12 Ağustos 2022

Turgut GÜLER

Almancadan gelen “lümpen” kelimesi, aslında Marksist terminolojinin damgasını taşıyor. Sınıf şuûru olmayanlar için Marks ve avenesinin kullandığı bu “proleter” hançereli harfler, sonradan mânâ değiştirerek “içinden çıktığı cemiyeti beğenmeyen, ona yabancı düşenler” hakkında sarf edilmeye başlandı. Aynı zamânda “ukalâ” takımına giren “lümpen”; davranışlarıyla, tutumuyla itici, hattâ “müteneffir”.

Almanların dününde, bugününde ne kadar lümpeni olmuştur? Bilemeyiz, ama bizim Tanzîmât’dan başlayarak zamânımıza uzanan yakın geçmişimizde, mebzûl lümpen var.

İşin bir başka çarpıcı tarafı, bu tatlı su frenklerinin yabancı hayranlığıdır. “Tapma” fiilinin en müstekreh şekline meyledip Avrupa, Amerika cihetlerine -hâşâ- kıblegâh koyan bizim lümpenler, yöneldikleri cemiyetleri bile kendilerinden iğrendirmişlerdir.

Ramazan Bayrâmı’nı “şeker”e döndürdük. Yakında “Kurbân”ı da kurbân edecek lümpen değerler buluruz. Sodom ve Gomore ile Pompei’nin son günlerini yaşayanlara sorma imkânımız olsaydı da, bize benzeyip benzemediklerini anlayabilseydik. Bu üç şehrin âkıbeti mâlûm. Lümpen gayretiyle Türk milleti de, o fecî uçurumun kenârına sürükleniyor... İmânın yedeklediği azîm ve gayrete, her zamânkinden çok ihtiyâcımız var. Bize, Edîb Ahmed âyârında gönül gözü ile gören yol arkadaşları gerek.

İslâmî Türk edebiyâtının ilk müellifleri arasında unutulmayacak bir isim de Edîb Ahmed Yügnekî’dir. “Atabetü’l-Hakâyık (Hakîkatlerin Eşiği)” isimli muazzam eseri, Türk’ün zihnine, ölümsüz harflerle nakşolunan Edîb Ahmed, Kâşgarlı Mahmûd ve Yûsuf Has Hâcib’le birlikte Müslüman Türk’ün edebî titreyişlerini ebedîleştirmiştir.

Taşkent civârında bulunduğu söylenen “Yügnek” kasabasında “âmâ” olarak doğan Edib Ahmed, efsâneler içine yerleştirilmiş hayâtında azim, gayret ve en çok imânın temsîlciliğini yapmıştır. Bunu anlamanın en kolay yolu, Atabetü’l- Hakâyık’ı okumaktır. O, görmeyen gözüne rağmen hakîkatleri keşfetme işinde, görenlerin önüne geçmeyi başarmıştır.

12. yüzyılda Hâkânî (Çağatay), yâni müstakbel Özbek Türkçesi ile yazdığı, daha doğrusu söylediği eserin, geçen bunca asra meydân okuyarak zamâna ve mekâna ışık saçması, Edîb Ahmed’in ömür karnesini gösteriyor.

Ali Şîr Nevâi, “Nesâimü’l-Mahabbe (Sevgi Rüzgârları)” adlı kitabında, Edîb Ahmed hakkında şu bilgiyi veriyor:

“Türkistanlı olup, anadan kör doğmuştu. Dindâr, gayretli ve mübârek bir adamdı. Bağdad’ın uzağında oturduğu hâlde, her gün İmâm-ı Âzam’ın derslerine gelirdi. İmâm-ı Âzam’a, bir gün, şâkirdlerinden hangisini daha çok sevdiği sorulduğunda:

- Hepsi iyidir, ama dört fersahlık yoldan ilim için gelen şu kör Türk, hepsinin evlâsıdır.

cevâbını vermiştir.”

Ali Şîr Nevâî, bu bilgi naklinde sâdece zamânı değil, mekânı da bir hayli karıştırmıştır. Zirâ Yügnek ile Bağdat’ın arası dört fersahın binlerle çarpımı mesâbesinde. Ayrıca, Ebû Hanîfe ile Edîb Ahmed’in yaşadığı devirler de beş asırlık mesâfede. Elbette, Nevâî merhûmun vermek istediği bir mesaj var. Yer ve gün pürüzlerini ortadan kaldırdığımızda, Ebû Hanîfe kâbındaki yüksek idrâk makâmı, Edib Ahmed kıratını hakkıyla mihekk taşına vurur. Belki de, İmâm-ı Âzam’ı, Nevâî, kendi yerine konuşturmuştur. Kim bilir?

Atabetü’l-Hakâyık’ın esrârı çözüldükçe, “Abese” Sûresi’nin hikmeti, inanan insanları daha sıcak ve sıkı şekilde saracaktır. Âmâ yaradılışın sıkıntılarını zafere ve müjdeye çeviren bu azme, gayrete, rûh disiplinine bugün ne kadar muhtâcız?

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: