Güncel Yazılar

Turgut GÜLER

“Edo” veyâ “yedo”, Japoncada uzun ve dar körfez mânâsına geliyor. Honşu Adası’nda, deniz kıyısında dar, uzun bir körfez üzerinde kurulan Tokyo (Tokio) şehrinin, 1868’den önceki adı da “Edo”. Bu târîhe kadar Japon Devleti’nin başşehri Kyoto idi. Nasıl, İstanbul için “Dersaâdet”, “Âsitâne” gibi herkesin kabûlüne erişmiş isimler kullanılmışsa; Kyoto’ya da, “Batı’nın başşehri = Saikyo” deniyordu. Edo’nun, devlet merkezi olması kararlaştırılınca, Saikyo’dan mülhem “Tokio = Doğu’nun başşehri” sözü resmîyet kazandı.

Doğu’ya ve Batı’ya hükmetme geleneği, Japonlara nereden intikâl etmiştir, bilinmez ama bu âdetin bânîsi Türk milletidir. Doğu ile Batı bir araya gelince görünen yekûn; “Acun”, yâni Dünyâ’dır. Rahmetli Osman Tûrân’ın kitaplaştırdığı “Cihan Hâkimiyeti Mefkûresi”, kısaca, Doğu’dan Batı’ya, Dünyâ’yı saltanat ağacının altına koymaktır.

"Oğuz Kağan” rütbesini hakkıyla kazanan Mete Hân, beylerine ve oğullarına hedef olarak gökkubbenin altındaki mesâhayı, diğer adıyla Cihân’ı gösteriyordu.

Kâşgarlı Mahmûd’un Divanü Lügati’t-Türk’e derc ettiği meşhûr saguya göre, Alp Er Tunga, “Acun Beği” idi. Bu yiğit hükümdârın ölümüne, , “isiz Acun” (kötü Dünyâ) için giriştiği mücâdele sebep olmuştur. Hattâ bu ölüm, Dünyâlı kötülüklerin intikâmı bilinmiştir.

Dandanâkan Zaferi ile Türk’ün tâlihini Doğu’dan Batı’ya taşıyan Tuğrul Bey, 1055 yılında Bağdad önlerine geldiğinde, bizzat Abbâsî Halifesi tarafından “Sultânü’l-Maşrık ve’l-Mağrib=Doğu’nun ve Batı’nın Sultânı” hitâbıyla karşılanıyordu.

Yavuz Sultan Selîm’den îtibâren, Osmanlı pâdişâhları “Halîfe-i Rûy-ı Zemîn” diye anılır oldular. Burada da yine; Doğulu, Batılı hesap pusulaları vardı.

Bu meyânda teslîm edilmesi gereken bir “Âlem hakkı” var. Türk milleti, Alp Er Tunga’nın ardından yaka-paça yolan “Kötü Dünyâ”ya nizâm vermek için, kendini fedâ etmiştir.

Türk’ün ayak izini tâkib ederek onun ardından yürüyen başka topluluklara, meselâ İngilizlere bakıldığında, bu fedâîlik psikolojisi açıkça ortaya çıkacaktır.

İyiliği hâkim kılma uğruna katlanılan sıkıntılar, elbette yine iyilikle, fazîletli davranmakla yok edilebilir. “Hâkim” yerine “hâdım” olmayı tercîh eden bir mâzîden geliyoruz. Kötülerin üç buçuk günlük aldatıcı saâdeti, iyilik üzre davrananları nedâmete sevk etmemeli. Türk’ün, kökü mâziden gelen mâlûmâta, hasenâtı harmanlayan fiiliyâta şiddetle ihtiyâcı bulunuyor. Doğu’nun da, Batı’nın da hâlâ Türk’den alacağı var. Işık gibi, insanlık gibi...

Medeniyet Tasavvuru

Necati ÖNER
Niçin Felsefe?
Mehmet BULUT
Ahlak ve İktisat

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

21787098