzey sınırlarından uzak tutmak amacıyla havadan müdahaleye yeniden başlamış olması sıcak temas riskini de kuvvetlendirmektedir. Suriye sınırından kendi hava sahasına giren bir İran insansız hava aracını düşüren İsrail, bir müddet sonra Suriye’deki İran hedeflerini vurarak o da savaşın içine giriş yapmıştır. Ancak İsrail’in bir uçağının Suriyeliler tarafından düşürülmesiyle doğrudan Esad güçleri ile çarpışmaya başlanmıştır. Dolayısıyla İsrail istemeden da olsa Suriye savaşının içine dâhil olduğu görülmektedir. Esad rejimi, Rusya, İran ve Hizbullah,  Suriye’deki olayların öznesi konumlarını korurken ve muharebe alanındaki çatışmalar İsrail’in aleyhine İran’ı güçlendirmektedir.

Suriye’yi bir harekât alanı mantığı çerçevesinde bir bütün olarak bakıldığında ise, bir tarafta şimdilerde nükleer silah yapabileceği tehditlerini fütursuzca savuran Veliaht Prens genç Selman’ın liderliğindeki Suudi Arabistan-Müslüman Kardeşler örgütü ile İsrail; diğer tarafta ise Esad rejimi, İran ve Hizbullah arasında yaşanabilecek olası bir çatışmanın kısa zaman içerisinde bir bölgesel savaşa evrilebileceğini düşündürmektedir. Bu çatışma ortamına ABD, RF, Türkiye Cumhuriyeti de dâhil olduğunda bölgedeki egemenlik savaşının yeni bir evreye girebileceği değerlendirilmektedir. Dolayısıyla bu çatışma ortamının Avrupa’ya sıçrayabileceği ve Avrupa’yı da tehdit edebileceği kıymetlendirilmektedir.

Ortaya konulan tüm bu tehditler göz önünde bulundurulduğunda, sadece bölge için değil, AB için de seyirci kalmanın ne kadar tehlikeli olabileceği ortaya çıkmaktadır. Suriye savaşı artık bir iç savaş modundan çıkmış, dünyada çatışmadan beslenen neredeyse tüm örgütlerin mücadele alanına dönüşmüş durumdadır. Orta Doğu’da tüm yaygınlaşması beklenilen yeni bir savaş olasılığı artarken, Birleşmiş Milletlerden çok eski dünya adasının liderlerinin ve AB’nin harekete geçerek tüm yerküreye bir anda yayılabilme riski olan yeni bir savaş ikliminden tüm insanlığı koruması her şeyden fazla gerekli görülmektedir. İşte bu açıdan bakıldığında Türkiye Cumhuriyeti ve kurulduğundan bu yana AB hiç bu kadar yakın olmamışlardır. Dış diplomasideki özgür ve demokratik bir ülke olan Türkiye’nin elde etmiş olduğu başta Kudüs, Zeytin Dalı Harekâtı ve Rusya ile iyi ilişkiler konusunda son dönemde yürüttüğü dış politik başarısı AB’nin Türkiye’ye karşı pozisyonunu olumlu yönde etkilemiştir.

Sonuç

Büyük harflerle ifade edilmek istenirse, Türkiye Cumhuriyetinin kararlı duruşu Sarkozy’den bu yana gelen, Alman Şansölyesi Merkel’in seslendirdiği “İmtiyazlı Ortaklık” ve de son zamanlarda adeta ahlaksız bir teklif gibi sunulan “Ayrıcalıklı Ortaklık” fikrini de nihayet gündemden düşürmüştür. İşte bu yeni dönemin en önemli algısı sayesinde Türkiye’nin temel hak ve özgürlükler başta olmak üzere,  gerçekleştireceği yapısal reformların miktarı ve derinliği AB tarafından Türkiye’nin tam üyelik statüsüne yönelik bakışını güçlendirmektedir.  Demem odur ki, Türkiye Cumhuriyeti Sünni Hilal’den ne kadar uzak durursa AB’ye bir o kadar yakın olabilecektir.  “Şii Hilal”’e karşı ABD-İsrail kutsal ittifakı yordamıyla geliştirilen “Sünni Hilal”’e karşı Türkiye Cumhuriyeti alabildiğince mesafeli durdukça AB’ye tam üyeliği de bir o kadar pekişebilecektir. AB onun için kapı aralığını Türkiye’nin girebileceği kadar “kındırık” bırakmıştır, Sevgili Okurlar.

Medeniyet Tasavvuru

Necati ÖNER
Niçin Felsefe?
Mehmet BULUT
Ahlak ve İktisat

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

22994857