Güncel Yazılar

Esat ARSLAN

Erken Seçim iklimine girdiğimiz günümüz ortamında içinizden geldiği gibi tartışalım, millî egemenlik kavramını. Bu şekilde 23 Nisan 1924’ten beri resmen kutladığımız  “Hâkimiyet-i Milliye Bayramı” haftasında bu konuyu irdelemek daha bir anlam kazandıracaktır, diye düşünüyorum. Ama bana şöyle de yanıt verebilirsiniz, üçüncü milenyumla birlikte çok rahat bir şekilde söyleyebilirsiniz, egemenlik kaldı mı ki? Millî Egemenlik yaşayabilsin. Bu soruya kesin bir yanıt verilebilir mi? Bence hayır. Bu soruya verilebilecek yanıt, belkileri çok, hem doğru hem de yanlış olabilecektir. Bir diğer soruyu da soralım, halk iradesi yerine siyasî aktörlerin politik çıkarlarına hizmet eden erken seçim atmosferinden bu sözcükten neyi anlamak gereklidir?  Hem de Millî Güvenlik haftasında Acaba sözcüğü doğru mu söyledim, erken yerine “Baskın Seçim” mi demeliydim, yoksa. Oysa bir sene önce 16 Nisan 2017 tarihinde “18 maddelik ‘Anayasa ve Yönetim Sistemi’ değişikliği halk oylaması” yla belirlenmiş olan seçim tarihinin neredeyse 16 buçuk ay önceye alınması bu nedenle son derece anlamlıdır.  Bu konu hemen akla, başka bir hususu da getirmektedir. Halk iradesi yerine siyasi aktörlerin politik çıkarlarına hizmet eden erken seçim kararları, ister TBMM’de çoğunluğu bulunan üçüncü derecedeki bir siyasi gruptan, isterse de cumhurbaşkanının kararından kaynaklansın,  halk iradesini tam olarak yansıtıp yansıtmadığı konusunda endişeleri de beraberinde getirmektedir. 3 Kasım 2019 tarihi halk iradesinin doğrudan tecelli edeceği bir tarih idi. Ama, ya şimdi… Kuşkusuz, yeni kurulan bir partinin seçime katılamama riskini dolayısıyla halk iradesini tam olarak yansıtmıyorsa bu şok erken seçim ile demokrasiden tam olarak bahsedilebilir mi? Sadece bir partinin önerisi, iktidar partisinin bu resti görmesiyle oluşmuş bir tarih olur o zaman. Ama şu bir gerçektir ki bu tarih her iki siyasi parti tarafından “Efradını Cami Ağyarını Mani” olarak betimlenmiş bir tarihtir. Yapılan, gerekli olanları içinde, gereksizleri dışarıda bırakan dört başı mamur bir çalışma mıdır? Diye sormak bile nakıs addediyorum. Sanki yaşanılan bu durum, kapalı kapılar arkasında planlanmış bir paslaşmayı da anımsatmaktadır. Tabii bütün bunlardan sonra, en hafifinden şöyle de diyebilirsiniz; “Canım, her şey ortada 1974 Kıbrıs Barış Harekâtından esinlenilerek, Türk Silahlı Kuvvetlerinin “Afrin Zaferi”ni oya tahvil edilmesi çalışmasıdır” şeklinde de dillendirebilirsiniz. Tabii ortada, 25 Ekim 2017 tarihinde İçişleri Bakanlığına başvurusuyla kurulan İYİ Partinin seçimlere katılıp katılamayacağı bu partiyi açığa düşürme çalışması da gözlerden uzak tutulmaması bir gerçek. Diğer bir deyişle 24 Haziran 1918 tarihinde gerçekleşmesi planlanan Cumhurbaşkanlığı ve Milletvekili Genel Seçimlerine İYİ Partinin katılmasını engellemek için bir oldubittiyle bu baskın seçim gündeme taşınmıştır, da diyebilirsiniz.  Buna benzer soruları arttırmak mümkün… Gelin şimdi tüm bu yanıtlanması gereken sorulara biraz daha tarihsel perspektif içerisinde bakalım.

