3 Temmuz 2022

Turgut GÜLER

Eğitim anlayışımızda öyle bir noktaya geldik ki, ortaya konmaya çalışılan ameller toplamında, “eğitim”e dâir sıfatlar bulmak müşkil. Şahsî etiket taşıyan çok daha ciddî ve seviyeli eğitim reçeteleri olmasına rağmen, sahnedekiler, kalite arama işinin sona erdiğini gösteriyor.

Önce, ilkokulun ilk üç yılında uygulamaya alınan “mecbûrî üst sınıfa geçiş”, sonra beş seneye yayıldı. Derken, bu kolay ve dahî zahmetsiz eğitim şekli, kademe kademe üniversite tahsîlinin diploma alma merhalesine kadar yayıldı. Derece ve seviyesi ne olursa olsun, herhangi bir okula, hasbelkader kayıt yaptıran bir insanımız, üniversite diplomasını, hattâ akademik unvânı, kazanılmış hakkı olarak görüyor. Eskilerin tâbiriyle, bu “mükteseb hak” anlayışı, gözlerimize yaş dolduracak fecî katl-i âm haberlerine kaynak teşkîl etmektedir.

Çalışanla çalışmayanın, bilenle bilmeyenin ayırt edilmediği böylesine çapaçul bir tahsîl programı, tâlibe de, matlûba da çukurluk getirir. Dolayısıyla, Türkiye’nin ufku, hem daralmakta, hem de kararmaktadır.

“Mecbûrî eğitim” sözünü, “zahmetsiz kolay eğitim” tarzında anlayıp uygulamaya koyduk. Hâlbuki herkesin asgarî ölçüler içinde bilmesi, öğrenmesi gerekenler birkaç yıla sığdırıldıktan sonra, kaabiliyet ve zekâ seviyelerinin elemeye tâbi tutulacağı çok ciddî, tâvizsiz eğitim merhaleleri konulsaydı, Dünyâ’nın gittiği yere doğru yönelecektik. Şimdi, eşi, benzeri olmayan “tersine” hareketin mûcidi diye değerlendiriliyoruz.

Bütün millet ve memleketler için geçerli olan hayâtî sistemler arasında, başı eğitim çekiyor. Bu, Türkiye için birkaç kat daha önem kazanıyor. Çünkü Alman, Japon, Amerikan gibi teknik hamlelerini belli kıvâma getirmiş milletlerin yanında, Türkiye’nin yemesi îcâb eden fırınlar dolusu ekmek bulunuyor. Montaja dayalı atölye çalışmalarına “sanâyi” diyerek, sâdece kendimizi avutuyoruz. Zâten, bu çeşit bir “vida takma” ameliyesinin sanâyiden sayılmayacağını, okula gitmeyenler de biliyor.

Mes’ele, sanâyi penceresini açıp kapatmakla bitmiyor. İşin, daha derin ve daha öze müteallik kısmı, mânevî hasletlerimize sâhip çıkma noktasında toplanıyor. Elimizdeki mevcut tablodan, herhangi bir kurtuluş reçetesi çıkarmak, Güneş’i batıdan doğdurmaktan daha zor.

Bütün bu yürek yakan vîrânelikler yetmiyormuş gibi, üniversitesi olmayan ilimiz kalmadı diye, övünüyoruz. Keyfiyeti yerlerde sürünen kemiyet, kime fayda getirmiş ki, bize getirsin?

İç ve dış mihrâklar el ele vermiş, Türkiye’yi alnının ortasından vurmanın hesâbını yapıyorlar. Bilmeyenler, bilenlerden öğrensin: Bu memleketin alnının ortası eğitim sistemidir. Sınıfta kalmayı yasaklayan maârif mantığı, niye okul inşâ eder ve niye bunca personeli kadrosunda tutar? Nüfûs cüzdânıyla berâber, diplomalar da verilsin, iş tamamdır...

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: