19 Mayıs 2022

 Nuri CİVELEK

İslamcılık, 19. yüzyılın ikinci yarısına tarihlenen bir akımdır. İslamcılık, Abdülhamit’ten önce Namık Kemal ve Ali Suavi neslinde görülmüşse de, esas itibariyle 2. Meşrutiyet döneminde ideolojik kalıba dökülmüştür. İslam’ı inanç, ahlak, siyaset, devlet ve hukuk gibi birçok bakımdan hayata hâkim kılma, Müslümanlar arasında birlik ve dayanışma tesis etme iddiası, İslamcıların asli hedefleri arasında yer almıştır. İslamcılık, 19. yüzyıl itibariyle Müslümanların dünya üzerindeki en büyük siyasi gücünü temsil eden Osmanlı devletini, Batı karşısındaki mağlubiyetten kurtarmak üzere arayışlardan birini temsil eder. Bu dönem itibariyle İslamcılık, Batı’yı modern kılan bilim, akılcılık, felsefe, insan hakları, meşruti idare gibi unsurların İslam’da zaten var olduğunu ispatlayarak, İslam’ın terakkiye mani olduğu iddialarını cevaplamaktadır. İslamcılığın siyasi ve entelektüel kodlarının modern duruma karşı vazıyet almaktan ileri geldiği söylenebilir. Bu yanıyla İslam artık bir modern ideolojidir, zira modern olan ile iktidar olma iddiasını paylaşmaktadır.[1] İslamcılık ile Osmanlıcılık ve Türkçülük akımları arasında karşıtlık olduğu iması, saf toplumsal kimlikler temin etme merakımız ve siyasi fırkaların kendi ayrıcalıklı olma vurguları dolayısıyla günümüzde daha yaygın kanaattir. Ancak o dönemlerde her üç akımın temsilcisi sayılabilecek şahsiyetler vardır. Oysa Osmanlıcılık, İslamcılık, Türkçülük bir ve aynı şey olmamakla birlikte biri diğerine karşılık ortaya çıkmamış, hemen hemen aynı temaları küçük farklarla ele alan, siyasi ölçeği farklı olmakla birlikte temel kaygıları aynı, modern hareketlerdir.[2]

İslamcılık, farklı coğrafyalarda ve aynı coğrafya da farklı zaman dilimine göre farklı çehreler kazanmış, farklı tesirlere açık hale gelmiştir.. Bununla birlikte İslamcılığın kendine has bir gündeminin olmadığını söylemek de doğru olmayacaktır. Osmanlı-Türk İslamcılığı esasen devletin bekasını, müstemleke İslamcılığı yabancı işgalini def etmeyi, Kazan İslamcılığı ise Tatar kimliğinin muhafazasını (Müslüman kalmayı) amacına yönelmiştir. Yeni Osmanlı İslamcılığı, geleneklidir, İttihat ve Terakki bünyesinde uç vermiş İslamcılık Mehmet Akif, Hüseyin Kazım Kadri ve Said Halim Paşa gibi isimler üzerinden anlaşılmaktadır.  Bu dar sayılabilecek muhitte gelenek tenkitlerine rastlanır. İslamcılığın bu karakteri yer yer cumhuriyet İslamcılığına tesirde bulunmuştur. İslamcılık tıpkı Türkçülük gibi Meşrutiyet’ten Cumhuriyet’e doğru bir tahavvül geçirmiştir. Türkçülük hilafet, laiklik, harf inkılabı gibi hususlardaki uyum kabiliyetini İslamcılık gösterememiştir.

Cumhuriyeti ilan edenler, ne kadar muvaffak oldukları bir kenara, İslam’a millileştirmek “ulus-devlet” sınırları dışına taşmamak üzere müdahale etmiştir. Hilafet, Mart 1924’de “mana ve mefhum olarak” ise “Cumhuriyet ve TBMM’nin şahsı manevisinde mündemiç” olarak muhafaza edilmişse de, makamı kaldırılmıştır. Diyanet İşleri Başkanlığı hilafetin kaldırılmasıyla aynı gün kurulmuştur. Bu tasarruf, milli bir İslam arayışını yansıtan en çarpıcı misaldir. Dini kutsiyet atfedilen müesseslerin metafizik veya siyasi herhangi bir kutsiyet taşımayan beşer ürünü olması, sembolik anlamları güçlü olduğu için doğrudan dinin kendine müdahale olarak anlaşılmıştır. Müslümanlar için bağlayıcı ideal ve iddiaya sahip, İslam adına cihanşümul halifelikten vazgeçmeleri, ulus-devlet mucibince hareket etmeleri ve Diyanet’i kurmaları ile birbirini tamamlayan bir husustur. Bu tercihler, İslamcı ile yeni rejim arasında ihtilafa yol açmıştır. Öte yandan cumhuriyet dönemi boyunca İslamcı olmayan lakin İslami sayılabilecek iddiaların kendine yer bulabildiği söylenebilir. Bu durum Cumhuriyet’in İslamiyet’le değilse de İslamcılık ile çekişme halinde olduğu göstermektedir.

