Güncel Yazılar

Esat ARSLAN

Başkan Trump, uluslararası camianın tüm ikazlara karşın, seçim manifestosunda ilan ettiği vaatlerinden en önde geleni yerine getirerek, 1995 yılında alınmış ancak ertelenmiş olan bir Kongre Kararını 6 Aralık 2017 tarihinde yürürlüğe koymuştu. Çünkü seçim sürecinde Siyonist lobiye söz vermişti. Bizler gibi eli kalem tutan hemen herkes, bunun yasadışı olduğunu, uluslararası teamüllere aykırı olduğunu haykırdık, ama dinletemedik. Trump Evangelistik hançerini saplarken, öyle bir zamanı seçmişti ki, Kudüs'ü yitirişimizden tam yüz yıl sonra İslam’ın Kıblesi Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanımış ve kendi büyükelçiliğini buraya taşınacağını tüm dünyaya ilan etmişti. Nasıl da içimiz burkulmuş, yüreklerimiz, parçalanmış, dağlanmıştı. Çaresizlikten, güçlünün değil, haklının güçlü olacağı bir dünya düşledik, dualarımızla Filistinli kardeşlerimiz arkasında saf tuttuk. Yüreklerimizi ilk kıblemiz olan Kudüs’e adeta kilitlendik.

Kuşkusuz o günün koşullarında “Evangelist-Siyon İttifakı” Washington’dan meydan okuyan İsrail Silahlı Kuvvetleri saldırıları ve Haçlı Seferi yaklaşımı sergiliyordu. İncil’deki İsrail’in tekrar kurulmasını isteyen Evangelistler, İsa Mesih’in dönüşü için Kudüs Musevilerin elinde olmasını iliklerine kadar inanmaktadırlar. Bunlar vandalitenin temsilcisi olarak Müslüman dünyasına meydan okumalarını gittikçe artan bir biçimde sürdürüyor, her gün kan ve gözyaşıyla besleniyorlardı. “Evangelist-Siyon İttifakı”nın Haçlı Seferine liderlik eden ABD Yönetimi, Osmanlı’nın ardılı Türkiye Cumhuriyetine gözdağı vererek, Kudüs’ü yitirişimizden bir asır sonra İsrail’in arkasında durarak bu kararı eyleme geçirmesi gerçekten son derece anlamlıydı.

Aradan beş ay geçti. Bu beş aylık süre içerisinde aktif olarak ne yapıldı diye sorarsanız, söyleyeyim, sadece ve sadece Allah’ın inayetine sarılındı, uhreviyatın dışında neredeyse dünyevi hiçbir şey yapılmadı. Beklenildi, belki, Trump ikna olur, bu yanlıştan dönebilir umuduyla, gözler Filistinlilerin Nekbe (Büyük Felaket) olarak nitelediği, İsraillilerin ise "İsrail'in kuruluş yıl dönümü" olarak kutladığı 14 Mayıs 2018 tarihine kilitlendi. Peki n’oldu?  Trump kararından dönmedi. Hatta ailesiyle birlikte bu kararın arkasında olduğunu göstermesini bildi. Üstüne üstlük kızı İvanka ile damadı ve Ortadoğu danışmanı Yahudi asıllı Jared Kushner’i Kudüs’e ABD Büyükelçiliğinin açılışına göndererek büyük bir kararlılık gösterisinde de bulundu. Bir siyasi kriz içerisinde bocalayıp duruyordu, aslında. Yaşamış olduğu siyasi çıkmazdan kurtulabilmeyi uman Başkan Donald Trump, Müslümanların ilk kıblesi Kudüs'ü İsrail'in başkenti olarak tanıdığı gibi, Kudüs'teki yeni ABD büyükelçiliğinden de bütün dünyaya seslendi. Görkemli açılışa canlı video tele konferansla katılarak, “Emri ben verdim, gecikmiş bir gerçekti" vurgusunu yapmada da herhangi bir beis görmedi. Açıkça söyleyelim Trump bundan da bir medet umuyor. Dünyanın farklı yerlerinde gerçekleşecek patlamalar, bombalı ve silahlı saldırılar, terör unsurları da içeren gösteri dalgaları, Trump ve silah sanayiinin üretimine yardımcı olabilecek cihettedir. Trump terörizmle mücadele temasını ön plana çıkarırken, ilgiyi seçim kampanyasındaki kusurlu davranışlardan, ayakta kalabilme savaşımı veren sokaktaki Amerikan seçmeninin sorunlarına eğilinme gerçeğinden uzaklaştırarak, gündemi değiştirmeyi başarabilecektir.

