29 Kasım 2021

Kutlu Kaan DALKILIÇ

Türk siyaseti yakın planda incelendiğinde yıllardır muhafazakâr seçmenin ağırlıklı olarak şekillendirdiği bir karaktere sahiptir. Cumhuriyet kurulduğundan bu yana tüm siyasi partilerin karşısında veya yanında ana etmen olarak beliren muhafazakârlık yaşanan yaklaşık yüz yıllık süreçle birlikte bir sessiz siyasi devrime soyundu. Bu sessiz devrim Türk siyasi hayatını derinden etkilemekle beraber muhafazakârlık da devrimin sosyal boyutu olan bir evrimsel sürece girmiş bulunuyordu.

Muhafazakârlık bu ülkede ortalama örf, nakli bir dini bilgi ve ekmeğinin peşinde dolayısıyla devlete tabii bir pragmatizmi içerisinde taşır. Örf yani gelenek, nakli din ve ekonomik refah üçlüsü ana karakteri teşkil etmekle birlikte evrimsel olan boyut onun gelişip değişmesidir.

Şerif Mardin, Osmanlı’dan Cumhuriyet’e miras kalan “merkez çevre” ayrımıyla bölünmüş bir toplumdan bahseder.  Merkezde yeni devletin kurucuları ve onların tayin ettiği sermaye, bürokrasi, güvenlik ve kentlilik büyük bir yer tutarken; çevrede sermayeden, bürokrasiden ve güvenlikten dışlanmış taşranın gariban muhafazakâr sosyal dokusu bulunmaktadır. Bu yarılmışlıkla beraber siyaseten çoğunlukta olmasına rağmen bir türlü merkezin imkân ve refahına kavuşamayan muhafazakâr doku; Kemalist uygulamanın modernleşme serüvenimizdeki agresif uygulamalarının travmasıyla birleşerek büyük bir potansiyele dönüşür.  Potansiyel olarak var olan gücü siyasi kinetiğe uzun yıllar çevirmenin mümkün olmadığı ancak sürecin sürekli bunu zorladığını görüyoruz. Zorlanmanın sebebi ise kuruluş felsefesindeki Kemalist politikanın muhafazakâr sosyal ve siyaset anlayışına karşı aldığı sistemin güvenlik odakları sayılabilir.

Kemalizm erken dönem(1930-1938) itibariyle modernist milliyetçilik, garpçı anlayışla şekillenen medeniyetçilik ve agresif laiklik karakteriyle tanımlanabilir. Metot olarak ise jakobenist bir tepeden dönüşümcülüğü içinde barındırır. Bu tanım ülkenin kuruluş felsefesinde muhafazakârlığa mesafeli bir anlayışı bize gösterir. Mustafa Kemâl, hemen her zaman bu ayrımı “millet ve halk” kavramlarını ayrı biçimlerde kullanarak göstermiştir. O’nun gözünde rk milleti soyut ve yüce bir kavrama tekabül ederken; Türk halkı asla tam olarak güvenilmemesi gereken somut gerçekliktir. Çünkü demokrasi ve modernleşme sürecinin sağlığı eğitilmiş ve müreffeh bir topluma bağlıdır. Bu durum gerçekleşene kadar Kemalizm halka rehberlik edecek hatta paternalist bir anlayışla adeta bir baba gibi davranmayı temel ilke hâline getirecektir. Kemalizm halk ile millet arasındaki reel uçurumu giderene kadar; muhafazakârlara sistemi tepeden tırnağa kapatacak ve halk ne zaman ki beklenen o yüce millet niteliklerine kavuşursa sistem o zaman entegrasyona açılacaktır.

Modernleşme serüveni ile beraber keskinleşen bu ayrım; merkezden dışlanan muhafazakârlarla merkezi tutan seçkinlerin apayrı saflarda uzun yıllar karşılıklı nefret ve kin biriktirdiğini bize gösteriyor. Çünkü ne kadar zaman ve tecrübe yaşanırsa yaşansın; muhafazakârlar seçkinlerin gözünde bir türlü istenen seviyeye yükselmiyor; seçkinlerse muhafazakârlarla aynı dili konuşmuyordu. Agresif laiklik politikalarıyla iyice belirginleşen bu durum devlet ile milleti uzun yıllar ayrı saflarda konuşlandırdı. Entegrasyon süreci yarıda kaldı ve bununla beraber birçok sıkıntıyı da derinleştirdi.

Durmuş Hocaoğlu; muhafazakârların devlet ve devletin sahibi seçkinlere karşı sessiz bir devrim başlattığını uzun yıllar vurguladı. Seçkinlerin siyaseten toplumu dönüştürmek için kullandıkları “devlet aygıtı” bir bumerang gibi artık sahiplerine dönecekti. Devletçilik bumerangı Kemalist vesayet ve statükonun sonunu getirecek, muhafazakârlar yeni dönemde İslâmcılıktan gelen ancak muhafazakârlıkla eklemlenen bir siyasetle iktidara taşınacaktı.

Muhafazakârlar bu sessiz devrimi artık iktidarla taçlandırmıştı, iktidara geliş süreciyle beraber evrim de hızlanmış oldu. Çevreden merkeze doğru sermaye, bürokrasi ve güvenlik eksenli bir yürüyüş başladı. Üstelik taşradan kente uyumun beklenenden hızlı olması yeni bir orta sınıf yaratıyordu.

Merkezde bulunan ve sosyal evrimine devam eden bu yeni olgunun adını “merkez muhafazakârlığı” olarak tanımlamak gerekiyor. Neo muhafazakârlık da akla gelebilir ancak siyaset bilimi terminolojisinde batı odaklı, küresel siyaseti benimseyen ve neo liberallikle şekillenen bu kavram bizdeki gerçekliği tanımlamıyor. Merkez muhafazakârlığının parametrelerini inceleyecek olursak reel politik karşımıza bambaşka olgular sunuyor.

Merkez muhafazakârlığı temelde üç şeye dayanıyor; Türklük, İslâm ve Anadolu ruhu. Bu parametrelere kentlilik ve iktidar olmanın refahı da eklenirse çevreden merkeze kaymanın tamamlandığı ve konfor ile birlikte konsolide olmaya başladığı gözler önünde duruyor.

Kemalizm’in ana karakterinin modernist batıcılık olduğunu ve bunun hem milliyetçiliği hem de laikliği şekillendirdiğini yazımızın başında vurgulamıştık. Merkez muhafazakârlık, 24 Haziran seçimleriyle beraber devletin beka probleminin, terörle mücadelenin ve aleni biçimde Batı karşıtı konjonktürel ayrışmanın zemininde şekilleniyor. Bu durum bize merkez muhafazakârlığının yaşam tarzı itibariyle modern olmakla beraber ideolojik olarak modernizmin unsurlarına karşıt bir pozisyon alışını da gösteriyor.

Modern liberal demokrasinin esas unsurları olan modern batılı ulusçuluk, kuvvetler ayrılığı, yürütmenin oligarkların denetiminde olduğu hukuk devleti ve bireysel özgürlük alanlarından; merkez muhafazakârlıkla birlikte zihni bir kopuş göze çarpıyor. Merkez muhafazakârlık; muhafazakâr milliyetçilik, kuvvetler birliği, bireysel özgürlükten ziyade devletin güvenliği gibi alanlarda anti batıcı ve anti modernist  bir tavır ortaya koyuyor. Bu tavır kendi içerisinde NATO, Kopenhag ve Brüksel kriterlerine de sırtını dönmüş; Türkçülük ve İslâmcılık gibi yerli iki anlayışı birbirine yaklaştırarak merkez kuruculuğu muhafazakâr eksende her iki ideolojiye dağıtmıştır. Yeni Türkiye ve yeni sistem bu anlayışların güncel tavırlarıyla kurulacak; devlet ve milletin barıştığı ve dahi anti batıcılığın temel ve belki de tek şiar olduğu bir geleceğe hazırlanıyoruz. Bu noktada gördüğümüz ortak şey Türkçülük ve İslâmcılık geleneğindeki modernist unsurun dışlanarak refahta, gelenekte ve devletin korunmasında birleşme arzusudur.

Yeni sistemi şekillendirecek enstrümanlar arasında en önemli ideolojik alan olarak merkez muhafazakârlık; Ülkücü geleneğe iktidarı denetleme ve denge denetimi yetkisini de veriyor. Yargının yürütmeyi denetlemesi yerine yürütmenin içerisinde güvenli bir denetim limanı arayışı olarak Ülkücü gelenek merkez muhafazakârlığın emniyet sibobu vazifesini üstlenmiş durumdadır. Milletin verdiği vazife değişmemiş sadece yöntemi değişmiştir.

Merkez muhafazakârlığa yaslanamayan ve bu alanda yer işgal edemediği görülen “Millet İttifakı”, unsurları itibariyle sosyal demokrasiye evrilen CHP, Sağ Kemalist argümanlarla şekillenen ve merkez iddiasını gerçekleştiremeyen İYİ Parti, modernist İslâmcılık karakterini güncele taşıyan Saadet Partisi toplamıyla modernist batılı değerlerin şekillendirdiği, parlamenter sisteme ve kuvvetler ayrılığına dayanan bu ittifak; yeni sistemin kuruluşunda milletin kendi öz değerlerinden uzaklığı itibariyle yeterince güvenmediği bir yapı olarak gözüküyor.

Nedir bu öz değerler diye soracak olursak karşımıza merkez muhafazakârlığın üç temel öğesi Türklük, İslâmlık, Anadoluluk ve ek olarak anti batıcılık geliyor. Yeni siyaset anlayışında bu değerlerle milletin gönlüne ve dolayısıyla siyasetin bu yeni parametresi olan “merkez muhafazakârlık” üzerine çalışmayanlara gelecek seçimlerde de pek bir şans gözükmüyor.

Bu kategorideki Makalelerden