3 Temmuz 2022

Turgut GÜLER

Ziyâ Paşa’nın şu mısrâları, insan hayâtını ne güzel hülâsa ediyor:

“Dehrin ne safâ var acabâ sîm ü zerinde,

İnsan bırakır hepsini hîn-i seferinde.”

Âhireti hesâba katmadan Dünyâ’ya sarılmak, fıtratımıza en kuvvetli ve tesirli zamk gibi yapışmış. Arada bir, gördüğümüz veyâ bizzat katıldığımız cenâze merâsimleri dolayısıyla “âhiret” menşe’li düşüncelere dalarız, ama bu hâl uzun sürmez.

Başına da, sonuna da irâdî güç yetiremediğimiz fâni hayâtın nesine güvenerek hırsın, tamâhın peşine düşeceksin? Yûnus’un diliyle:

“Mal da yalan, mülk de yalan,

Var biraz da sen oyalan…”     

Ne Kârun, ne Hz. Süleyman, bu vâdide topladıklarını öteye taşıyabilmiş.

İnsan, aynı ânda – bırakın daha fazlasını- iki elbîseyi üst üste giyebilir mi? İki öğünün yemeğini bir öğünde yiyebilir mi? Anatomik ve fizikî bakımdan, insan vücûdu buna müsâit değil. Fazlasını yüklersen, bu sefer ârıza başlar.

“Dehr”in değeri, “Ukbâ’nın müsaade ettiği kadar olmalıdır. Yâhut bu Dünyâ, ancak Âhiret’e götüren sâlim bir yol olduğu ölçüde muhterem sayılmalıdır. Gerisi lâf ü güzâf…

Dünyâ’nın da, Âhiret’in de, ilâhî kudret tarafından tesbît edilmiş bir nizâmı var. “Nizâm”a “düzen” hazırlayanlar ise târîh boyunca hep hüsrâna uğradılar. “Nizâm-ı Âlem” sözündeki der-dest edici hava, “düzene koymak” şeklinde tecellî ediyor. Bir de, “hîle, desîse, tuzak” demek olan “düzen” kullanılışı bulunuyor. Bunun fâiline de “düzenbâz” demişiz.

İslâmî ıstılah arasında “Ehl-i Kitâb” tâbiri, Hristiyanlarla Mûsevîleri kastediyor. Ele alınan konunun durumuna göre, “Ehl-i Kitâb”, mûnis veyâ münkir görünebiliyor. Yöneldikleri peygamberlerin İslâm indindeki “hak peygamber” duruşları, “Ehl–i Kitâb”ı putperest veyâ ateist gruplara göre daha yumuşak bir mevkie çıkarıyor.

Fakat Allâh’ın kitaplarına uzanan tahrîf elleri, peygamberlere yakıştırılan sevimsiz sıfatlar ve nihâyet Allâh’a “babalık”, şirk isnâd eden bühtânlar, “Ehl-i Kitâb”ı küfür katarının vagonlarına atıyor.

Dolayısıyla “Kitap ehli” olmak İncil’e, Tevrat’a, Zebûr’a sahip çıkabilmekle mümkün. Bu olmayınca, ortada “kitâba ehil” olacak kimse de kalmıyor.

Mûsevîler, Hz. Zübeyr için – hâşâ- “Allâh’ın oğlu” dediler. Nasrânîler (Hristiyanlar) de, Hz. Îsâ için aynı çirkin iddiayı tekrârladılar. Bununla yetinmeyip bir adım daha attılar ve “Meryem oğlu Îsâ”ya ulûhiyet atfettiler.

“Ehl-i Kur’ân” olmakla “Ehl–i Kitâb” olmak arasında gece-gündüz farkı bulunuyor. Biri nûr, biri zulmet… Zaten, isimler de bu yüzden çok önemli.

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: