25 Haziran 2022

 

Kutlu Kağan DALKILIÇ

Türkiye’de 12 Eylül darbesinden sonra resmi Kemalizm ve Kemalist hegemonyanın konumu küreselleşmenin belirgin sosyal ve siyasi etkileriyle ciddi bir sarsıntı geçirdi. Resmi Kemalizm’in devlet aygıtını kullanma stratejisi olan dar ve baskıcı saha sivil toplumla ilişkisinde ciddi bir krizi de beraberinde getirdi. Muhafazakâr kesimlerde biriken bu potansiyel doksanlı yıllara gelindiğinde iyiden iyiye görünüyordu. Zira devletçilik bir bumerang gibi sahibine dönmüş, devlet ile milletin ayrı kutuplarda konuşlanmasına sebep olmuştu. Sosyal ve sivil gündelik hayatta demokrasi talepleri hızlanmış; muhafazakârlar dışlandıkları bürokrasi, sermaye ve güvenlikten merkeze karşı düşük şiddetli sessiz bir devrim başlatmışlardı.

Durmuş Hocaoğlu, “Düşük Şiddetli Devrim” adlı muazzam eserinde devletçilik eksenli otoriter ve oligarşik yapılanmanın merkezde resmi Kemalizm’in aleyhinde işlemeye başladığını yazmıştı. Muhafazakârlar uzunca süredir dipten bir dalga ile periferden merkeze doğru bir sessiz devrim başlatmıştı. Bu derin ama düşük yoğunluklu dip dalga siyasi olarak bir dönüşüme hazırlanıyordu. Bu talebi okuyamayan siyasi ideolojiler gündemden kopacak, okuyabilenler ise iktidar olacaktı. Nitekim öyle de oldu. 28 Şubat ile birlikte esasen muhafazakâr ideolojiyle ters bir pozisyonda bulunan İslamcı hareketler bu dip dalganın sesi olmaya soyundu. Demokrasi ve evrensel değerlerle uyum içinde İslâmi temelli bir hareket muhafazakârlıkla eklemlenerek bu düşük yoğunluklu devrimi siyasete taşıdı.

Resmi Kemâlizm tam da bu noktada kullandığı otoriter ve oligarşik devlet aygıtının bir bumerang gibi kendisine döndüğünü görmeye başlamıştı. Ancak artık çok geçti zira devrim; agresif laiklikten tarzını tam da bilemediğimiz lümpen bir seküler hukuk anlayışına doğru hamleler yapmaya başladı. Resmi Kemalizm güvenlik doktrini ve MGK stratejisini giderek daha cebri biçimde kullanmaya başlasa da devrimin yönü artık değiştirilemezdi. Bu noktada resmi Kemalizm’in sosyal ve sivil toplum bağını yeniden tesis edecek bir aydın ve eğitimliler hareketi doğdu. İdeolojisi ve ismi net olarak bilinmese de neo Kemalizm kendisini devlet ile açılan millet bağını yeniden tesis edecek sivil gönüllüler hareketi olarak gösteriyordu.

Muhafazakâr Atatürkçü’lere veya İslamcı hareketlerin demokrasi uzlaşısına dayanan siyasi hareketlere duyulan güvensizlik sivil bir Kemalizm yaratmaya başlamıştı. Sivil Kemalizm’in eğitimli ağızları hep birden ilerici, laik, çağdaş ve neo liberalizm karşıtı bir söylem geliştirmeye başladı. Gericilik, kurucu değerlere din aracılı düşmanlık ve etnik temelli emperyal bölücü tuzaklara karşı bir sivil ve sosyal blok oluşturma gayretleri gözle görünür hale gelmişti.

Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD) ve Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği (ÇYDD) gibi neo Kemalist sivil toplum kuruluşları ilk göze çarpanlar oldu. Baskıcı devlet aygıtının Kemalizm’in restorasyonuna engel olacağı bilinmesine rağmen yeni ortaya çıkan bu restorason temelli neo Kemalizm de devletin baskıcı anlayışını destekleyen bir pozisyon aldı. Her ne kadar sivil ve sosyal doku ile resmi Kemalizm arasında köprü vazifesi üstlense de devlet ve güvenlik stratejisinde resmi Kemalizm’den ayrılamayan bu yapı; eğitim yoluyla kız çocuklarına gelecek sunabilmek ve sayısız burslarla güncel bir STK anlayışı ortaya koymaya çalıştı. Ancak bunlar tehdit diye tanımladıkları gerici, kurucu değerlerle çatışmacı ve laiklik karşıtı sosyal ve siyasi çizgiyi kontrol altında tutmaya yetmedi.

Resmi Kemalizm’i restore etmek amacıyla ortaya çıkan bu sivil neo Kemalist oluşum devlet aygıtı ve güvenlik noktasında etnik ve dini temelli tehlikelere karşı bahsedilen bu onarımı gerçekleştirmede pek başarılı olamadı. Temsil eden ile temsil edilen arasındaki güven bunalımı bir “otorite bunalımı” doğurmuştu.

