Esat ARSLAN

Seçim iklimine girildiğinden bu yana yaşanan süreci dikkatle izlemeğe ve anlamaya çalışıyorum. Peşinen bir şey söyleyeyim mi? Gördüklerim pek de iç açıcı değil, sevgili okurlar. İnanır mısınız, bunun kim tarafından yapılmış olması hiç de o kadar önemli değil. Demokrasinin yerleşmiş, pekişmekte olduğunun görülmesidir, önemli olan. Bu arada söyleyeyim, en büyük endişem ne biliyor musunuz, sevgili okurlar? Kaygılanmamın kaynağı, bayağı da mesafe alınmış olmasına karşın, “Çağdaş Türk Demokratik konsolidasyonun, asrın icaplarına uygun demokrasinin pekiştirilmesinin,  daha doğrusu sağlamlaştırılmasının önündeki engellerin kaldırılma sürecinin yavaşlamış olmasıdır”, hatta daha da geriye gidişin görülmekte olduğu endişesidir. Görüyorum ki, bırakın “Demokratik Pekişme”nin önündeki engellerin kaldırılması yönündeki olumlu çalışmaları, yeni yeni engellerin Türk Demokrasinin önüne konulması, ondan da öte demokrasiye giden yolun dikenli tellerle örülmesi, yine eski kara düzene doğru gidişin kabul görür hale gelmesi endişesidir. Kaygım bu, İnşallah ben yanılıyorumdur.  

Herkes tarafından kabul gören bir gerçektir ki, Türkiye Cumhuriyeti, İslam dünyasında tek demokratik ve gerçek anlamda laik bir ülkedir. Türkiye Cumhuriyeti, ne seküler, ne de laikçi(Laisizm) doğrudan doğruya “Kıta Avrupası Laik (Laicité)Sistemi” benimsemiş ve uygulayan demokratik laik bir devlettir. [1] 1789 Fransız İhtilalinden diğer bir deyişle III. Selim’in Yeni Düzeni(Nizam-ı Cedit)’nin önemli göstergesi olan Sened-i İttifak’ının eyleme sokulmasından bu yana 210 yıldır Türk entelicansıyasının demokratikleşme yolunda yapmış olduğu çileli bir yürüyüşün kazanımıdır, demokratik laik Türk Devletinin Ortadoğu’da sürdürülüyor olması. Tarih boyunca hep sorulmuştur,  İslam demokrasiyle uyuşabilir mi? Evet uyuşabilir. Bu uyuşmayı, yönetenlerle yönetilenler arasındaki ilişkiyi sağlayan üç gizemli sözcüktür: “Meşveret, Biat ve İtaat.

Yönetenler için “Meşveret” danışmak; danışmadan karar vermemek ilkesidir. “Biat” ilkesi ise,  yönetilenler olarak meşruiyet zemininde işbaşına gelen yöneticilerin egemenliğini tanımak demektir. “Ulul-ul Emre İtaat” ise yurttaşın, devletin yasalarına uymakla mükellef olması ilkesidir. Demokrasiye inanan birinin bu üç temel ilkeyle “evet” dememesi mümkün değildir. Kuşkusuz İslam’ın demokrasiyle uyuşa bilirliği konusundaki günümüz tartışmaları açısından da, Türkiye örneği gerçekten üzerinde durulmaya değer bir örnektir. Türkiye’nin demokrasi deneyiminin başarısı ya da başarısızlığı bu uyuşa bilirlik konusunda tarihe not düşebilecek niteliktedir. Günümüz ortamında Köktenci (Fundamentalist) Siyasal İslam’ın yükselen trendinin laik demokratik devlete olan meydan okuması bu yüzden ülkemizde düşünülemez. 