Ramazan ayına bir gün kala bir yanda Filistin’de 62 insanın katledilmesi diğer yanda Kanuni Sultan Süleyman tarafından berkitilen Kudüs surlarına yansıtılan ABD ve İsrail bayraklarını taçlandıran ışık ses ve havai fişek gösterisi. Filistin halkının karşı koyma refleksinin gösterildiği nümayişlerde İsrail keskin nişancıları, gerçek mermilerle 62 Filistinliyi şehit ettiği gibi, yüzlercesi gerçek mermiyle olmak üzere 3 bini aşkın Filistinli yaralandı, aralarından birçoğu bitkisel hayatta yaşam mücadelesi veriyor. Şimdi soruyorum, size, içinizdeki “ben”in duvarlarının yıkıldığını hissedebiliyorsunuz değil mi, sevgili okurlar. İsrail Vandalitesinin arkasında duran savaştan yana tavır alan ABD burjuvazisinin dünyayı bir kez daha çatışma, savaş ve gerilim sarmalında bıraktığını anlamakta, kavramakta zorluk çekmiyorsunuz, sanırım.

İsrail, Kudüs'ün 1948 yılında batısını, 1967 yılındaki Altı Gün Savaşları sonrasında doğusunu işgal etmiş ve 1980 yılında kentin tamamını  “bölünmez başkent” ilan eden yasayı onaylamıştı. O tarihten hemen sonra İsrail devletine ulusal meclisi “Knesset”, cumhurbaşkanlığı, başbakanlık ve bakanlıklar gibi resmi kurumlar Kudüs'te yerlerini almışlardı. Bütün bunlara karşın, aslına bakarsanız, bugüne kadar Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıyan hiçbir devlet olmamıştı. Bu anlamda, Trump’un bu eylemsel kararı bir ilk olma özelliğini de taşımaktadır. Ancak unutulan bir şey var, Türkiye Cumhuriyeti de, Kudüs’te diplomatik temsilciliği olan dokuz ülkeden biridir. Türkiye'nin de İsrail Büyükelçiliği Tel Aviv'de bulunuyor. Türkiye'nin Filistin yönetimi ile ilişkilerini sürdürmek amacıyla Kudüs'te başkonsolosluğu bulunmaktadır. Yalnız bir farkla, Kudüs Başkonsolosluğu'nda Türkiye büyükelçi düzeyinde temsil edilmektedir. Aslına bakarsanız, Türkiye Cumhuriyeti oyunu kuralına göre, iki devletli çözüm temelinde oynamaktadır. Bu bir anlamda diplomaside ön almak (Pre-emptive) demektir. Barış temelindeki uluslararası camiaya, akl-ı selim, doğruyla yanlışı birbirinden ayırma ve doğru yargılama yetisi, sağduyu egemendir.

Sağduyunun ve ortak aklın önderliğini yapan BM, Kudüs'ün nihai statüsünün barış görüşmelerinin ileri aşamalarında ele alınması ve iki devletli çözüm temelinde kentin İsrail ve Filistin devletlerinin başkenti olması gerektiğini savunmaktadır. Bir türlü son karar verme mercii olamadığı için, yasalar, ahlak ve inanç özgürlüğü üçlüsü tarafından beslenen meşruluk kavramını bu şekilde ifade etmeye mecbur kaldığımı bu arada ifade etmek zorundayım.  Heyhat ne günlere kaldık. İşte bu nedenle Trump'ın kararına BM ve çok sayıda batılı ülke tepki de bu arada AB Konseyi Başkanı Donald Tusk da AB adına büyük bir tepki göstermiştir. Avrupa’nın ortalık yerinde, meydanlarda, ulusal ve uluslararası meclislerde,  Trump’ın başında olduğu bir ABD’nin Avrupa’nın çıkarlarını sınırladığı artık yüksek sesle dile getirilmektedir. Örneğin AB Konsey Başkanı Donald Tusk açıkça “Trump gibi dostunuz olduktan sonra düşmana gerek yok” diyerek “Önce Amerika” stratejisine karşı AB ülkelerinin kararlı bir duruş sergilemesi gerektiğini büyük harflerle ifade etmektedir.

