12 Ağustos 2022

Turgut GÜLER

Anadolu Selçuklu Devleti’nin siyâsî ömrü; beyazdan siyâha, berraklıktan bulanıklığa, âsûdelikten kargaşaya uzanan bir renkler ve tayflar geçidini andırıyor. İdarecilerimizin eğitiminde - eğer böyle bir ihtiyaç hissediyorlarsa - bu devletimizin safahâtı, pek çok dersin alınmasına vesîle olacaktır. Kutalmışoğlu Süleymanşâh’ın, Ahlat meridyeninden İznik sâhiline, mesâfe ve zamân mefhûmlarına meydân okuyarak geldiği ânda taşıdığı saf idealizm, daha onun saltanatı bitmeden bozulacaktır. Antakya’nın hâkimi olabilmek uğruna, Anadolu ve Suriye Selçuklularının kanlı-bıçaklı olması, hangi ideal ile îzâh edilebilir? Bir tarafta Süleymanşâh, diğer tarafta Tutuş. Bunlar, öyle uzak iklîmlerin insanı değiller, aynı kanı taşıyan kardeş çocukları. Netîcede Süleymanşâh, kardeş kahrı ile bu Dünyâ’ya vedâ etti. Berrak Türklük idealine atılan bu çamurlu taş, suyu bulandırmaya yetti. Başta Bizans olmak üzere, bizi Anadolu’ya lâyık görmeyenler, kıs kıs güldüler.

Kutalmışoğlu Süleymanşâh’ı yok edenler arasında bir de Artuk Gâzî var. Onun, Tutuş’un yanında yer almasının çok basit ve “Artuk efsânesi”ne hiç de uygun düşmeyen bir sebebi var. Vaktiyle, Yeşilırmak vâdisinde, Dânişmend Gâzî ile aynı ata binmek isteyen Artuk, Süleymanşâh’ın Dânişmend Gâzî’den yana tavır koymasını akıl defterine not etmiş ve bunu hatırlayarak “Tutuş’un tarafını tutmuş.”

Tabiî, burada mes’ele, Süleymanşâh’ın yok edilmesi değil. Tutuş mağlûb olsaydı ve Süleymanşâh mârifetiyle o öldürülseydi, aynı üzüntü ve sıkıntıyı onun için de duyardık. Vukûundan rahatsızlık duyduğumuz, “kardeş kavgası” dır.

Türk târîhinde, buna benzer kardeş kavgaları, maalesef hayli kabarık bir yekûn tutmaktadır. Bunlar arasında, Dünyâ çapında büyük netîceler doğuran Yıldırım-Timur kavgası, çok müstesnâ bir mevkidedir. Ankara Muhârebesi yapılmasaydı, hayâtımız bugün çok farklı olacaktı. Bu farklılık hakkında bir fikir vermek gerekirse, en asgarî ölçüler içinde bile, Rusya’ya ayrılacak bir Dünyâ arâzisi olmayacaktı. Rusya’nın olmadığı çağları yaşayacak insanlık, farklı olmaz mıydı?

Timur elinden- ve vakitsiz- ölmeyen bir Yıldırım; Fâtih’in, Yavuz’un, Kaanûni’nin yapacaklarını yapsaydı da, onlara başka zafer adresleri verilseydi, Dünyâ hâlâ bugünkü noktada mı bulunurdu?

Kardeş kavgasının ne olduğunu, en iyi Türk milletinin bilmesi lâzım. Türk düşmanları, bunun farkında oldukları için, ha bire bizi kavganın ortasına çekmeğe çalışıyorlar.

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: