19 Mayıs 2022

Ali Rıza ÖZDEMİR

Maraş Katliamı; modern Türkiye’nin kanayan yaralarından biridir. Alevilerin büyük kesimi ile Ülkücü Türk Milliyetçileri arasında büyük bir fay hattı olarak halen varlığını koruyor. Sadece Ülkücülerle değil devletle de Alevilerin ilişkisini sorunlu hale getiriyor bu katliam… Çünkü Aleviler, devletin olaylara sessiz kaldığı ve yaşananların tam olarak aydınlatılmadığı kanaatinde… Bir kesim tarafından sürekli istismar konusu yapılan Maraş Katliamı, toplum vicdanını tatmin edecek şekilde tam olarak aydınlatılmadığı sürece tartışılacak gibi duruyor.

***

Devlet, toplumsal barışın tesisi ve fay hatlarının onarılması adına bütün olayların kapalı kalan bütün yönlerini aydınlatmalıdır. Gıyaplarında olsa bile bütün gerçek sorumlular cezalandırılmalıdır. Aksi takdirde bu fay hattı bir türlü onarılmayacaktır.

***

Maraş Katliamı, 1978 yılının 19 Aralık gecesi Çiçek Sinemasında başlayan ve 26 Aralık günü ancak sona eren olayların tamamıdır. 12 Eylül askeri darbesinin hemen öncesinde yaşanan olaylarda resmi rakamlara göre 111 kişi hayatını kaybetti ve yüzlerce kişi yaralandı. 210 ev ile 100 kadar işyeri tahrip edildi. 804 kişi hakkında dava açıldı. 23 yıl süren davalar sonucunda sanıklardan 22 kişi idam, 7 kişi müebbet hapis, 321 kişi de 1-24 yıl arasında hapisle cezalandırıldı. Katliamda önemli rol oynadığı tespit edilen kişilerden 68 kişiye asla ulaşılamadı.

***

Sol gelenekte hatırat türü eserler, Ülkücü geleneğe göre oldukça fazla. Ülkücüler bu konuda oldukça zayıf. Bu nedenle şimdiye değin Maraş Katliamını dönemin solcu tanıklarının kaleminden okuduk. Geçtiğimiz günlerde “Herşey Milliyetçi Türkiye İçin” başlıklı bir kitap çıktı. Alparslan Türkeş’in vefatından sonra partiyi kongreye taşıyan dönemin genel başkan yardımcısı Muhittin Çolak, nam-ı diğer “Rüzgarın Oğlu” söz konusu kitapta topladı. Kripto Kitaplar markasıyla okuruyla buluşan kitapta dönemin birçok olayı gibi Maraş Katliamı da Ülkücü camianın gözünden anlatılmış. Bildiğimiz birçok şeyi yeniden düşünmemizi gerektiren ve “Kahramanmaraş Olayları” başlığını taşıyan bölümü olduğu gibi sizlerle paylaşıyoruz.

Maraş Katliamını bir de Ülkücülerden dinleyelim.

Ecevit Hükûmeti iş başına geldikten sonra hızla Emniyet Teşkilatı içerisinde bölücü-sol fraksiyonun Pol-Der çatısı altında teşkilatlanan bütün unsurlarından istifade ederek, MHP ve ülkücü kuruluşlara karşı yapılacak provokasyonlara hız veriliyor ve bunun için de bir ekip kuruluyordu. Bu ekip Emniyet Teşkilatından Zeki Kaman, Dürüst Oktay, Alper Yaz,… MİT’ten Saffet Polat ve Fevzi Özbaba. Konya ağırlıklı olarak kullanılan bazı gençler, Hicabi Koçyiğit ve arkadaşları. Jandarma Güvercinlik’te Alay Komutanı Naci Altınkaya ile be-raber iki-üç jandarma...

Bu ekiplerin hazırladıkları belgelerle tanınmış ülkücülerin mahkûm olup olamayacağına dair bilgi veren CHP Hukuk Bürosundan bazı kişiler.

Ve bu ekibin Cumhuriyet Halk Partili bakanlarla, ileri gelenlerle iç içe olmaları. Tek bir gayeleri var: MHP’yi mahkûm ettirmek, MHP’yi milletin gözünden düşürmek.

Tek düşmanları MHP, çünkü kendilerine tek rakip olarak MHP’yi görüyorlar. MSP’nin gençlik yapılanmasına sempati-zan olanlardan, İmam Hatip menşeli zeki, kabiliyetli olan gençlerden Hicabi Koçyiğit ve arkadaşları zamanın MSP yöneticileri tarafından Millî İstihbarat Teşkilatı’na devşiriliyor. MHP’ye düşman olarak yetiştiriliyor. MHP ve ülkücü kuruluşların içerisine gönderilip ülkücüler tarafından tanınmaları sağlanıyor ve bunlar da ülkücüleri tanır hâle getiriliyor.

Ecevit, Bakanlık rüşvetiyle partilerinden istifa ettirdiği 11’lerle Hükûmeti kurunca MHP’ye karşı yapılacak illegal mücadelenin düğmesine basılıyor. Her şey hazır, ekipler hazır, sahaya ülkücü kisvesi altında gönderilecekler hazır…

Konya’dan Ankara’ya gelen Hicabi Koçyiğit ve arkadaşları, MHP Genel Merkezi’nde Konyalı olan ve Harp Okullarında tarih dersi veren, dünya iyisi, herkesi seven, bizim de sevgi ve saygı duyduğumuz için MHP Genel Başkan Yardımcılarından birisi olan Tahsin Ünal Bey’i ziyaret ederek kendilerini ülkücü olarak tanıtıp “Hayrullah Başyiğit” adına referans kâğıdı alıyorlar. Referans kâğıdı da, “Bu arkadaş Milliyetçi Hareket Partilidir, işinde yardımcı olun” gibi bir özelliği olmayan referans kâğıdı. Hicabi Koçyiğit kendi adına referans almıyor, ken-disine verilen sahte kimlik olan Hayrullah Başyiğit adına alıyor.

Hicabi Koçyiğit İmam Hatip Okulundan terk olmasına rağmen dinî bilgileri sayesinde ülkücülerin arasına kolaylıkla sızabiliyor. Türkiye’nin çeşitli yerlerinde ülkücülerin arasında provokatif eylemlerde bulunuyor. Zeki Kaman’ın başında olduğu ekibin kontrol ve gözetiminde. Onları ileride kendi olayları içinde değerlendirmek üzere Kahramanmaraş’a döne-lim.

Kurtuluş Savaşı meşalesini yakan Sütçü İmam ile tanınan Kahramanmaraş ilimiz dinî inançlarına bağlı, milliyetçi, muhafazakâr bir yapısı olmakla beraber, Pazarcık ve Elbistan ilçelerinde birbirine komşu farklı mezheplere inanan köyler bölücü-sol örgütlerin yoğun faaliyetlerine maruz kalıyorlar. Alevî köyleri muhtemel bir Sünnî çatışması olacakmış gibi, bir kara propagandayla kendilerini korumaya yönelik silahlan-maya hız verirken, köylerde otomatik silahlı insanlar dolaşırken, Suriye’den ciddi destek alan, bir ayağı Türkiye’de bir ayağı Suriye’de olan Acilciler Grubu kanalıyla da bölgedeki Alevî vatandaşlarımız silahlandırılıyor. Kahramanmaraş’ın içerisindeki bölücü-sol yapıyla köyler arasındaki ilişkiyi THKP Cephesi’nin alt türevlerinden Dev-Savaş yapısı sağlıyor.

POL-DER, şehrin içerisinde ülkücüler üzerinde terör estirirken Kahramanmaraş’ta ileri gelen ülkücüler de inanılmaz iftiralarla “çetenin başı” vs. gibi karalayıcı ifadelerle Aydınlık Gazetesi manşetten tanıtıp hedef hâline getiriyor.

