Güncel Yazılar

Kenan EROĞLU

Bizim Cumhuriyet aydınımız kendilerinden önceki Tanzimat aydını gibi hep batıya yöneldi. Batıyı örnek aldı, batıyı taklit etti.

Batı ilerlemiş, batı gelişmiş, ilimde,  fende yükselmişti askeri sahada da bize karşı zaferler kazanıyordu.  O halde;  batı gibi ilerlemek ilimde fende yükselmek ve askeri başarılar elde etmek için batıya yönelmekten batılı gibi olmaktan başka çare de yoktu.

Aydınımız özellikle şekil, yaşayış ve olaylara bakış açısından o kadar batıya yöneldi ki, tüm olaylara bakış ve değerlendirişi de artık batının bakış açısına göre olmaya başladı.

Her meselede olduğu gibi, İşçi meselesi konu olunca bizdeki gelişmeler dikkate alınmadan batının tarihi gelişimi-birikimi ve bakış tarzı görüş ve değerlendirmelerimizin önüne geçti.

Sosyal bir mesele ele alındığında yine batıdan bakış devreye girdi.

Bu durum öyle hal aldı ki, batının kalkınırken,  gelişirken,  ilerlerken geçirdiği aşamalar,  çektiği tüm sıkıntılar dikkate alınmadan,  sanki bizim de meselelerimizmiş ve sıkıntılarımızmış gibi algılandı.  Batının geçtiği yollardan sanki biz de geçmiştik, ya da geçmeliydik.

Türk aydını bir kere kendi bakış açısından ayrılmıştı.

İnsan bir kere yerinden, fikrinden ayrılmaya görsün.

Önüne gelen her rüzgârdan etkileniyor.

İnsan aslını esasını-kendini kaybetmişse ona reçete sunan da çok bulunuyor.

Ya da, atasözünde belirtildiği gibi; "sen sırtını dönersen,  semer vuran çok olur".

Daha sonra bir kısım okumuşlarımız yeni bir yol daha buldular:  Marksizm.

Marksizm’e yönelişte aslında kendinden kopuşun ifadesiydi. Bu yeni yola girenler de bakış açılarını kuzeye göre ayarladılar.  Marksist gelişmenin olduğu ülkelerin problemleri,  yaşadıkları ve geçirdikleri tüm evreler sıkıntılar sanki bizde de varmış gibi, bizde de olmalıymış gibi, olmuş gibi, olması muhtemel gibi, olmayan işçi meseleleri ile ezilmeyen köylü meseleleri ve hayali pek çok problemlerle, konularla uğraştılar durdular. Ülkeyi de uğraştırdılar. Olmayan bir “cennet”  ülke hayaliyle yanıp tutuştular ve İnsanlarımızın enerjisini heba ettiler.

Marksizm veya Sovyet sistemi için Nazizm veya Milliyetçilik çok kötüydü,

Aynı şablonu bize uyguladılar. Türk toplumu için de Milliyetçilik kötüdür kanaatini serdettiler.

Hâlbuki kendi problemlerimize kendi bakış açımızdan bakmış olsaydık,  Milliyetçilik Türkiye Cumhuriyeti kuruluşunun temel dinamiği idi. Nazizm’e ve faşizme benzemezdi, ama şablon şablondu ve Türkiye’ye de uygulanmalıydı. Milliyetçilik ve Milli duygular olmasaydı Türkiye Milli Mücadeleyi yapamaz, bu gün belki de esaret altında bir ülke olurduk.

Bir insan hangi milletin mensubu ise o milletin insanı gibi davranmalıdır.

Batıyı örnek alan aydınlarımız, batılının neleri nasıl yaptığı konusunda yeteri kadar kafa yormadan, taklit yoluna gittikleri için, işin esası olan kendi insanımızı yetiştirme ve kendi gibi olma özelliğini göremediler.

Batı bu hale gelmek için; Eğitimde insanlarına neler veriyorlar,

Neleri öğretiyorlar, Hangi milli konuları işliyorlar,

Hangi genel konuları öğretiyorlar.

Bütün bunlar bilinmeden, körü körüne taklit,  içinde bulunduğumuz sonucu doğurdu.

Batının ilim ve tekniğini alacağımız yerde, ahlakını ve  ( iş ahlakı hariç ) yaşantısını benimsedik. Balo yaparak, senfoni orkestrası kurarak, dans ederek, Fransız tarzı çatal bıçak tutarak, sol elle yemek yiyerek ilerleyeceğimizi sandık. Hala da öyle sanıyoruz.

Netice itibariyle batı ile aramızda bulunan mesafeyi kapatmış değiliz. Batı baş döndürücü bir hızla ilmin rehberliğinde ilerlerken biz, rahmetli Prof. Dr. Mümtaz Turhan’ın fikirlerini ne okuduk, ne anladık, ne tartıştık ne de uygulama alanına sokabildik.  Turhan’ın o dönemde teklif ettikleri gününde belki netice vermeyebilirdi ama o yola girmekle ondan sonraki nesilleri kurtarabilir, çağdaş batının da önüne geçebilirdik.

Sonuçta batıyı taklitle bir yere varamayacağımızı bir türlü anlamadık. Kendi kendimiz olmak gerekliliğini bir türlü kavrayamadık. Batının kuyruğuna takılmış gidiyoruz, nereye gittiğimizin farkına da varamadık.

Sözün Özü

Yenilgi, taklitle başlar ve taklit, mağlupları öldüren bir sosyal parazittir.

Sözün Özü

“ ……. İki asırlık garplılaşma (batılılaşma) faaliyeti esnasında ve neticesinde Osmanlı cemiyetinin görüş, düşünüş ve telakkilerinde şüphesiz büyük değişiklikler olmuştur. Bunların en mühimmi garbın mevcudiyetini tanımak, üstünlüğünü teslim etmekle başlayıp hayranlık veya korkuda nihayet bulan telakki değişmesidir ki bizi haklı veya haksız kendimizden şüphe ettirmeğe ve aşağılık hissi duymağa sevk etmiştir. Benliğimizin en derin hücrelerine kadar nüfuz eden bu aşağılık duygusunun tesiriyle garp medeniyetinin esas kıymetlerini, onu diğer medeniyetlerden ayırt eden, ona hususiyetini veren ana unsurları görmeğe, her şeyden evvel bunları almağa çalışacak yerde, garbı, şekil ve kıyafetinde, yaşayış tarzında, içtimai teşkilatında, sathi  bir şekilde kopya etmeğe çalışmışızdır……”

Mümtaz Turhan ,  "Garplılaşmanın neresindeyiz". Yağmur yayınları İst.   S:228

Medeniyet Tasavvuru

Necati ÖNER
Niçin Felsefe?
Mehmet BULUT
Ahlak ve İktisat

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

22756406