Biraz evvel ifade ettiğim gibi, Türkiye oldukça uzun bir demokratik siyaset tarihine sahip bir ülkedir. Böyle olmasına karşın, Türkiye bir üçüncü dalga demokrasi değil de, ikinci dalga demokrasiye sahip bir ülkedir. Birinci dalga demokrasi, rejimin devamlı olarak vesayetçi seçkinler tarafından kesintiye uğratıldığı, ikinci dalga demokrasi ise, demokrasisi zaman zaman akamete uğrayabilme riskini içinde barındıran bir demokrasidir. Bunun nedeni nedir?  Nedeni açıktır. İkinci dalga demokrasilerin en önemli zafiyeti, ülkede hem de uzunca süredir demokrasi olmasına karşın, demokrasisini tam olarak pekiştirebilmiş olamamasıdır. Siyaset Bilimci Adam Prezeski, demokrasinin pekiştirilmesini yerinde bir öngörü ile “Ne zamanki, bir ülkede hiç kimse demokratik kurumların dışında hareket etmeyi düşünmezse, ne zaman kaybedenlerin hepsi kaybettiği kurumlarda şanslarını tekrar denemek isterlerse”[2] ülkede demokratik kurumlar sağlamlaştırılmış, demokrasi de o derece pekiştirilmiş olur, demektedir.  Bunun için siyasetçilerin, politik ortamın dışında bir başka yola tevessül etmemeleri gerekmektedir. Bilinen bir gerçektir ki, Çağdaş Türk Demokrasisi okyanus ötesinin örtülü desteğiyle dört kez askerî darbelerle kesintiye uğramıştır. Bunun anlamı şudur. Türkiye, dört kez demokrasinin çökmesini ve üç kez demokrasinin onarılmasını tecrübe etmiştir. Müteveffa IX. Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel de benzer şekilde şunları söylemiştir:

“Askerler kendi başlarına bir şey yapmazlar… Onları tahrik eden sivil kadrolar vardır. 12 Mart’ta vardır; 12 Eylül’de vardır. Bu sivil kadrolar, genellikle bu işi meslek edinmişlerdir.”[3] 

Türk Milletine 15 Temmuz 2016 tarihinde yaşattırılan kanlı son darbe girişiminin arkasında sivil kadrolar yok muydu? Bu cümleyi kurunca hemen aklıma, 1960’lı, 70'li yıllarda yıllarca sahnede kalan Rahmetli Büyük Usta Muammer Karaca’nın “Güldürme Beni Hariciye” adlı tiyatro oyunu geliyor. 15 Temmuz 2016 gecesinde Türk Silahlı Kuvvetleri'ndeki kendilerini "Yurtta Sulh Konseyi" olarak adlandıran Fetullacı (bu şekilde kullanalım) Terör Örgütü (FETÖ) mensubu askerler tarafından yapılmaya çalışılan başarısız darbe girişiminin azmettiricileri, bırakın okyanus ötesini, Demirel’in kastettiği gibi manüpülativ sivil kadrolar olmuştur.  Ama onların yaptıkları hatalar bir yana, bir şeyin üstesinden gelememişlerdir,  hesaplayamamışlardır. Bu kanlı ihanet darbe girişiminde halkın sokağa çıkması ve TSK içindeki çoğunluğun destek vermemesini tam olarak irdeleyememişlerdir. Bu güdümlü darbe üzerine akamete uğratılmış ama Türkiye'nin bu en uzun 48 saatinde 248 şehit verilmiş, 2196 vatandaşımız ise Gazilik mertebesine ulaşmışlardır. Bir karşılaştırma yapmak gerekirse kansız olarak gerçekleştirilen 1960 İhtilali, 1971 ve 1980 askeri darbelerinde demokrasi nispeten hızlı ve yumuşak bir biçimde eski haline getirilmiştir. Ama her şeye karşın görülmüştür ki, askerlerin niyetinin iktidarda sürekli olmadıkları realitesini kanıtlamıştır. Diğer bir deyişle, askerler niyetlerinin İberik Yarımadasındaki İspanya ve Portekiz diktatörleri gibi daimi bir askeri rejim yaratmaktan çok, silahsız kuvvetlerin raydan çıkması sonucu meydana gelen otorite boşluğunun izale edilmesi olduğunu göstermişlerdir. Bu durum kurulu düzeni tekrardan rayına soktuğu gibi, yapılanın itidale getirici bir darbe olduğu savını da güçlendirmiştir. Yine askerler son derece kısa bir zaman diliminde kışlaya döndükleri gibi, sistemin normale avdetiyle birlikte, olağan koşullarda serbest seçimleri yaparak idareyi sivil yönetime bırakmışlardır.  Ancak bir farkla, en son darbe girişimi kanlı olduğu için farklı tedbirleri de gündeme taşımış, belki ilk defa seçim sath-ı maili olağanüstü hal uygulaması ortamında yapılacaktır. Diğer bir deyişle 24 Haziran 2018 tarihindeki Cumhurbaşkanlığı ve Milletvekilliği Genel Seçimlerine hiçbir askeri yönetimin girişmediği bir biçimde bir olağanüstü hal uygulamasıyla girilmektedir. Bu durum Batı tarafından spekülasyona uğratılacak bir durum olarak değerlendirilmektedir. 