Türkiye’de İslamcılık kökleri ile zayıf bir bağ tesis etmesinin iki temel sebebi vardır. Birincisi Cumhuriyet rejimi hassasiyeti dolayısıyla ilk nesil ve doğrudan tilmizi sayılabilecek İslamcı nesiller ile sonrası arasında temas imkânının daralmasıdır. Öte yandan İslamcılık, eski nesil temsilcileri ile temas imkânı olsa dahi tevarüs edilmesi zor tavır, zihniyet farkı ile temayüz eden bir vasat seviyenin gündemine gelmiş; sıradan insanın önüne çıkmıştır. Dindar-muhafazakârlar devlet gücü kullanılarak önünün kesilmesi, yani kültürel ve sosyal gecikmeye maruz bırakılması vakıadır ancak İslamcılık tıpkı, Türkçülük gibi günümüze kadar akseden birtakım değişmelere maruz kalması büyük ölçüde sıradan insanın gündemine girmesi ile ilgilidir. Bu durum hızlı kentleşme, göç olgusu dışında ele alınamaz. İslamcılık, göç olgusu ile birlikte ele alındığında İslami ilimlere vakıf olmayan ve çoğunluğu taşra ve köy kökenli ve tahsil görmesine rağmen köylü-taşralı, Osmanlı birikim ve tecrübesi ile bağı zayıf bir zümre ile anılır olmuştur. İslamcılar, Tanzimat ve 2. Meşrutiyet dönemlerindeki zihni çabayı cumhuriyet döneminde devam ettirememiştir.[3] İkincisi ve daha önemlisi, erken cumhuriyet döneminin, cumhuriyetin kurucu kuşağının, Cumhuriyet reformlarından gerek içeriği ve gerekse de metodunun keskinliği bakımından radikal içtihatlar çıkaran siyasi tasarruflar marifetiyle devlet ile İslamcılık bir yana vasati Müslüman mesafesi giderek açılmıştır. Osmanlı-Türk İslamcılığı siyasal İslamcı iddialar ile karşı karşıya gelmesi, mevcut-müesses nizamın taşlarını yerinden oynatma ihtiyacı ile olmuştur. Kendi gelenek zinciri kopan Türk İslamcılığı, 1960’tan itibaren başka coğrafyaların başka ihtiyaçlarına cevap vermek üzere ortaya çıkan İslamcı iddialar ile tanışmakta beis görmemiştir. Bu durum, 1970’lerde Seyyid Kutub ve Mevdudi vb. Türk diline yapılan tercümeler üzerinden oluşmuştur. Bu dönem itibariyle Mısır’da Reşit Rıza, Hasan el-Benna, Seyyid Kutub, Pakistan’da Mevdudi, İran’da Ali Şeriati’nin katkılarıyla sadece modern Batı’da olan değil olmayan, daha doğrusu onda eksik olan da İslam’da var diyen püriten duruş giderek yerli İslamcı tezlere duhul etmiştir. Böylelikle İslamcılık, siyasi iddiaları daha vurgulu bir akım haline gelmiştir. Batı’nın açık hâkimiyetine karşı çıkışla İslam’ı bilime, sanat, siyasete ve daha nice faaliyete dair İslami-İslami olmayan ikiliği üzerinden okunan bir tasvire girişmiştir. İslami sanat, İslami siyaset, İslami bilim vs. 1980 sonrasında, yabancısı olduğu Türkiye toprağında bir ayrık otu gibi boy atan, ne yerli, ne de milli olan, geleneklerden kopuk, dünyanın hiçbir yerinde uygulanmış somut örneği bulunmayan bir siyasal İslâm anlayış karşımıza çıkmıştır. Bu tarihten itibaren Türkiye’de İslamcılık tartışmaları zaman zaman çeşitli vesileler ile gündeme gelmektedir. İslam’ı İslam-siyaset münasebetleri, daha dar çerçevede “İslami bir devlet şart mıdır?” sorusu etrafında ele almak mümkün değildir. Belki de diğer hususlardan azade olmadığı gibi, daha anlaşılır kılabilecek çıkarımlara da imkân verecektir. Bilindiği üzere İslam yalnızca ibadeti ve ahireti anlatmaz, müminlerin dünya hayatında riayet edecekleri bazı kaideler de koyar ve buyruklar da verir. İslam’ın siyasete dair emir ve yasakları da vardır, İslam’ı teori ve inanç olarak siyasetten ayırmak mümkün değildir. Bazı Müslümanlar siyasi hayatın da İslam’a göre düzenlenmesini ister, bunun için teşkilatlanır ve faaliyet gösterirler. Bir görüşe göre, bunlara “siyasi Müslüman” ve bunların dinlerine de “siyasi İslam” demek doğru olmaz. Bu yüzden siyasi İslam terkibi yanlıştır; dil bilgisi bakımından değil, kavram olarak yanlıştır, karşılıksızdır. Dolayısıyla yanlış bir adlandırma ile siyasal İslam dedikleri şey yoktur, var olan içinde siyasi boyutun da bulunduğu İslam’dır. Bu görüşe göre mesela ılımlı İslam da son tahlilde siyasi bir yorumdur. Yani ortada, İslam’ın siyasi yönü ile ilgili tek yorum yoktur.[4] Birincisi, İslam düzeni (İslam’a özgü siyasi düzen, ikincisi, İslam’ın, çağdaş siyasi değerlerle telifi edilmesiyle ortaya çıkan “İslam’ın tasdikinden geçmiş” çağdaş siyasi düzen olmak üzere iki yorum vardır. İster “siyasal İslam dedikleri şey yoktur, var olan içinde siyasi boyutun da bulunduğu İslam’dır” denilsin, ister denilmesin[5] ve siyasi İslam ifadesiyle sadece İslam’a özgü siyasi düzen kastedilsin, birçok yorumdan bahsetmek mümkündür. Çünkü her din gibi İslam’ın da mutlaka bir şekilde, zamana, mekâna, içine girdiği toplumsal dünyaya; tarihi ve siyasi müktesebatına, teşkilatlarına, diğer sosyal seviyesine, yeteneklerine, kâinatı ve hayatı algılama tarzlarına vs. birçok olguya bağlı olarak, değişmelere uğradığı ve uğramakta olduğu izahtan varestedir. Bütün tarih boyunca Müslümanların Kuran’ı ve düsturları anlayış, yorumlar arasında farklar olmuştur, olması da gayet tabiidir. Bu ayrımı kavramsal olarak ifade edebilmek için de, İslam ile Müslümanlık terimlerinin ayrı anlamlar yüklemek faydalı olacaktır. Bu durumda sosyolojik ve tarihi olgu olarak Türk İslam’ı Arap İslam’ı, Fars İslam’ı, Hint İslam’ından bahsedilebilir. Elbette İslam’ın temel kaynağı Kur’an-ı Kerim, nazil olduğu günden bu yana bir hiçbir değişikliğe uğramamış olduğuna dair imalardan uzak olması bakımından Türk Müslümanlığı, Arap Müslümanlığı demek isabetli olacaktır. Bununla birlikte Siyasal İslam değil, sadece İslam’a özgü siyasi düzen ifadesi daha kendi içinde çeşitlilik arz etmektedir. Bu durumda Siyasal İslamlardan bahsedilebilir. Bu yüzden Siyasal İslamlar yerine, “siyasi İslam, İslam için mukadder değildir” şerhi düşülerek, Siyasal Müslümanlık(lar) denilse yeridir. Böylesi bir tercih, İslam’ı acımasız tenkitlerin muhatabı olmaktan çıkaracak, beşeri tasarruflara dikkat çekecektir.