Anımsayalım, 1789 Fransız Büyük ihtilalinin üç önemli çıktısından biri, belki de en önemlisi “Millî Egemenlik”, diğer ikisi ise, Milliyetçilik ve Millî Devlettir.  Tabii ki, Milliyetçilik ilkesine göre vatandaş ve millî devlet inşa etmeden, ulusal egemenlikten bahsedilemez.  Millet inşa etmek için de İbn-i Haldun’un ünlü asabiyet kuramının geçerli olacağı bir gerçektir.  Öyle bir millet inşa edeceksiniz ki, tasayı ve kıvancı aynı anda duyumsayabilsin. Millet öncelikle birlikte yaşama ve geleceği birlikte karşılama becerisini göstermek için tesisi edilir. Millet inşa ederken, Ernest Renan’ın objektif değerlerden çok sübjektif değerler ön planda tutulmalıdır. Ernest Renan 1882 yılında vermiş olduğu "Millet Nedir"  konferansında İbn-i Haldun’dan esinlenerek ortaya atmış olduğu bir kavramdır. Milleti oluşturan insanları birbirine bağlayan bağların ırk dil gibi sayılabilen unsurlardan ziyade ortak mazi, amaç, ideal, gelecek gibi sübjektif unsurlardan oluştuğunu ileri sürmüş olduğu bir görüştür. Kemalist düşünce sisteminin de benimsemiş olduğu bu bakış açısına göre, bir kişinin, belirli bir milletin ferdi sayılmasında, esas olarak kişinin iç dünyasına bakılan milliyetçilik anlayışıdır. Kişi kendisini nasıl hisseder ve nereye ait olduğunu düşünürse o milletten sayılır görüşüdür. Ayrıca, bilinen bir gerçektir ki, kendine özgülük ve millilik vasfı Fransız ihtilaline da damgasını vurmuştur. Kuşkusuz, egemenlik kavramı XVII. yüzyılda bilindik 30 Yıl Savaşları'nı sona erdiren 1648’de imzalanan Westfalya anlaşması ile, daha doğru bir deyişle millî devlet kavramı ile birlikte doğmuştur.  Siyaset bilimcilerin büyük çoğunluğu bir anlamda modern devletin doğuşunu Westfalya Anlaşması’na dayandırırlar. Bu şekilde, sınırları belirlenmiş olan devletin üstün buyurma gücü tek bir yere, krala daha sonra da parlamentoya ait olacağı bağıtlanmıştır. Bir başka önemli nokta ise, 30 Yıl Savaşlarından son derece bizar olan devletlerin önerileriyle hiçbir devlet diğer devletin sınırları içindeki olaylara müdahale edemeyeceği de kurallaştırılmıştır.  Kısaca yapılan şudur, bir devletin üstünde hiçbir yabancı gücün etkisinin olmadığı gibi, milletin üstünde hiçbir sınıf, zümre veya kişiye ayrıcalık tanınamayacağı milletin üstünde başka bir irade ve herhangi bir güç olmayacağının ilkeleştirilmesidir.  İşte TBMM genel kurul salonunu süsleyen “Egemenlik Kayıtsız Şartsız Milletindir” vecizesi böyle bir tarihsel perspektifin eseri olmuştur.  Yoksa zaman zaman yollarda önünüze takılan bir aracın arka camında yazılan “Hâkimiyet Allah’ındır” vecizesinden çok farklı bir anlayıştır. Bu söze başta mütedeyyin Müslüman kardeşlerimiz olmak üzere hiç kimsenin itirazının olacağını sanmıyorum. Büyük Teolog St. Augustin (MS 354-430)’in “Tanrı Devleti” (De Civitate Dei) kitabındaki ifadesiyle tüm evrendeki hâkimiyet tabii ki, Allah’ındır, bizim ifade etmeye çalıştığımız “Yeryüzü Devleti”(De Civitate Humanitie) ‘ndeki insanoğlunun ürettiği kural ve kuramlar içindeki egemenlik kavramı. İnsanoğlunun uhrevi değil, beyin kıvrımlarının sinerjisi ile dünyevi olarak üretmiş olduğu kural ve kuramlarla ifade edilmeye çalışılan egemenliktir. Bu yaklaşımın en önemli özelliği dünyevi olmasındadır. Bir de bu kavrama millîlik eklendiğinde, millî egemenliğe dayalı bir yönetim ortaya çıkmaktadır. Yani milletin kendi kendisinin buyurucusu olması, kendi kendine sahip çıkması ve kendi iradesine dayalı bir yönetim anlamındadır. İşte Türkiye Cumhuriyeti böyle bir yönetim biçimini benimsemiştir.