Türkiye neden böyle bir cendereye girmek zorunda kalmıştır? Vesayet sistemini kalktığı demokrasisi tam pekiştiği sanılırken böyle bir kanlı darbeyle karşılaşınca, bilinen davranış biçiminden çok, ezber bozan bir açılım yapmak zorunda kalmıştır. Daha doğru bir deyişle, hükümet böyle bir durumla ilk defa karşılaştığı için bu talihsiz açılımları yapmak zorunda da kalmıştır. Önemle ifade etmek gerekir ki, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde ilk kez hükümet, BM’ye başvurarak, OHAL uygulaması ile ilgili ‘adil yargılamayı’ rafa kaldırdığını, zımnen sanki ‘tutulanlara insanca davranamayacağını’ tüm dünyaya resmen duyurmuştur. Türk Demokrasinin raydan çıktığı biçiminde algılanan bu ve benzer açılımlar dünya kamuoyunda epeyce yankılanmıştır. Ankara’da 81 il valisine hitaben olağanüstü hal uygulamalarını değerlendiren Başbakan Binali Yıldırım bu konudaki tercihini aşağıdaki şekilde ortaya koymuştur:

“… Bir tercih yapacaksınız. İş mi yapacağız, yoksa mevzuatı mı kollayacağız. Mesele milletin menfaati, ülkenin geleceği ve menfaati ise hata yapın ama hainlik yapmayın, hata yapmaya alan var ama hainliğe asla alan yok” demiştir.[4]

Bu tür resmî çıkışlar, Batıda adil yargılama hakkının askıya alınması olarak değerlendirilmiş ve oldukça büyük bir tepki çekmiştir. Hükümet bu açılımını da aşağıdaki Anayasa’nın 15. Maddesine dayandırmıştır:

 “IV. Temel Hak ve Hürriyetlerin Kullanılmasının Durdurulması

Savaş, seferberlik, sıkıyönetim veya olağanüstü hallerde, milletlerarası hukuktan doğan yükümlülükler ihlâl edilmemek kaydıyla, durumun gerektirdiği ölçüde temel hak ve hürriyetlerin kullanılması kısmen veya tamamen durdurulabilir veya bunlar için Anayasada öngörülen güvencelere aykırı tedbirler alınabilir.

Ancak unutmamak gerekir ki, gerçekten de iktidar partisi TC Anayasasının 7.5.2004 tarihinde değiştirilen 5170 sayılı kanunun / 2 maddesinde “ölüm cezalarının infazı" ibaresi maddesini metninden çıkartılmasını sağladığı gibi ve insan haklarının zirvesini anayasaya aşağıdaki şekilde  betimlenmesini de sağlamıştır:

“Birinci fıkrada belirlenen durumlarda da, savaş hukukuna uygun fiiller sonucu meydana gelen ölümler dışında, kişinin yaşama hakkına, maddî ve manevî varlığının bütünlüğüne dokunulamaz; kimse din, vicdan, düşünce ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz ve bunlardan dolayı suçlanamaz; suç ve cezalar geçmişe yürütülemez; suçluluğu mahkeme kararı ile saptanıncaya kadar kimse suçlu sayılamaz.”

Türkiye’de demokrasinin pekişmesinin önündeki temel problemlerden ikincisi de parti sisteminin kurumsallaşmasının bozulmasıdır. Kabul ediniz, ya da etmeyiniz, 1946-1980 arasında dünyadaki yeni demokrasiler içinde en çok kurumsallaşmış parti sistemlerine sahip Türkiye 1980 ortalarından itibaren bir kurumsal geri gidişi yaşamaktadır. Türkiye’de parti sistemlerinin kurumsallaşmalarının bozulmaları, artan seçimsel oynaklık, parçalanmışlık ve gittikçe ezeli bir derde dönüşen kutuplaşma ile siyasal partilerin gittikçe azalmakta olan meşruluğu ve lider sultasının egemenliğidir. Hemen hemen tüm partiler, gelişmiş sosyal medya yanında son zamanlarda kendisini daha bir görünür kılan sivil inisiyatifi göz ardı etme eğilimindedirler.  Büyük harflerle ifade etmek gerekirse, SİYASİ PARTİLER ve SİVİL TOPLUM KURUMLARI arasındaki bağların zayıflığı ya da olmaması dikey hesap verme mekanizmasının anlamlı bir biçimde çalışmasını dahi zorlaştırmaktadır. Diğer bir deyişle sivil toplumun büyümesiyle parti sisteminin kurumsallaşmasının bozulması paradoksal bir duruma da yol açmış durumdadır. Birçok siyaset bilimci ve gözlemci, siyasal partilerin gelişmesinin sivil toplumun arkasında kaldığında hem fikirdirler. Çağdaş Türk Demokrasisinin vesayet sisteminden kurtarılması yönünde önemli adımlar atılmış olmasına karşın, siyasal partilerin son zamanlarda önemli bir inandırıcılığın yitirilmesi hastalığına yakalanmış oldukları da müşahede edilmektedir. Partilerden beslenen, sebeplenen güçlü ve önemli menfaat grupları müstesna olmak üzere siyasal partiler halk içindeki itibarlarını gün geçtikçe yitirmekte oldukları görülmektedir. Bunun en önemli kanıtı sosyal medyanın yanında gittikçe güçlenen “fısıltı gazetesi”nin etkinliğidir. Ayrıca parti liderliğinin kapalı ve oligarşik tabiatı, hesap vermenin yatay ve dikey mekanizmaların etkili işlev görmesini engellemeye yönelmiş oldukları da gözlemlenmektedir. [5]

Üzülerek ifade etmek gerekir ki, Türkiye temsili ya da kurumsallaşmış demokrasiye geçememiş bir ülkedir. İkinci dalga bir demokrasi olan Türkiye’de bu duruma en iyi uyar gözüken demokrasi Guillermo O’Donnell’in “Delegasyoncu Demokrasi” tipi demokrasisidir.  Delegasyoncu Demokrasiler, “pekişmemiş” diğer bir deyişle “kurumsallaşmamış” demokrasilerdir. “Temsili” ya da “kurumsallaşmış demokrasi”lerin tersine,  “delegasyoncu demokrasiler” liderin bizzat kendisinin özgülüğü ya da aşırı bir kişisel tarzı ile adeta damgalanmışlardır.[6]  Yatay hesap verme, diğer bir deyişle yasamaya ya da mahkeme gibi diğer özerk kurumlara hesap verme, siyasi parti liderinin misyonunu yerine getirmede gereksiz bir engel olarak görülmektedir. Genel Başkan ve onun teknokrat danışmanları kararnamelerle, partilere, meclise ya da önemli bir menfaat grubuna danışmadan politika üretebilmeyi yeğlemektedirler. Örgütsel kurumsallaşmayı bu yönde tesis etme eğilimindedirler. “Delegasyoncu Demokrasiler” şahsi liderliği cesaretlendirdiği için güçlü siyasal kurumların gelişimine de uygun düşmemektedir. O’Donnell’in incelemesi, “Delegasyoncu Demokrasiler”in tipik olarak başkanlık rejimlerinde bulunacağını ima etmektedir. Unutmamak gerekir ki, bir parlamenter sistem çok daha etkili yatay hesap verme mekanizmasına sahiptir. Bir başbakan ne kadar popüler olursa olsun, parlamentoyu ve siyasal partileri seçilmiş bir başkan gibi ihmal edemeyeceği düşünülmektedir. [7] 

Sonuç

Bütün dileğimiz, seçim sath-ı mailine girdiğimiz günümüz ortamında hür iradenin temsil edileceği her iki seçime de bir galat-ı sahih olarak dilimize yerleşen hile hurda (aslı hile hud’a anlamı aldatmak) karıştırmamak olmalıdır. Bu genel bakış açısı, hem iktidarın hem muhalefetin, tüm adaylarının belli olduğu hem cumhur ittifakının hem de dörtlü ittifakının birincil görevi olmalıdır. Olağan uygulayımlar, güç ama saygın, zaman alıcı ama onurlu çalışmalar;  aldatıcı, yanıltıcı düzen, dolap, oyun, desise ve entrikalara tercih edilmelidir.   İşte tüm bunlar Çağdaş Türk Demokrasisinin pekiştirilmesi, sağlamlaştırılmasının önündeki gerçek engellerdir, sevgili okurlar…

KAYNAKLAR

[1] Esat Arslan, Laiklikten Sekülerliğe, http://www.kirmizilar.com/tr/index.php/tartisma/item/546-laiklikten-sekulerlige/Erişim Tarihi 04.05.2018/

[2] Ergun Özbudun, Çağdaş Türk Politikası, Demokratik Pekişmenin Önündeki Engeller, İstanbul, Şubat 2003, s.8

[3] Ümit Cizre-Sakallıoğlu, AP-Ordu İlişkiler: Bir İkilemin Anatomisi, İstanbul, 1993, s.239

[4] https://www.amerikaninsesi.com/a/adil-yargilama-hakkinin-askiye.../3498910.html/Erişim Tarihi: 03.05.2018

[5] Ergun Özbudun, age, s.134

[6] age, s.135

[7] S.136