İslam’ın siyasi yönüne dair ikinci yoruma göre, İslam dininin devlet ölçeğine yansıyan temel asgari vazifeleri, “dini, canı, aklı, malı ve nesli muhafaza” etmektir, bu esasların sağlanması, fiili bakımından bir Müslüman’ın siyasi taleplerini rahatlıkla karşılamaya kâfidir.  O halde, İslami devlet kurmakta ısrarın anlamı yoktur; zaten tam teşekküllü bir “İslam devleti modeli” nass ile ortaya konulmamıştır. Buna göre Kur’an, bize devlet yapısı talim etmez; bilakis temel prensipler dışında Müslümanları, bir kamu düzeni kurmak konusunda âdeta muhayyer bırakır. Öyleyse insanın asıl imtihanı, bu prensipleri hayata geçirmekte göstereceği azim ve kabiliyettir. Bu ise, insanların dini çerçeve içinde akıl ile üstesinden gelinmesi gereken bir imtihan vesilesidir. Bu çizgiyi, Nizamül Mülk’ün Siyasetnamesinde geçen ve dillere pelesenk olan “Küfr ile belki amma, zulm ile payidar kalmaz memleket.” ikazının tezahürü olarak görmek mümkündür. Ayrıca bu yorum taraftarları, ideal bir fikir olarak yaşatılan İslam devletine Müslümanların tarihinde -çok kısa dönem dışında- hemen hiç rastlanmadığı savunur. Bunlara göre, Emeviler, Abbasiler, ardından Ortadoğu’da kurulan hükümetler ve nihayet Osmanlı devlet pratikleri, iddia edildiği gibi İslami devlet idealinin tahakkuk etmiş hali olarak görülemez. Benzer şekilde, her ne kadar Sünni İslam’ın devlet katında adı konmamış tek imtiyazlı din olduğunun bir delili olan Diyanet İşleri Başkanlığı teşkilatının tesisi sadece Müslümanların dini bayramlarının resmi bayram kabul edilmesi ve benzeri müesseseler ve hukuki düzenlemelerle, Türkiye Cumhuriyeti farklı değerlendirilir. İslam’a özgü bir siyasi düzen ile çağdaş siyasi düzenleri daha kolay imtizaç ettiren yahut çağdaş siyasi düzenleri İslam’a daha kolay tasdik ettirmek hususunda ılımlıdır. Buna göre, Türkler, pratik sağduyusunu ve yaratıcı gücünü seferber ederek İslam ile çağdaşlık arasında hem atalarının hürriyet ve terakki yolunu, hem de atalarının Allah yolunu çatışmaya düşmeksizin izleyebilecekleri pratik bir uzlaşmayı temsil etmelidir.