Bağımsızlık ile bütünleşen millî egemenlik kavramı 1980’lere kadar altın çağını yaşamıştır. Modern Realizm’in kurucusu Hans Morgenthau da, II. Dünya Savaşı sonrası oluşan konjonktürde millî devletlerin yerlerini uluslararası politikanın güç açısından tanımlanan ulusal çıkara dayalı objektif ve evrensel kurallarla aralarındaki bir güç mücadelesi olarak tanımlamıştır. İşte bu nedenle uluslararası sistemin başat aktörleri olan ulus-devletler ekonomik ve siyasal açıdan ulusal çıkar tanımlamalarını yaparken 1980’lere dek “egemenlik” kavramına özel bir önem vermişlerdir. 1980’lerin başlarında ön plana çıkan ve Soğuk Savaş’ın sona ermesi ile ivme kazanan süreçte ise, egemenlik kavramından çok, birbirlerine olan ihtiyaçları belirgin biçimde artış göstermiş, millî egemenlik kavramı ödün verilen bir kavram olarak algılanmaya başlanılmıştır. Daha sonra gittikçe artan bir ivmeyle tüm dünyayı saran küreselleşme olgusunun millî egemenlik kavramını erozyona uğratmağa başladığı sanısı egemen olmaya başlamıştır. Üçüncü milenyumla birlikte gelinen noktada ise paktların gelişimiyle birlikte neredeyse sınırların ortadan kaldırılmasına doğru gidilen globalleşme ortamı egemenlik kavramında bir başka boyutu da ortaya koymuştur. İşte bu durumda soru şudur: Küreselleşmeyle birlikte Millî Egemenlik’ten bahsetmek olasılı mıdır? Üçüncü milenyumla birlikte en çok tartışılan konulardan birisi de budur. Evet, sevgili okurlar en son söyleyeceğimizi en başta söyleyelim, XXI. Yüzyılın egemenlik kuramı “Karşılıklı Bağımlılık” kuramıdır. Aslında uluslararası ilişkiler literatüründe otuz yılı aşkın bir süredir var olan karşılıklı bağımlılık kuramı, Robert O. Keohane ve Joseph S. Nye tarafından geliştirilen çok katmanlı çoğulcu uluslararası ilişkiler yaklaşımıdır. Bu yaklaşım, önce karmaşık karşılıklı bağımlılık ve sonra da küresellik yönünde bir evrim çizgisi izlemektedir.

Çoğulcu (Plüralist) uluslararası ilişkiler literatüründe karşılıklı bağımlılık kuramı, bir bakıma dünya siyasetinde devletlerarası ya da farklı ülkelerdeki aktörler arasındaki karşılıklı etkileşimin şekillendirdiği koşulları da ifade etmektedir. Karşılıklı bağımlılığın siyasal, ekonomik, askeri ve sosyo-kültürel boyutlarının uluslararası sistemde öne çıkan etkileri, en basit anlamda, bu mevcut bütünleşme ve entegrasyon hareketlerinin nitelikleri olarak da karşımıza çıkmaktadır.

Evet, sevgili okurlar şunu da unutmamak gerekir, eğer ülke de barış ve istikrarı tesis etmeye gönüllüyseniz, kutuplaşmanın karşısında yekvücut olunmalıdır. Demokrasilerde esas olan baskın olanların diğer bir deyişle, oy çoğunluğuna sahip olanların mutlak iktidarı değil, oransal olarak azınlıkta kalanların haklarının korunmasıdır. Çoğunluk (Plüralist) sistem, zaten baskındır ve iktidardadır. Ama unutmamak gerekir ki,  çoğunluk diktasının çağdaş demokrasilerde yeri yoktur. Birinci turda Cumhurbaşkanı seçilmek ve TBMM’ de ezici bir üstünlüğü elde etmek, siyasal iktidara egemenliği kullanma konusunda bir ayrıcalık ya da üstünlük sağlamaz. Bu konuda matematik çoğunluğun bir anlamının olmadığı, bir şey ifade etmeyeceği insanlık tarihinden günümüze ulaşan en basit bir demokrasi kuralıdır. Aman bu konuda enseyi karartmayalım.

Sonuç

Bütün bunlardan sonra demem o ki, kendi kendine yeterli bir Türkiye Cumhuriyetinin, XXI. Yüzyılın uluslararası zeminde Millî Egemenlik ilkesinin evrildiği yeni boyutta varlık gösterebileceği yadsınamaz bir gerçektir. Bunun aksi düşünülemez. XXI. Yüzyılın Karşılıklı Bağımlılık ilkesi geleceği karşılayan yeni Milli Egemenlik ilkesidir. Ancak bir şartla, Türkiye’de Milli Egemenliğin tam olarak sağlanabilmesi, çağdaş demokrasinin tüm kuram ve kurallarıyla işlemesine bağlı olduğu gerçeği cumhuriyet kurumlarının başlıca görevi olduğu takdirde.  

24 Haziran 1918 tarihinde gerçekleşmesi planlanan Cumhurbaşkanlığı ve Milletvekili Genel Seçimlerine suni engeller yaratılarak, bazı siyasi partilerin katılamaması halk iradesi önünde birçok şaibeyi de beraberinde getirebilecektir.  Bir başka deyişle, bu tür örgütsel davranış biçiminin düşünülmesinin bile demokrasimiz açısından büyük bir eksiklik oluşturacağı ve seçimler üzerine gölge düşüreceği ortadadır.  Bu nedenle TBMM tüm partilerin azami katılımını ve temsilde adalet ilkesini zedelemeyecek derecede yasal düzenlemeler yapılmalıdır.

Bu vesileyle iki ay sonra erken seçimle Türkiye’nin yeni dünyevi düzeninin değişeceği bir ortama geçilirken, sizlerin ve yarınlarımızın teminatı çocuklarımızın 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramını kutluyorum.  

Medeniyet Tasavvuru

Mehmet BULUT
Ahlak ve İktisat

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

20963154