Aydınlık gazetesi o zamanlar da yayınlanıyor. Aydınlık gazetesi ileri gelen bir ülkücüye iftira atıyor, Pol-Der o ülkücüyü gözaltına alıp akıl almaz işkencelerle sorgulayıp hazırladıkları komploları kabul ettirmeye çalışıyor. Sistem bu. İleri gelen ülkücüyü Aydınlık gazetesi gündeme koyuyor, Pol-Der tutukluyor. Savcı Adliyeye sevk ediyor.

Bu zulme rağmen Gaziantep Eğitim Enstitüsü’nden Mehmet Leblebici ve Mustafa Tacirli ile Hacettepe Üniversitesi öğrencisi Mustafa Kanlıdere Ülkücü Gençlik Derneği (ÜGD) adına yetki belgesi alıyorlar ve Mehmet Leblebici başkan oluyor. Ayrıca Hasret Dergisi’nin temsilcisi de Ökkeş Kenger. Bölücü-solun boy hedefi olan, acımasızca zulme uğrayan Maraş’ta olsun, Ankara’da olsun sorgulamalardan, işkencelerden geçen Ökkeş Kenger.

Olayların işaret fişeği, ülkücülerin Türkiye’nin her yerinde yoğun ilgi gösterdiği “Güneş Ne Zaman Doğacak” filminin Maraş’ta gösterilmesiyle atıldı. Film, insanımızın, esir soydaşlarımızın ve Müslüman Türk’ün 1940’lı yıllardaki hâlini anlatıyor. Rus zulmünden kaçıp Türkiye’ye sığınan bir grup soydaşımızın daha sonra Türk Hükûmeti tarafından Ruslara teslim edilişi, Türk yetkililerinin gözü önünde sınırın Rusya tarafında kurşuna dizilmeleri, bu katliamdan kaçan iki soydaşımızın Türkiye’deki çileleri, mücadelelerini anlatıyor film.

Filme konu itibari ile ülkücülerin rağbet etmesi ne kadar normalse, Rus yanlısı sözde Sosyalistlerin tepki koymaları da kadar normal. Film her oynadığı yerde solcuların saldırısına uğruyor, sabote ediliyor. Ülkücülerin yoğun ilgisini çekiyor.

16 Aralık 1978 tarihinde Kahramanmaraş’ın Çiçek Sineması’nda “Güneş Ne Zaman Doğacak” filmi gösterime giriyor. Yoğun bir ilgi, bütün seanslar dolu, yer bulmak zor. İnsanlar akın akın filme geliyorlar; Türklük şuuru, gururu ve üzüntüyle sinemadan ayrılıyorlar. Üzüntüsüyle, çünkü kendilerinden yıllarca saklanan Türkiye sınırları dışında da milyonlarca Türk yaşıyor. Bunların ruhunun da bedenin de kendilerinden bir parça olduğunu öğreniyorlar. Gerçi ülkücüler dış Türkleri biliyor ve Türkiye’deki yaptıkları bölücü-sol ile mücadelenin özünde Türkiye’nin bağımsız, güçlü bir devlet olması için mücadele etmek varken, ana hedef olarak da bir gün gelir güçlü Türkiye’yle beraber sınırlarımız ötesinde yaşayan soydaşlarımızla, akrabalarımızla beraber ola-bilmenin hayalini ve bu hayalin gerçekleşecek olmasının heyecanını yaşıyorlar. Önce güçlü Türkiye, sonra dünyada yaşayan soydaşlarla her anlamda birleşme. Türk’ün Kızılelması… Büyük Atatürk de bunu işaret etmiyor muydu? Oynayan filmle beraber mevsim kış olmasına rağmen Kahramanmaraş’ta siyasi hava iyice ısınıyor.

Burada Sıkıyönetim Mahkemelerinde Hicabi Koçyiğit’in mahkeme zabıtlarında Kahramanmaraş Olayları ile ilgili ifadesinden bir kesit vermek gerekiyor:

Hâkim Kayahan Özden 12097

 “İddia Makamı Hava Hâkim Erkan Başeren 1963-A-1

 Katip Meliha Ödek 96

“Yalnız Maraş olayları başlamadan önce Fikri isimli bir şahsı, MİT mensubu Maraşlı Fevzi Özbaba ülkücülerin arasına ajan olarak soktu. Sinemaya patlayıcıyı bu şahıs attı. Böyle bir toplantı sadece MİT evinde yapıldı. MİT evinde Maraş’la ilgili toplantıda Zeki Kaman, Saffet Polat, Özgün Baykal, Fevzi Özbaba, ben ve Emin bulunduk…”

19 Aralık akşamı film oynarken sinema içerisinde ses bombası patlıyor. Büyük bir kargaşa, onlarca yaralı. Allah’tan ağır yaralı yok, ölüm yok. Fakat büyük bir infial…

Hemen Aydınlık gazetesi, sol basın bombayı sinemaya atanın ülkücü olduğunu, ülkücülerin olayları başlatmak, halkı kışkırtmak için provokasyon yaptıklarını yazıyorlar. Hergün gazetesi ve Genç Arkadaş Dergisi’nin temsilcisi olarak olayları telefonla Ankara’ya bildiren Ökkeş Kenger, bombayı sinemaya koyan kişi diye aranmaya başlanıyor. Oysa bomba patlar pat-lamaz sinemadan hızla kaçan Salman Ilıksoy adlı kişi. Salman Ilıksoy, Doğu Perinçek’in miting yaptığı Köprüağzı Demirciler Köyü’nden. Kahramanmaraş Valisi Sayın Tahsin Soylu yaptığı açıklamada “Sinemada Güneş Ne Zaman Doğacak adlı film oynuyordu. Ben filmi görmedim. Ama komünizmi yeren bir filmmiş. Sinemaya bomba atılması ile ilgili olarak Pazarcık İlçesi’nin Demirciler Köyü’nden sol görüşlü Salman Ilıksoy adındaki bir şahıs yakalandı ve tutuklandı” diyor. Bu açıklama sonrasında olay ülkücülere yıkılması gerektiği için Salman Ilıksoy serbest bırakılıyor.

Bu olayla ilgili Adana Sıkıyönetim Komutanlığı 1 No.lu Askerî Mahkemesinin 1984/208 nolu THKP-C, Dev-Savaş Gerekçeli Karar’ında (Askerî Yargıtayca onanmayan kararda) 14 nolu sanık Ali Arabul’un ifadesi var. Bu ifade şöyle: “Kahramanmaraş Çiçek Sineması’na Hamit Kapan’ın imal ettiği saatli bombayı İbrahim Candemir ve Hasan Aydın da dâhil oldukları hâlde koymayı kararlaştırdıkları ve 19.12.1978 gecesi Hasan Aydın’a koydurup patlattıkları...”

Güneş Ne Zaman Doğacak filminde bomba patlıyor. Bombayı güya ülkücüler patlatıyor. Hem de Ülkücü Harekete neredeyse kitleler hâlinde taraftar, sempatizan kazandırmaya vesile olan kendi kardeşlerinin, analarının, babalarının doldurduğu sinema salonunda. Ülkücüler böyle bir salonda bomba patlatacaklar?!.. Bu senaryoda insanın aklına hakaret yok mu? Ama solcu basın, Hükûmet çevreleri suçu hemen ülkücülere yıkmaya çalışıyorlar. Hergün gazetesinin, Genç Arkadaş Dergisi’nin yerel temsilciliğini, muhabirliğini yapan bölücü-sol unsurların boy hedefi olan Ökkeş Kenger’e yıkma gayreti içinde her türlü tezgâhı hazırlıyorlar.

