Güncel Yazılar

Turgut GÜLER

Eskiler, “Güneş altında söylenmedik söz yoktur.” demişler. Ecdâda hürmet etmenin bir başka şekli de, onların bu kabîl asır-dîde kavillerine inanmak ve gücümüz, kudretimiz ölçüsünde, sözdeki hikmeti aramaya çalışmaktır. Dendiği gibi, ağzımızdan ve kalemimizden sâdır olan her kelime, daha evvel söylenmiş ve yazılmış ise, buna, elbette şiir vâdîsindekiler de dâhildir. Hâl böyle olunca, şiirin ve dahî şâirin kıymeti bir kat daha artıyor. Zîrâ, söylenenlerin arasında nümâyân olmak, zannedildiğinden de müşkil ve tam mânâsıyla ustalık hüneri îcâb ettiren bir iş. 

Ahmed Hâşim, Türk şiirinin hakikî yıldızlarından biri idi. Onun şiirimize kattığı renkler, hâlâ saltanatını sürdürüyor. Onun demesiyle, bir şiiri açıklamaya çalışmak, “eti için bülbülü kesip yemeye” benzer. Şimdi, şiire bakışımızdaki hayret nidâsı iki kat daha artmadı mı? Hem, şiir nâmına söylediğin yeni değil, hem de onu açıklamak, bülbül katli ile aynı kapıya çıkıyor. Böylesine hassas çizgileri olan bir yolun, bile bile içine girmek ve orada şiirle güreşe tutuşmak, doğrusu, her babayiğidin harcı değil.

Bize, lisedeki edebiyât derslerimizde, dîvân şiirinin, bir usta-çırak münâsebeti olduğunu öğretmişlerdi. Dîvân nesri de, bundan aşağı kalmazdı, ama bilhassa şiir, çırağın daha bir çile çektiği ocak hâlinde görünüyordu. Belli mazmûnlar dışına çıkmadan, belli bahirler ve o bahirlerin vezinlerini kullanarak, en ufak bir benzetmede dahî eskinin izini sürmek mecbûriyeti, şiir cehdine girişen şâir namzedinde, tâkat ve mecâl bırakmıyordu. Şimdi, diyeceksiniz ki, şartları ve ahvâli bu şekilde olan dîvân şiirinde, şâirin îcâd ve yenilik kaabiliyeti nerededir? Elbette, gönlünde. Siz, zanneder misiniz ki, Fuzûli’den Bâkî’ye, Şeyhülislâm Yahyâ’dan Nedîm’e, Nef’î’ye, hattâ Şeyh Gâlib’e ve nihâyet Yahyâ Kemâl’e uzanan büyük şâirlik halkasında, hep yeni vezinler, yeni mazmûnlar kullanılmıştır? Hayır, bin kere hayır...

Bu saydığımız ve dahî sayamadığımız nice büyük şâirin söz kudreti, vezin ve mazmûnun dışındaki gönül kavrayışlarıyla ortaya dökülmüştür. Mes’ele, vezinde ve mazmûnda olsaydı, yüzlerce Leylâ ve Mecnûn denemesinden bir Fuzûlî yıldızı parlamazdı. Aynı şekilde, vezin ve mazmûnun hâkimiyeti sarsılmaz kabûl edilseydi, Yahyâ Kemâl’in Selîmnâme’si, şiirimizin en büyük zaferlerinden biri sayılmazdı. İşte, bunca sınır koymaya, ustanın çırağa yönelen tahammül-fersâ tahakkümüne rağmen, Bâkî, aynı vezin ve mazmûn kalıpları içinde:

“Yine gömgök tere batmış çıkageldi çemene

Nevbahâr erdi deyû verdi haberler sümbül”

tarzında bir kristâl su menbâını, yalçın kayalar arasından çıkarıp önümüze koyabilir miydi?

Şiirdeki zafer şâirin, şâirin zaferi de gönlünündür. Gönlü kanatlanmayanın, şiirde işi ne?

Medeniyet Tasavvuru

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

18850471