1 Aralık 2021

Mustafa TEZEL

İran’ın, mezhep/din konusunu yumuşak güç unsuru olarak kullandığı biliniyor. Kezâ, uzun zamandan buyana ülkemizde, dînî görünümlü bir takım örgütler vasıtasıyla, Caferî vatandaşlarımız üzerinde çalıştıkları; bu kardeşlerimizi İran muhibbi yapmak için çaba gösterdikleri de…

Son günlerde cereyan eden bâzı gelişmelerden, İran tarafından, Türkiye’de Alevi vatandaşlarımız arasında saygınlık kazanmış bâzı isimler kanalıyla, Irak ve Suriye’de bir takım operasyonlara da girişileceği müşahede ediliyor.

Ülkemizde, mezhep/etnisite konusunun ABD, İngiltere, diğer bâzı Avrupa/AB ülkeleri ve Rusya tarafından İmparatorluğun son yüzyılından itibaren kaşındığı, bu politikayı Türkiye’yi zayıflatmak ─mümkûnse, ortadan kaldırmak için─ bir araç olarak gördükleri de, hepimizin mâlûmu.

İran’ın “mezhep konusunu dış politika unsuru hâline getirmiş olması”, Bölge üzerinde plânları olan küresel güçlerin de bir anlamda işlerini kolaylaştırıyor. Zîrâ, İran’ın bu tavrı, Batılı ülkelerin Bölge’deki varlığına meşruiyet kazandırıyor ve İran’ın hedefindeki ülkelerin yönetimlerini Batı ile işbirliği yapmaya âdetâ mahkûm/icbar ediyor.

Ötekileştirme, Batı’nın ezelden beri başvurduğu kadim politika araçlarından birisidir. İran/mezhep düşmanlığı, İslâm Dünyâsının –bir daha birleşemeyecek şekilde─ bölünmesine zemin hazırlıyor ve bu durum Batının çok işine geliyor. O yüzden de, karşılıklı mezhep düşmanlığını, her şekilde destekliyorlar. IŞİD gibi örgütlerin asıl amacı/görevi de bu ayrışmayı/bölünmeyi derinleştirmek değil mi zâten?

Bizim hükûmet yetkililerinin son İngiltere seyahatinde, bu hususların da gündeme gelmiş olması, muhtemeldir. Talep edilen ekonomik yardım karşılığında, yukarıda değinilen konularda, Batı’nın/İngiltere’nin politikalarını destekleyici mâhiyette bir tutum/tavır takınmamız istenmiş olabilir.

Ve, İran’ın, yakın gelecekte Türkiye’nin karşı cenahta yer alma ihtimâline karşılık, Şiilik ile Alevilik arasında bağ kuran bir anlayışı gündeme getirmek istemesi, bu amaç doğrultusunda bir takım operasyonlara girişmesi, sözkonusu olacak gibi görünüyor.

Yukarıda bahsedilen emâreler, bu operasyonların ipuçları olarak değerlendirilebilir.

1979 yılında gerçekleşen rejim değişikliğinden sonra, İran, pek çok İslâm ülkesinde olduğu gibi, Türkiye’de de, İslâmcı cenahta heyecan yaratmış ve ─deyim yerindeyse─”model ülke” hâline gelmişti. Ancak, sonraki zaman diliminde, uyguladığı mezhepçi politikalar, İran toplumuna huzur ve refah getirecek ─dolayısıyla da, diğer İslâm ülkeleri için model olacak─ bir yönetim biçimi kurulamaması (Trump’ın nükleer antlaşmadan geri adım atmasının da, “ambargolar sebebiyle sıkıntı içinde bulunan İran toplumunun yönetime olan desteğinin azaltılması” amacına mâtuf olduğu, bizzat ABD yönetimine yakın kaynaklar tarafından ─gizleme gereği duyulmadan─ açıklanmaktadır.), İslâmcı cenahta hayâl kırıklığı yaratmıştır. Şimdi, İran’ın yerine Suudi Arabistan ortaya sürülmektedir. Her iki ülkenin temsil ettiği İslâm anlayışının da ortak yönü, İslâm’ın evrensel mesajına tamâmiyle aykırı bir şekilde “evrensel değil, içe dönük, dışlayıcı, ötekileştirici olması; Müslümanların ve insanlığın mevcut ve muhtemel belli başlı sorunlarıyla ilgili olarak “bütün insanlığa yönelik” her hangi bir mesajının/çözüm önerisinin olmaması; daha açık bir anlatımla, bütün insanlığa huzur ve güven vâdeden ve bunu gerçekleştirmeyi şiâr edinen bir medeniyet tasavvurlarının bulunmaması” olarak sayılabilir.

Türkiye, tıpkı X-XII yüzyıllar arasında olduğu gibi, bilime-akla önem veren, bütün insanlığa hitap eden, daha da önemlisi ─Türk Milleti’nin önderliğinde─ “bütün insanlığın huzur, refah, emniyet içerisinde yaşamasını mümkûn kılacak bir yeryüzü nizâmının kurulabilmesini şiâr edinen” bir İslâm anlayışına dayanan yeni bir medeniyet tasavvurunu gündeme getirme imkânına sâhip tek İslâm ülkesidir. Ve eğer Türkiye, İran ve Suudi Arabistan’ın temsil ettiği ilkel din anlayışlarına meyleden kesimler arasında bölündüğü takdirde, gelecekte Batı Medeniyeti’nin üstünlüğüne son verebilecek nitelikte/kudrette bir medeniyet hamlesini başlatma imkânından mahrum kalacağı gibi, varlığını sürdürebilmesi bile kabil olmayabilecektir.

Kezâ, İran, Şiilik ve Alevilik arasında bağ kuran bir anlayışın filizlenmesini sağlayabildiği takdirde, Irak ve Suriye’deki Şii Türkler arasındaki etkinliğini de artırma fırsatı elde edecektir. Zîrâ, İran’ın ve diğer küresel güçlerin farklı mezheplerden olan Müslümanları ayrıştırmak ve kendi aralarında çatışmalarını sağlamak yönündeki politikaları Bölge’de kısmen etkili olabilmiş ise de, bu etkinin Türkler arasında daha az olduğu söylenebilir. Irak ve Suriye Türklerinin, aralarındaki mezhep farklılığını bir yana bırakarak, “Türklük” ortak değeri etrafında birleşmeleri durumunda, Bölge’deki dengelerin Türkiye lehine (ve, tabii ki, hem İran-Rusya ve Çin, hem de Batı/ABD ittifakı aleyhine) değişeceği, şüphesizdir.

Bu kategorideki Makalelerden