Yukarıda iki mahkeme zaptı var: Birisi Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı Askerî Mahkemesi’nde yapılan duruşmada Hicabi Koçyiğit’in olaylar ile ilgili sözleri; diğeri Adana Sıkıyönetim Mahkemesi 1 No.lu Askerî Mahkeme kararı.

Ülkücüler böyle mağdur edildi. Bombayı patlattılar, ülkücülerin üzerine attılar. Bu sinemaya atılan bomba daha sonra olacakların habercisiymiş meğerse.

21 Aralık 1978 günü bölücü-sol örgütün Halkın Yolu fraksiyonunun mensubu Mustafa Yüzbaşıoğlu ve Hacı Çolak isimli Endüstri Meslek Lisesi öğretmenleri okul çıkışında taranarak öldürülüyor.

Maraş’ta yer yerinden oynuyor. İki gün önce 19 Aralık’ta ülkücülerin bulunduğu sinemaya bomba atılıyor, iki gün sonra iki bölücü-sol öğretmen okul çıkışı öldürülüyor. Artık her şey olayları tezgâhlayanlar tarafından hazır. Ancak “Bu öğretmenleri kim öldürdü?” sorusunun cevabını bulmazsak sonradan gelişen olayları kavramakta zorlanırız.

21 Aralık 1978 günü okul çıkışında öldürülen sol görüşlü öğretmenlerin cinayet planı Adana Sıkıyönetim Komutanlığı 1 nolu Askerî Mahkemesi’nin 27.09.1984/208 Gerekçeli Karar’ında (Askerî Yargıtayca onanmamış) şöyle anlatılıyor:

“Kasım 1978 tarihinde Kahramanmaraş Töb-Der’de Halkın Yolu örgütünden Mustafa Yüzbaşıoğlu, Devrimci Savaş’tan Muhammet Arifoğlu, Dev-Savaş İl Sorumlusu ve Eğitim Enstitüsü Müdür Yardımcısı Durdu Cevher, Tahsin Kozanoğlu ve Hamit Kapan’ın karşılıklı olarak ideolojik fikir tartışmalarına girmeleri sonucu, Mustafa Yüzbaşıoğlu Endüstri Meslek Lisesi öğretmeninin Dev-Savaş’ı sert bir dille eleştirip, tahrik etmesi ve bu olayı sanık Fikret Babaoğlu’nun bilahare Töb-Der’e geldiğinde öğrendiği. Aralık 1978 ortalarında Muhammet Arifoğlu çağrısı üzerine Töb-Der’de Fikret Babaoğlu, Muhammet Arifoğlu, M.Saim Sağnak, Turabi Elver, Hamit Kapan, Tahsin Kozanoğlu ve Durdu Cevher’in toplandıkları, bu toplantıda Kahramanmaraş Dev-Savaş sorumlusu Muhammet Arifoğlu’nun pasif olduğu, etkin eylem-ler konulması gerektiği, ne gibi eylemler konulabileceği hususunda toplantıda bulunanlardan öneriler istediği, bunun üzerine Hamit Kapan’ın Çiçek Sineması’na bomba konularak sağ görüşün propagandasını yapan “Güneş Ne Zaman Doğacak” isimli filmin oynatılmasına mani olunmasını önerdiği. Sanık Tahsin Kozanoğlu’nun ise Halkın Yolu fraksiyonundan öğretmen Mustafa Yüzbaşıoğlu’nun öldürülmesi önerisini getirdiği, zira bu öğretmenin örgüt liderlerinden Hamdullah Erbil’e sövdüğünü ve Dev-Savaş örgütünü eleştirerek küçük düşürdüğünü söyledi. Bu öneriye sanık F.Babaoğlu ile M.Arifoğlu’nun birlikte karşı çıkıp, “Mustafa Yüzbaşıoğlu solcudur. Dövülsün, öldürülürse doğacak olayları örgüt kaldıramaz” şeklinde konuştukları, orada bulunan örgüt mensuplarının sessiz kaldıkları. Ancak Tahsin Kozanoğlu’nun ısrarı üzerine, Mustafa Yüzbaşıoğlu’nun öldürülmesinin aralarında oya sunulduğu ve sanıkların “uygundur” şeklinde nihai görüş bildirmeleri üzerine “eylem” kararının icrası için istihbarat yapılması yolunda görüştükleri ve karara vardıkları.

Eylemi 21.12.1978 günü akşam okul dağılışında, mahallesine çıkan sokakta Hamit Kapan’ın on-on iki el ateş ederek Mustafa Yüzbaşıoğlu’nu ve yanında bulunan Hacı Çolak’ı öldürdüğü, Tahsin Kozanoğlu’nun ise asli fail olarak olaya iştirak ettiği. M.Saim Sağnak, Trabi Alver, Muhammet Arifoğlu ve Fikret Babaoğlu’nun feri fail olarak katıldıkları.”

Evet, Mahkemenin gerekçeli kararı böyle yazılmış. (Bir de şöyle bir iddia var: Örgüt ajan olarak şüphelendikleri Mustafa Yüzbaşıoğlu’na Maraş’ta bulunan Zeki Kaman ve ekibinin gözetiminde eylem yapan Hicabi Koçyiğit ve arkadaşlarına bu öğretmenin öldürtülmesi. Mustafa Yüzbaşıoğlu’nun yanında an tesadüfen olan Hacı Çolak’ın da kaza kurşununa kurban gitmesi. Bu da kafalarda olan “acaba?”lardan biri.)

21 Aralık 1978 akşamüstü yandaşları tarafından öldürülen iki öğretmenin cenazesinin Maraş’ın sembol camisi Ulu Cami’den kaldırılmasına örgüt tarafından karar veriliyor. Ulu Cami, Kahramanmaraş için önemli bir mekân. Kurtuluş Savaşı’nda Kahramanmaraş’ın düşmana karşı direnişinin başladığı yer. Düşman işgali altındaki şehirde minarelerinde sela verilirken Türk Bayrağı asılan cami. Kahramanımız, şerefimiz Sütçü İmam’ın camisi. Ulu Cami. Cuma günleri Maraşlıların Cuma namazını kılmak için akın akın gittiği cami.

Aynı gün akşamı (21 Aralık akşamı) 22 Aralık 1978 günü yapılacak cenaze töreni ve eylemler için Yörük Selim Mahallesi’nde bir toplantı tertipleniyor.

Maraş’ta cenazeyi kaldıracak başka bir cami yokmuş gibi öldürülen bölücü-sol örgüt mensubu kişilerin cenazelerinin Cuma gününe denk getirilerek Ulu Cami’den kaldırma gerekçelerini, yine mahkeme zabıtlarında arayalım:

Garbis Altınoğlu’nun lideri bulunduğu TKP/ML Devrimci Halkın Birliği örgütü hakkında Adana Sıkıyönetim 2 No.lu Askerî Mahkemesi’nde açılan 1981/404 iddianame ve 12.04.1984/109 no.lu kararda bu toplantı şöyle anlatılıyor: “21 Aralık 1978 günü Kahramanmaraş’ta sol görüşlü olarak kabul edilen öğretmen Mustafa Yüzbaşıoğlu ve Hacı Çolak’ın öldürüldüğü, sol grupların bu durumu fırsat bilerek aynı gün akşam TÖB-DER de TKP/ML, Halkın Dev-Savaş, TİKP mensupları ve diğer sol kuruluşların ileri gelenleri toplanıp 22.12.1978 günü cenaze merasimi yapmaya ve merasimde solun gücünü faşist diye tanıdıkları halka ve diğer kuruluşlara ispatlamaya karar verdikleri. Kahramanmaraş olaylarının pat-lak verdiği Yörük Selim Mahallesinde TKP/ML, DHB ileri ge-lenlerinden sanık Hasan Temizsoy, Derviş Kalkandelen ve yasadışı Halkın Kurutuluşu örgütünden Mustafa Serin, Bekir Vural, THKP/C Dev-Savaş’tan Hamit Kapan, M.Saim Sağnak, Tahsin Kozanoğlu TİKP’den Av. Haydar Güngör birleşerek 22.12.1978 tarihinde yapacakları cenaze merasiminde tam güç-lerini göstermeye karar verdikleri.

Bunlardan TKP/ML-DHP, HK VE THKP/C Dev-Savaşlıların bu gösteride;

1)  Köylerden silahlı insanların teminine

2)  Gösteri ve panik başlarsa sağcı olarak bilinenlerin

işyerlerinin tahribine

3)Kendilerinden olmayan ve faşist diye tanıdıkları halk ve kişilerce cenaze gösterileri engellenirse halkın üzerine ateş açılması.”

22 Aralık 1978 günü şehirde sessizlik. Öldürülen bölücü-sol görüşlü öğretmenlerin cenazeleri kortej eşliğinde Ulu Cami’ye doğru götürülüyor. Kortejde liselerden zorla yürüyüşe sokulan gençler var. Zorla korteje sokulan gençlerin aileleri endişe içerisinde… Cuma namazını kılmak üzere Ulu Cami’ye gelen Maraşlılar…

Cami’nin bir tarafında cenaze ve sol, diğer tarafta namaza gelen veya korteje zorla sokulan evlâtlarını almaya gelen aileler. Karşılıklı sloganlar atılıyor: “Kahrolsun faşistler”, “Muhammedin piçleri”, “Kahrolsun komünistler”, “Rus uşakları”, “Komünistler Moskova’ya”…

Tezgâh kuruldu ya, şehrin içinde de tahrikçi ajanlar diğer camilerde vazife başında:

“Komünistler Ulu Camiyi bastı, çok ölü var.” Ve herkes sokaklara dökülürken Ulu Cami çevresinde silahlar patlıyor. Açılan ateşle, milliyetçi görüşe mensup Cemil Karadutlu, akşam da Yörük Selim Mahallesi’nde Memili Bakıcı, Hamza Yıldız öldürülüyor. Şehirde herkes gergin, taraflar belli olmuş, Valilik belki de olabileceklerden habersiz. Pol-Der anlayışı Kahramanmaraş Emniyeti’ne hâkim olmuş. Bölücü-sol örgütlerle işbirliği içinde, öldürülen üç milliyetçi gencin ce-nazeleri hastane morgunda.

23 Aralık 1978 sabah saatleri. Belediye hoparlöründen çeşitli parti ve kuruluşlar tarafından yaptırılan ortak ilan duyuluyor: “Dün cenaze töreninden sonra, solcu militanlar tarafından şehit edilen üç arkadaşımızın cenazeleri saat 10.00’da hastane-den alınacaktır, bütün hemşerilerimize duyurulur.”

Anons üzerine halk gruplar hâlinde hastaneye doğru yürüyor. Hastanenin etrafında binlerce milliyetçi-muhafaza-kâr vatandaş cenazelerini almaya gelmiş.

Hastanenin yeri belli. Anons yapılmış. Milliyetçiler cenazelerini almaya geliyor. Olayları tırmandırmak isteyenler için ne büyük bir fırsat! Zaten MHP’yi mahkûm ettirmek için malum çevreler, seçilen pilot il Maraş’ta olaylar böyle gelişsin diye planlamadı mı? İşte planları harfiyen uygulanıyor.

23 Aralık günü CHP Eski Senatörü Hilmi Soydan Dev-Sol militanı Ali Sarıaslan tarafından vurularak öldürüldü. Öldürülen eski Senatör Hilmi Soydan 1978 yılında MHP’li yöneticilerle görüşüp MHP’ye geçme hazırlığı içindeydi. Geniş bir çevresi vardı ve aile bağları kuvvetliydi. Öldürülmesi, Maraş’ta başlatılacak olayları eş zamanlı olarak Elbistan’a sıçratma gayretleriydi. Sıçrasaydı, Allah muhafaza...

