Güncel Yazılar

Turgut GÜLER

Eskiden, uğursuzluk nişânesi olarak, “ocağına incir ağacı dikmek” deyimi kullanılırdı. Aslında pek mukaddes ve şifâ kaynağı bir meyve olan incir, ağacının kök salmadaki husûsîyeti yüzünden, bu netâmeli söze sermâye edilmiş. İdrâk ettiğimiz zamânın incir dikicileri, işin hacmini öylesine büyütmüşler ki, her çeşit âferîni hak edercesine “Vatan” yıkıyor ve satıyorlar.

Ortada inanan ve inandıran kalmayınca, ağırlıktan da kurtuluyoruz. Yalnız, bu şekilde elde edilen sâdeliğin göbeğinde kocaman bir kümes var. Onun altında da, vaktiyle insanların yaşadığı bilmem kaç katlı höyük...

Bir vakitler “cirit atma”, mertliğin ve de Türklüğün timsâli idi. Şimdi, etrâfımızda da, içimizde de nâ-mertlik cirit atıyor. Akla gelebilecek her türlü menfî hâl ve tavır, müşteri çokluğundan kesintisiz vardiya ile üretim yapıyor.

Türk’ün, mâzîsinde kalan aydınlık yüzünde, hîle ve desîsenin çarpıp paramparça olacakları bir kaya metâneti vardı. O mübârek sîmânın Dünyâ aynasına akseden şemâili; rahat, huzûr, sükûn, insan haysiyeti gibi ışıklı dallar uzatıyordu.

Son asrın en problemli Dünyâ mıntakaları, Filistin ve civârı ile Balkan ve Kafkas coğrafyalarıdır. Hemen her gün, bu üç bölgeden yayılan ateş, is ve duman, hâlâ vicdânını satmamış bir avuç hakkâniyet sâhibini, elem sandallarına bindiriyor.

Yine bu üç nâzik arâzi üzerinde yaşayanlar, târîhlerinin en müreffeh ve mes’ûd zamânlarını, Türk hâkimiyetinde idrâk ettiler. Bu, yalnız Türk dürbünüyle görülen bir manzara olsaydı, sübjektif damgasını yer, otururdu. Dünyâ-Âlem’în teslîm ettiği bir umûmî kanaat, Türk nizâmının sağladığı Cihân barışını dillendiriyor.

Geriye, bu güzîde milletin şanlı mâzîsini ve yektâ meziyetlerini, o milletin hâl-i hâzırdaki nesillerine anlatıp, kavratabilmek kalıyor...

Şâhid olduğumuz hâdise ve gelişmeler, “içlenme”nin zirveye çıktığı hisli günler yaşatıyor. Nasıl yaşatmasın ki? Varlık sebebimiz bunca yüce mefhûm, kaldırım taşı gibi ayaklar altına alındı.

Lâfa gelince mangalda kül bırakmayanlar, tatbîkâta ne kadar bîgâne kalıyorlar. Sözün özü, kendi gaflet kasnağımızı, var gücümüzle kendimiz geriyoruz. Ortadan yarılmasına ramak kaldı. Onu da becerirsek, hem râhatlayacağız (!), hem de düşman gürûhundan bol âferînler alacağız.

Bora, kasırga, tayfun tâbirleriyle anlatılan rüzgâr hareketleri, hep “fırtına” renkleridir. Lâkin klimatolojik sâhanın tabiî fırtınaları, târîh denilen dehlizde kopmuş siyâsî, sosyal fırtınalar yanında hem mâsûm kalırlar, hem de cesâmet iddiâsı taşımazlar.

Sultan Abdülazîz’in cülûsundan başlayarak, Türk insanının maddî ve mânevî denizlerine üflenen “ihtilâl” nefesleri, sebep oldukları dalga boylarıyla, deste deste ağıt, mersiye bestesi yaptırmıştır. Tuna boylarından Kızıldeniz sâhillerine, bereketli Nil tarlalarına uzanan ve hâlâ “muazzam” denilen Cihân Devleti’ni, tez elden kesip, biçip parçalayan “Kavalalı” sermâyesi, kendi sonunu da bu fırtına ile getirmişti.

Uzaktan arslan heybeti sezilen 19. asır Türkiyesinin, yakın plânda ağzında diş kalmamıştı. İşte, bu uzak-yakın peyzaj mukâyesesi, Türk’ün aklını ve gönlünü ziyâna sokacak netîceler getirmiş, “kendi gök kubbemiz”in üzerimize çökme hamlesi, son bir gayretle durdurulmuştu.

Târîhin, fırtınalar koparan milletinden, koca koca parçaları söküp alan bu fırtına zincirine, yine bizim gaflet hâllerimiz sebep olmadı mı?...

Medeniyet Tasavvuru

Necati ÖNER
Niçin Felsefe?
Mehmet BULUT
Ahlak ve İktisat

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

22906295