ABD’nin ve İsrail’in ben yaptım oldu açılımına karşı, Türkiye’nin de içinde bulunduğu uluslararası camianın lügatinde kınama, şiddetli kınamadan başka bir aktif bir sözcüğün bulunmaması çaresizlik sarmalına doğru gidişi hızlandırmaktadır. Unutmayalım, Filistin için yaşamak, şehit düşmekten evladır.  Bütün bunlardan sonra, aktivist bile olmaksızın, yapılması gerekenler şu şekilde özetlenebilir:

1995 yılında trajik bir şekilde öldürülen İsrail Başbakanı İshak Rabin’in sevdiğim özdeyişlerinden belki de en önde geleni “Barış dostlarla değil, düşmanla yapılır” idi. Onun bu özdeyişi çerçevesinde, demem o ki, büyükelçilerimi merkeze almak bir çözüm değil, çözümsüzlüğü ve gerginliği arttırmak demektir. Çünkü büyükelçilerimizin asli görevi kriz zamanlarında, gerginlikleri azaltmak, o bölgede kalarak Türkiye Cumhuriyetinin bayrağını göstermektir. Büyükelçilerimiz, İsrail tarafından istenilmeyen adam (Persona Non Grata)  ilan edilinceye kadar, hem Tel Aviv’de hem de Kudüs’te görevlerine devam etmelidir. Eğer İsrail Viyana Sözleşmesine göre yasal olmayan bu eylemi gerçekleştirir ise başta BM olmak üzere tüm uluslararası kuruluşlarda bu husus dillendirilmelidir.

BM’in Kudüs'ün nihai statüsünün barış görüşmelerinin ileri aşamalarında ele alınması ve iki devletli çözüm temelinde kentin İsrail ve Filistin devletlerinin başkenti olması genel politikası çerçevesinde derhal Kudüs Başkonsolosluğu münhasıran Filistin Devletinin Türkiye büyükelçiliği düzeyine yükseltilmeli, esasen Kudüs Başkonsolosluğu'ndaki büyükelçi Filistin Devletinin Büyükelçisi olarak atanmalıdır.   

Düşünün bir kere, 1922 yılında Kudüs’te doğan Ukrayna göçmeni babası genç yaşta ölen İshak Rabin işçi hareketlerinde etkin bir kadın olan Belarus göçmeni annesi Rose tarafından yetiştirilmişti. Rabin, 1941 yılında, İsrail’in kuruluş aşamasında İngiltere’ye karşı özgürlük mücadelesi yapan yasadışı Hagana’nın (Savunma Ordusu) komando birliği olan Palmah’a katılmıştı. 1964’te genelkurmay başkanı olan Rabin, Altı Gün Savaşı’nın da mimarı olmuştu. Sivil yaşamında İsrail’in ABD büyükelçiliği görevinde, hükümetlerde çeşitli bakanlıklarda bulunan İshak Rabin iki kez de başbakanlık görevinde bulunmuştu.  Böyle olmasına karşın, işgalde kalıcılığı değil, barışı yeğledi. Bu gerçekten tam bir profesyonel asker yaklaşımıydı. Hep bu tutumun arkasında oldu,  1973’te Sina Yarımadasını Mısır’a iade çabaları iki ülkeyi barışa daha çok yaklaştırmıştı. Bundan birkaç yıl sonra da Batı Şeria’nın Ürdün’e geri verilmesini savundu, yerleşimlerin büyük bir hata olduğunu savunarak, kurulmalarına karşı çıktı. İsrail-Ürdün barışının mimarı oldu, Oslo Anlaşmalarına katkıları nedeniyle Nobel Barış Ödülüne layık görüldü. Bu da anlaşmalara karşı çıkan aşırı uçtakilerin onun halkında ölüm kararı vermelerini çabuklaştırmıştı. Onun ölümünden sonra işgalde kalıcılık hızlandı. İsrail'in Doğu Kudüs'ü işgal etmesinden bu yana kentteki Yahudi nüfus da önemli bir artış kaydetti. İsrail uluslararası hukukun Yahudi yerleşimlerini yasadışı kabul ettiği bir ortamda örneğin Kudüs’te en az 10 yerleşim birimi kurdu. Buraya yaklaşık 200 bin civarında Yahudi’yi yerleştirdi. Şu anda Kudüs'te yaklaşık 850 bin kişi yaşıyor. Nüfusun yüzde 37'sini Araplar, yüzde 61'ini de Yahudiler oluşturmaktadır. Doğu Kudüs’te yasa dışı Yahudi yerleşimleri için başta Tüm İslam dünyasının hareketlendirilerek, daha aktif ve görünür bir politika bütün veçheleriyle canlandırılmalıdır.

Filistin ve Ürdün’ün talebi üzerine Mısır'ın başkenti Kahire'de düzenlenen Arap Birliği Dışişleri Bakanları Olağanüstü Kudüs Toplantısı’nın ardından Arap Dışişleri Bakanları Konseyi, "ABD'nin Kudüs'ü İsrail'in Başkenti Olarak Tanıması ve Büyükelçiliğini Taşıması" başlığı altında 16 maddelik sonuç bildirisi yayımladı. Arap Birliği Dışişleri Bakanları Olağanüstü Kudüs Toplantısı'nın ardından yayımlanan bu bildiri, ABD Başkanı Trump'ın Kudüs'ü "İsrail'in başkenti" olarak tanıyan kararının "hükümsüz" olduğu belirtilmesi bundan sonra yapılacak acil eylem planının diplomatik bir çıkış noktasını oluşturmuştur. ABD'nin Kudüs siyasetindeki bu dönüşüm, "Washington yönetiminin kendisini İsrail yanlısı bir noktada konumlandırdığı, barış sürecindeki arabuluculuk rolünden kendini azlettiği ve uluslararası hukukun çiğnendiği tehlikeli bir gelişme" olarak nitelendirilmiştir. Kudüs'ün statüsünü değiştirmeye yönelik tek taraflı adımların, "hak kazandırmayacağının" vurgulandığı gibi, BM Güvenlik Konseyi kararlarına bağlı kalındığı da ifade edilen bildiride, Kudüs'ün mevcut statüsünün korunması gerektiği belirtilmiştir. Bu cümleden olmak üzere, İslam İşbirliği Teşkilatı’nın İstanbul’da toplanması ve alınacak aktif kararlar ile ayrıca İstanbul Yenikapı’dan “Zulme Lanet, Kudüs’e Destek” mitingiyle de milyonlar tek yürek ve yekvücut olunmalıdır.

ABD Yönetimi ve İsrail’in tüm uluslararası teamülleri çiğneyerek yapmış olduğu insanlığa karşı işlenen suçlar meyanındaki kanlı eylemler uluslararası mahkemelere gidebilecek kadar büyük bir suç dosyasını oluşturmuştur. Bu cümleden olmak üzere, Birleşmiş Milletler (BM) İşgal Altındaki Filistin Topraklarındaki İnsan Hakları Özel Raportörü Michael Lynk, İsrail'in Filistinli göstericileri kasten öldürmesi ve yaralamasının Cenevre Sözleşmesi'nin ağır bir ihlali olduğunu ve Roma Statüsü'ne göre savaş suçu teşkil ettiğini bir kez daha vurgulamıştır. 47 üyeli BM İnsan Hakları Konsey'inin 26 üyesinin desteğiyle yapılan 18 Mayıs 2018 tarihindeki toplantıya video tele konferans yöntemiyle katılan Lynk bu görüşünü tekrarlamıştır. Elde mevcut maddi deliller yanında,  Türkiye’nin de önderlik edeceği İslam İşbirliği Teşkilatı ve hatta AB, hem İsrail hem de ABD'yi dünyanın gözü önünde cereyan eden suç kanıtlarıyla Uluslararası Adalet Divanı'nda mahkûm ettirebileceğini göstermektedir.

Sonuç

Birleşmiş Milletler kararlarını “keenlemyekün”, yok hükmünde sayıp, uluslararası hukuk ve diplomatik kurallarını ihlali; üç semavi dinin kutsal merkezi Kudüs’ün, İsrail’in başkenti olarak kabul edilmesi ve bununla da yetinilmeyerek yasadışı olarak ABD Büyükelçiğinin Kudüs’e taşınması her türlü idrakten ve izandan yoksun bir tutumdur. Kabul edilemez! Bu vahim durum, 1948’den bu yana bölgede yaşanan olumsuz tabloyu bir kan gölüne çevirmiştir. İnsan mantalitesinin hiçbir kalıba sığmayan insanlığa karşı işlenen suç meyanındaki bu durum kutsal topraklarda kurulmaya çalışılan kalıcı barış ortamına açıkça saldırı niteliğindedir. Artık, Türk Milli Mücadelesinin bağımsızlığa giden bu anlamlı 19 Mayıs gününde, tüm insanlık devlet terörizmine karşı kınama, şiddetli kınamadan daha bir aktif eyleme geçmesi gerekmektedir, “Birini öldürebilirsin, ancak onun sesi yaşamaya devam eder”, benden söylemesi sevgili okurlar.

Medeniyet Tasavvuru

Necati ÖNER
Niçin Felsefe?
Mehmet BULUT
Ahlak ve İktisat

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

22996538