Güncel Yazılar

Turgut GÜLER

          “Men bende-i Kur’ân’em, eğer cân dârem

            Men hâk-i reh-i Muhammed Muhtâr’em

            Eğer nakl küned cüz in kes ez güftârem

            Bîzârem ez û v’ez ân sühen bîzârem”[1]- Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî -

Mevlânâ’ın ve de Mesnevî’nin özü, tablet hâlinde bu mısrâlara yerleştirilmiştir. Onun ve eserinin, ham-ervâhlığa sermâye yapılacak hiçbir muğlâk yönü bulunmamakla berâber; asırlardır, yanlış adreslere götürülmek, bilhassa İslâmî çerçeveden çıkarılmak istenen Mevlânâ, bu isnad ve çarpıtmalardan oldukça bîzârdır.

Mevlânâ’ya en çok yakıştırılan “hümanist” sözü, sözlükteki karşılığını unutturacak kadar “insana rağmen” yerlerde gezdirilmektedir. Nerede, ne zamân “hümanizm” rüzgârı estirilmeye başlansa; muhakkak, ardından en sağlam örf ağaçlarımızdan biri veyâ birkaçı dibinden köklenmeye çalışılır.

Hümanizm, kozmopolitliğin bir başka tezâhürüdür. Bunu, allayıp-pullayıp doktrin diye takdîm edenlerin şuûrlu kısmı; hem ateist, hem de materyalist çizgide taş toplayanlardır. Onların arkasına takılan kuru kalabalığın, öyle derin analizlere ayıracak vakitleri de yoktur, kavrayacak kapasiteleri de. Bahtlarının rüzgârına kapılmış gidiyorlar.

Bâzı mefhûmların mânâları ile insan üstüne düşen gölgeleri, tanınmayacak şekilde birbirinden ayrılıyorlar. “Hümanizm” tâbiri de bunlardan. Sözlükte: “İnsanlık, insancılık, insanlığı sevme ülküsü” gibi karşılıkları olan hümanizm, müracaat kitaplarındaki -  kâğıt üzerinde kalmaya mahkûm - referansları, çoktan imhâ etmiş görünmektedir.

Yerine göre, en ileri ucdaki maddeye tapanlardan, “Kabala ehli”ne kadar her çeşit düşünce biçimi, kendisine uygun bir hümanist manifesto açıklamıştır. Herkesin peşinden gittiği bu ayrı renk ve tonlardaki hümanizm, maşa derekesine indirilmiş bir sahtekârlık metâı olmuştur. Yine de – taşıdığı cilâ yüzünden – kalabalıkları ardına alabilmektedir.

Mevlânâ’ya atfedilmeye çalışılan hümanist etiketler, onun hakikî insanca bakışı karşısında pek zavallı ve sakîl duruyorlar, ama bunu fark etmenin ilk şartı, Mevlânâ’yı okumak, ikincisi de, okuduğunu doğru anlamak.

Mevlânâ, “Kur’ân’ın kölesi” ve “Hz. Muhammed’in ayağının toprağı” olduğunu, bunun dışında kendisi hakkında serdedilecek her sözden “bîzâr” olacağını, âdetâ vasiyetnâme hükmünde ifâde etmiştir.

Hristiyan ve Mûsevî akîdeleri, Mevlânâ’nın gönül köşkünde – misâfir olarak bile – aslâ konaklamadıkları hâlde; Mecûsî, paganist, ateist kılıklı eğreti söz çuvallarını da sırtlayan İncil ve Tevrat ehli, Mevlânâ’nın “gel!” nidâlı dâvetine, onu İslâm dâiresinden ihrâc etmek hevesiyle koşmaktadırlar.

“Şeb-i Arûs” adı altında, her 17 Aralık günü yapılan programlar, artık “revü” anlayışıyla hazırlanmaktadır. Bu merâsimlerin başına, içine, sonuna serpiştirilen mûsıkî ile şeklen vâr olan semâ faslını kenâra koyun; geriye kupkuru bir salon takırtısı kalır. Ancak “vecde müstağrak” olması beklenen “semâ”, arzû ve emir üzerine icrâ edilen folklorik temâşâya dönüştürülmüştür. Bir kısım mahfîllerde semâ için, “Konya yöresi halk oyunu” muâmelesi yapılmaktadır.

[1] “Cânım vâr oldukça, ben Kur’ân’ın kölesiyim ./ Ben Muhammed Muhtâr’ın ayağı toprağıyım. / Eğer benim sözümden, bundan başka bir şeyi, bir kimse naklederse, / O kimseden de, o sözden de bîzârım.”

Medeniyet Tasavvuru

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

18601642