Güncel Yazılar

Turgut GÜLER

Ziyâ Paşa’nın şu mısrâları, insan hayâtını ne güzel hülâsa ediyor:

“Dehrin ne safâ var acabâ sîm ü zerinde,

İnsan bırakır hepsini hîn-i seferinde.”

Âhireti hesâba katmadan Dünyâ’ya sarılmak, fıtratımıza en kuvvetli ve tesirli zamk gibi yapışmış. Arada bir, gördüğümüz veyâ bizzat katıldığımız cenâze merâsimleri dolayısıyla “âhiret” menşe’li düşüncelere dalarız, ama bu hâl uzun sürmez.

Başına da, sonuna da irâdî güç yetiremediğimiz fâni hayâtın nesine güvenerek hırsın, tamâhın peşine düşeceksin? Yûnus’un diliyle:

“Mal da yalan, mülk de yalan,

Var biraz da sen oyalan…”     

Ne Kârun, ne Hz. Süleyman, bu vâdide topladıklarını öteye taşıyabilmiş.

İnsan, aynı ânda – bırakın daha fazlasını- iki elbîseyi üst üste giyebilir mi? İki öğünün yemeğini bir öğünde yiyebilir mi? Anatomik ve fizikî bakımdan, insan vücûdu buna müsâit değil. Fazlasını yüklersen, bu sefer ârıza başlar.

“Dehr”in değeri, “Ukbâ’nın müsaade ettiği kadar olmalıdır. Yâhut bu Dünyâ, ancak Âhiret’e götüren sâlim bir yol olduğu ölçüde muhterem sayılmalıdır. Gerisi lâf ü güzâf…

Dünyâ’nın da, Âhiret’in de, ilâhî kudret tarafından tesbît edilmiş bir nizâmı var. “Nizâm”a “düzen” hazırlayanlar ise târîh boyunca hep hüsrâna uğradılar. “Nizâm-ı Âlem” sözündeki der-dest edici hava, “düzene koymak” şeklinde tecellî ediyor. Bir de, “hîle, desîse, tuzak” demek olan “düzen” kullanılışı bulunuyor. Bunun fâiline de “düzenbâz” demişiz.

İslâmî ıstılah arasında “Ehl-i Kitâb” tâbiri, Hristiyanlarla Mûsevîleri kastediyor. Ele alınan konunun durumuna göre, “Ehl-i Kitâb”, mûnis veyâ münkir görünebiliyor. Yöneldikleri peygamberlerin İslâm indindeki “hak peygamber” duruşları, “Ehl–i Kitâb”ı putperest veyâ ateist gruplara göre daha yumuşak bir mevkie çıkarıyor.

Fakat Allâh’ın kitaplarına uzanan tahrîf elleri, peygamberlere yakıştırılan sevimsiz sıfatlar ve nihâyet Allâh’a “babalık”, şirk isnâd eden bühtânlar, “Ehl-i Kitâb”ı küfür katarının vagonlarına atıyor.

Dolayısıyla “Kitap ehli” olmak İncil’e, Tevrat’a, Zebûr’a sahip çıkabilmekle mümkün. Bu olmayınca, ortada “kitâba ehil” olacak kimse de kalmıyor.

Mûsevîler, Hz. Zübeyr için – hâşâ- “Allâh’ın oğlu” dediler. Nasrânîler (Hristiyanlar) de, Hz. Îsâ için aynı çirkin iddiayı tekrârladılar. Bununla yetinmeyip bir adım daha attılar ve “Meryem oğlu Îsâ”ya ulûhiyet atfettiler.

“Ehl-i Kur’ân” olmakla “Ehl–i Kitâb” olmak arasında gece-gündüz farkı bulunuyor. Biri nûr, biri zulmet… Zaten, isimler de bu yüzden çok önemli.

Medeniyet Tasavvuru

Mehmet BULUT
Ahlak ve İktisat

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

20834581