Gramsci bu paradoksu şöyle tanımlıyor: “Temsil eden ile temsil edilen arasındaki bağın koptuğu ve partilerin anakronikleşme eğilimine karşı direnemez hale gelerek toplumsal içeriklerinin boşaldığı, parti siyasetinden devlet aygıtlarına kadar uzanan ve baskıcı devlet aygıtı olarak ordunun göreli gücünü pekiştiren bir bunalım.” Gramsci bu otorite bunalımını millet nezdinde “pasif devrim” olarak tanımlıyordu. Pasif devrim her türlü neo Kemalist restorasyona rağmen bir şekilde yoluna devam ediyordu. Üstelik bir paradoks halinde reformist hareketler dahi devlet aygıtının gücünü pekiştiriyor; devlet ile millet arasındaki makas açılmaya devam ediyordu.

Neo Kemalist hareketin en önemli sosyal katkısı eğitime oldu. 8 yıllık kesintisiz eğitime destek, milli bayram kampanyaları ve burslar gibi araçlarla sivil Kemalist pedagojiye hizmet etmeye çalışıldı.

İletişim yayınlarından çıkan Kemalizm ikinci cildinde “Neo Kemalizm, Organik Bunalım ve Hegemonya” makalesi ile Necmi Erdoğan, bu yeni hareket hakkında önemli bir tanımlamada bulunuyor: “Neo Kemalizm tıpkı resmi Kemalizm gibi devletin ve milletin bölünmez bütünlüğünü vaaz eder. Devrim kanunlarını yeniden talep etmesi bakımından da resmi Kemalizm ile benzeşir. Ancak resmi söylemin neo Kemalist milliyetçiliğin globalleşme, yeni dünya düzeni karşısındaki üçüncü dünyacı muhalefeti paylaştığı söylenemez.” Bu hatlarla benzerlik ve farklarını ayırıyor yazar.

Neo Kemalist söylem siyasal alanı laik - anti laik, çağdaş – gerici, ulusalcı – bölücü, cumhuriyet düşmanı- cumhuriyetçi gibi iki antagonist kampa bölüyor. Kemalistlerin karşısında şeriatçılar, Kürtçüler ve muhafakâr cumhuriyetçilerden oluşan bir karşı cephe yer alıyor. Laiklik, çağdaşlık, demokrasi ve ulusalcılık kapsayıcı eksende vatansever cephede toplanıyor. Ulusalcılık ve devrimci sol değerlerle donanan neo Kemalist hareket ülkücü geleneğin muhafazakâr milliyetçiliği konsolide etmesini de sağladı.

Psikolojik olarak din temelli cemaat ve siyasi hareketlerin yükseldiği dönemde neo Kemalist söylem ve önderleri kendilerine mağdur ve kudretsiz bir algı yaratmaya çalıştı. Gerçek de bundan farklı değildi. Karşı devrim diye tanımladıkları cemaat kadrolaşması ve muhafazakâr siyasetin bürokrasiyi şekillendirmesiyle beraber; bu durumu “yeni bir sevr zorlaması” olarak adlandıran neo Kemalist söylem, karşı cepheyi bölücülerin, şeriatçıların ve liberallerin sosyal devleti yıkma girişimi olarak görmekteydi.

Kendisini “kalpaksız kuvvacılar” olarak tasavvur eden neo Kemalizm rejimin bekasının “yurttaşlık bilinci”nden geçtiğini ve bu bilincin ancak eğitimle sağlanacağını vurgular. Bu söylemin önemli temsilcilerinden Türkân Saylan neo Kemalizm’i tanımlarken şunları diyecektir: “Bugüne dek suskun ve bireyci kalmış, iyi eğitim görmüş, içindeki gizli gücü, bir başka deyişle Mustafa Kemal’i keşfetmiş gençler; tam bağımsız, barışçı, çağdaş eğitimle donanmış, insan haklarına saygılı, laik ve demokratik bir düzende yaşamanın daha da geliştirilerek sürdürülmesinde, kendinin de söz ve karar sahibi olduğunun bilincinde ve sorumluluğunda olanlardır”. Burada önemli özellik neo Kemalist güdünün devlete devlet dışından mukayyet olmaya dönük platonik sevgisidir diyor Tanıl Bora. Hiç haksız sayamayacağımız bir tespit.

Devlete dönük ancak devletin dışından koruma güdüsüyle gelişen bu platonik durum; neo Kemalizm’in sivil toplum ve yurttaşlık restorasyonu da devletetaparlık yani statolatry duygusu ile şekillenir. Neo Kemalizm’in en büyük çelişkisi başta belirttiğimiz bu vaziyettedir; sivil toplum oluşumu ancak devlet yahut devleti şekillendiren rejime patolojik biçimde bağlı ve bağımlı. İşte bu durum onun ortaya çıkış gayesini de ters düz ediyor. Ve muhafazakâr cephede oluşan vesayet karşıtı duyguları törpüleyemiyor veya restore edemiyor. Aksine tırpanladıkça yeşeren bu dip dalga bir sel gibi neo Kemalizm’i de yutarak yoluna devam ediyor. Tâ ki on beş temmuz hadisesine kadar. Meselenin sonraki kısmı başka bir yazı konusu olmaya uygundur, daha sonra incelemeyi uygun görürüz...

Yazar Hakkında:

Kutlu Kağan DALKILIÇ