Hilmi Soydan’ı öldüren Ali Sarıaslan 12 Eylül sonrasında Malatya’dan Adana’ya mahkemeye getirilirken bir başçavuş ve iki jandarma eri öldürülerek kaçırıldı. İzi hâlen yok. 23 Aralık 1978 günü Dev-Savaş İl Sorumlusu Saim Sapnak, Hasan Umuroğlu ve Zekai Türkmenoğlu şehre girişte otomatik silahlarla yakalanmışlar. Bu kişiler, 08.08.1980 tarih ve 1980/92 esas 1981/520 sayılı kararla 149/3. maddeden 5 sene 8 aya mahkûm edildiler. Olaylar bununla bitmiyor tabii ki… Ulu Camii’deki solcuların cenaze töreninde patlayan silahlar ve öldürülen üç milliyetçi gencin cenazesini hastaneden almaya gelenlerin üzerine ateş açılıyor. Devlet Hastanesi Başhekimi Dr. Çetin Diker, “Hastaneye gelenlerin üzerine hastane etrafındaki evlerden ve Sağlık Okulundan ateş açıldı. Bu ateş sonucunda bir hayli insan vuruldu. Tahminime göre 34 kişi öldü, yüzlercesi yaralandı” diyor. Ve ipler orada kopuyor. Maraş’ta iç harp manzaraları…

Kendilerinden olmayan herkesin potansiyel düşman olarak görüldüğü anlar. Kimin ne yaptığı belli olamayan, insanların birbirini ölmemek için öldürdükleri anlar. Kitlelerin şuursuzca sürüklendiği; yıktıkları, yaktıkları zamanlar. Şehirde devlet gücünün bittiği, polisin olaylara bırakın hâkim olmayı adeta seyrettiği, hatta sözde görevlilerin yanlı tutumlarıyla gittikçe tırmanan olaylar… Devlet erkinin ancak 25 Aralık’ta takviye kuvvetlerle olaylara müdahaleleri sonucunda olaylar duruluyor. Şehre giren askerler duruma hâkim oluyor. Geriye resmî rakamlara göre 111 ölü, 300’e yakın yaralı ve harabe olmuş bir şehir kalıyor. 24 Aralık’ta Başbakan Ecevit sağı suçlarken İçişleri Bakanı İrfan Özaydınlı olayları solun başlattığını açıklıyor ve Bakanlık koltuğundan oluyor. Yerine Hasan Fehmi Güneş geliyor. Hicabi Koçyiğit’in mahkeme zabıtlarında ismi sıkça geçen İçişleri Bakanı Hasan Fehmi Güneş. Sonuçta plan uygulanmış. İnsanlar birbirine düşürülmüş. Güvercinlik’teki Jandarma’da ve güvenli evlerde yapılan programlar hedefine ulaşmış. Hastane çevresinden cenazeye gelenlere sol grupların olduğu yönden ateş açan olduğu gibi cenazelerini almaya gelen halkın içinden de sol gruba ateş açanların içinde Hicabi Koçyiğit ve arkadaşlarının yer aldığı da iddialar arasındadır.(Bu iddiaların temeli, Hicabi’nin polisin elinden kaçtıktan sonra MHP’li arkadaşlarla yaptığı sohbetlerde dile getirme-sidir.) Ne dersek diyelim; plan uygulanmış, yüzlerce insan öldürülmüş.

Sivas’ta istedikleri boyutta katliamı gerçekleştiremeyen çevreler Kahramanmaraş’ta istedikleri sonucu almışlardı. Evet, sonucu almışlardı. 26 Aralık’ta Sıkıyönetim ilan ediliyordu. Askerin ayak sesi kendi zemininde hareket ediyordu.

(Kaynak: Muhittin Çolak, Herşey Milliyetçi Türkiye İçin, Kripto Kitaplar, Ankara, 2018. Sayfa 423-432)

Bu kategorideki Makalelerden