 Öyle ki, Türkiye Cumhuriyeti laik, hatta sert Fransız tarzı laik bir sisteme rağmen bir “İslam devleti” değilse de, en azından “Müslümanların devleti” olarak görülmektedir.  Bu telakkiler, Kuran’ın, din ve dünya hayatını bir bütün olarak telakki ettiğini ve doğrudan-doğruya, gayet açık olarak, ancak ve yalnız, İslam’a referans veren bir siyasi şart görenlere göre, bir tür sapmaya delalet eder. Ancak ilk elde tavizsiz gibi gözükse de, arızi durumdan kurtulma, tarihsel sapmayı tadil etme metodu bakımından ikiye ayrılabilir. Bunlardan ilki, tarihsel sapmayı kendi tezlerini hayata geçirme stratejisi dâhilinde reel politik vakıa olarak görür. Bu sağlanana kadar ikinci ile ayırt edilebilir değildir. Diğeri, Kuran’ın, din ve dünya hayatını bir bütün olarak telakki ettiğini ve doğrudan-doğruya, gayet açık olarak, ancak ve yalnız, İslam’a referans veren bir siyasi otoritenin meşru sayılabileceği savunur dahası aksi bir durum karşısında isyan veya başkaldırıya başvurmayı teşvik eder. Buna göre, devlet küfür üzere hükmettiği için yıkılmalıdır. Günümüz İslamcı iddiaları devlet olmanın icapları ile yüzleşerek tarihsel sapma iddiasını terk etmiş gözükmektedir. İslamcılar olmak üzere Türkiye’de merkezkaç unsurlar, AK Parti ya doğrudan ya da dolaylı olmak üzere merkeze gelmiştir. AK Parti İslamcılığı merkeze değilse bile dikkate alan bir harekettir. Öte yandan bazı İslamcılar, kader çizgilerini her bakımdan Erdoğan ile bağlamaktan mustariptir.  Kendi ağırlık noktalarını kaybettikleri iddialarını terk ettiklerini hayıflanarak dile getirmektedir. AK Parti’nin iktidara gelmesi ve merkezi zapt etmesi ile birlikte devlet ve İslamcılık birbirini dönüştürmüş, makul bir çizgiye gelmiştir.

 DİPNOTLAR

[1] bkz. Azmi Özcan, İslamcılık (İkinci Meşrutiyet), TDV İslâm Ansiklopedisi, 2001, Cilt: 23, ss. 62-65.,  Mümtaz’er Türköne, Siyasi İdeoloji Olarak İslamcılığın Doğuşu, İletişim Yayınları, İstanbul, 1994.

[2] Mustafa Gündüz, 2. Meşrutiyet’in Klasik Paradigmaları: İçtihad, Sebilürreşad ve Türk Yurdu’nda Toplumsal Tezler, Lotus Yayınları, Ankara 2007, s. 10-26.

[3] Durmuş Hocaoğlu., “İslâmcılık’ın Hazîn Trajedisi”., Yeni Çağ’da Yayınlanan On Yazı., İstanbul, Temmuz 2004.

[4] Hayrettin Karaman, “Siyasi İslam ve İslamcılık”, Yeni Şafak, 27 Nisan 2017, Perşembe. Siyasal İslamcılık kavramlaştırmasının mefhum-ı muhalifi Siyasal Olmayan İslamcılık’tır. Bu durumda İslamcılık; siyasal olan ve olmayan şeklinde ikiye ayrılıyor olmalıdır. Mesela İsmail Küçükkılınç’a göre Kazan İslamcılığı siyasî değildir zira mevcut-yerleşik rejimi, nizamı hedef almaz.

[5] Siyasal olmayan İslamcılık kavramlaştırması için bkz. İsmail Küçükkılınç, “Erdoğan İslamcıları tasfiye eder mi?”, Karar Gazetesi, 24 Nisan, 2017

Bu kategorideki Makalelerden