6 Temmuz 2022

Turgut GÜLER

Eskiler, “Güneş altında söylenmedik söz yoktur.” demişler. Ecdâda hürmet etmenin bir başka şekli de, onların bu kabîl asır-dîde kavillerine inanmak ve gücümüz, kudretimiz ölçüsünde, sözdeki hikmeti aramaya çalışmaktır. Dendiği gibi, ağzımızdan ve kalemimizden sâdır olan her kelime, daha evvel söylenmiş ve yazılmış ise, buna, elbette şiir vâdîsindekiler de dâhildir. Hâl böyle olunca, şiirin ve dahî şâirin kıymeti bir kat daha artıyor. Zîrâ, söylenenlerin arasında nümâyân olmak, zannedildiğinden de müşkil ve tam mânâsıyla ustalık hüneri îcâb ettiren bir iş. 

Ahmed Hâşim, Türk şiirinin hakikî yıldızlarından biri idi. Onun şiirimize kattığı renkler, hâlâ saltanatını sürdürüyor. Onun demesiyle, bir şiiri açıklamaya çalışmak, “eti için bülbülü kesip yemeye” benzer. Şimdi, şiire bakışımızdaki hayret nidâsı iki kat daha artmadı mı? Hem, şiir nâmına söylediğin yeni değil, hem de onu açıklamak, bülbül katli ile aynı kapıya çıkıyor. Böylesine hassas çizgileri olan bir yolun, bile bile içine girmek ve orada şiirle güreşe tutuşmak, doğrusu, her babayiğidin harcı değil.

Bize, lisedeki edebiyât derslerimizde, dîvân şiirinin, bir usta-çırak münâsebeti olduğunu öğretmişlerdi. Dîvân nesri de, bundan aşağı kalmazdı, ama bilhassa şiir, çırağın daha bir çile çektiği ocak hâlinde görünüyordu. Belli mazmûnlar dışına çıkmadan, belli bahirler ve o bahirlerin vezinlerini kullanarak, en ufak bir benzetmede dahî eskinin izini sürmek mecbûriyeti, şiir cehdine girişen şâir namzedinde, tâkat ve mecâl bırakmıyordu. Şimdi, diyeceksiniz ki, şartları ve ahvâli bu şekilde olan dîvân şiirinde, şâirin îcâd ve yenilik kaabiliyeti nerededir? Elbette, gönlünde. Siz, zanneder misiniz ki, Fuzûli’den Bâkî’ye, Şeyhülislâm Yahyâ’dan Nedîm’e, Nef’î’ye, hattâ Şeyh Gâlib’e ve nihâyet Yahyâ Kemâl’e uzanan büyük şâirlik halkasında, hep yeni vezinler, yeni mazmûnlar kullanılmıştır? Hayır, bin kere hayır...

Bu saydığımız ve dahî sayamadığımız nice büyük şâirin söz kudreti, vezin ve mazmûnun dışındaki gönül kavrayışlarıyla ortaya dökülmüştür. Mes’ele, vezinde ve mazmûnda olsaydı, yüzlerce Leylâ ve Mecnûn denemesinden bir Fuzûlî yıldızı parlamazdı. Aynı şekilde, vezin ve mazmûnun hâkimiyeti sarsılmaz kabûl edilseydi, Yahyâ Kemâl’in Selîmnâme’si, şiirimizin en büyük zaferlerinden biri sayılmazdı. İşte, bunca sınır koymaya, ustanın çırağa yönelen tahammül-fersâ tahakkümüne rağmen, Bâkî, aynı vezin ve mazmûn kalıpları içinde:

“Yine gömgök tere batmış çıkageldi çemene

Nevbahâr erdi deyû verdi haberler sümbül”

tarzında bir kristâl su menbâını, yalçın kayalar arasından çıkarıp önümüze koyabilir miydi?

Şiirdeki zafer şâirin, şâirin zaferi de gönlünündür. Gönlü kanatlanmayanın, şiirde işi ne?

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: