6 Temmuz 2022

Mustafa ÇAKIR[ii]

Yazının başlığını İspanyolcadan aldım. Türkler demek. Bu ifade, İspanya’nın A Corûna şehrinde 1906 yılında kurulmuş ve halen İspanya birinci liginde oynayan köklü futbol kulübü Deportivo La Coruna takımının taraftarları için de kullanılır. Bunun ardında göz yaşartan bir kadirşinaslık öyküsü yatar. Önce onu paylaşayım.

Anlatıldığına göre, Osmanlı İmparatorluğumun muhteşem padişahlarından Kanuni Sultan Süleyman'ın (1494-1566) donanma komutanı ve Kaptan-ı Deryası Barbaros Hayrettin Paşa (1478-1546), İspanya kralı ve kraliçesinin dönemin Yahudilerine karşı yaptığı kötü muamelelerden dolayı, bu ülkeye, Galipçe bölgesine yardıma gider. Kendisini ve askerlerini A Corûna halkının gençleri karşılar ve yardımcı olurlar. Aralarında bir dostluk kurulur. Galipçe Bölgesi'nin bir başka takımı olan Celta vigo ise bu dostluğu hazmedemez. Türk dostu olan Corûnalı gençleri Deportivo şehrinde yaşayan Türkler” diye adlandırıp, değersizleştirmeye, itibarsızlaştırmaya çalışırlar. Onlarla karşılaştıklarında da “Siz Türkler gibi barbarsınız” diyerek alay ederler (!). A Corûna şehrinin değerbilir insanları ise “Türk olmanın aşağılanacak, alay edilecek bir durum olmadığını”, aksine “gurur duyulacak bir şey olduğunu” göstermek için, “Evet, biz Türkler gibiyiz; onlar gibi güçlü ve cesuruz.” diyerek Los Turcos lakabını benimserler. Kendilerini aşağılamaya çalışan Celta vigo halkını da Portekizliler ile yaptıkları işbirliği gerekçesiyle hain ilan ederler.

Aradan geçen yıllar yeryüzünde her daim mazlum halkların yardımına koşan aziz milletimizin bıraktığı anıları silemez. Aksine grup arasında 500 sene önce başlayan bu rekabet Celta vigo ile Deportivo arasında oynanan ve Galiçya Derbisiolarak adlandırılan futbol maçlarına da yansır. Nitekim 30 Kasım 2006 tarihinde Fenerbahçe Spor Kulübüile Celta vigo Spor Kulübü arasında oynanan UEFA kupası futbol maçında Celta taraftarları bu tarihi rekabete atıfta bulunmak, Türklere karşı duydukları olumsuz duygularını dışa vurmak için tribünde Kürdistan pankartı açmış, bölücülere destek vermiştir. Bugünün Deportivo La Coruna futbol takımı yeşil sahalardaki mücadelesini geçmişlerine saygılarının ve Türklerle dostluklarının göstergesi olarakLos Turcos yani Türkler lakabıyla devam ettirmekte, zaman zaman da Türkler ile dostluklarına atıfta bulunan etkinlikler düzenlemektedir.

Konuyla ilgili başka örnekler de verilebilir. İtalya’da, Belçika’da veya dünyanın her hangi bir köşesinde kendini Türk olarak gören köyler, kentler veya insanlara rastlamak; bu konuyla ilgili bir habere rastlamak şaşırtıcı olmasın.

Küresel emperyalist güçlerin devletimize, milletimize türlü baskılar ve şantajlar yaptığı anlarda bile Türklere duyulan sempati ortadan kalkmamıştır. ÇünküTürkler, insanlara kök aidiyetiyle bakmaz; Yunus Emre’nin deyişiyle “Kamu âlem birdir bize”. Türk ifadesinde ırkçılık ve diğer unsurları ayrıştırmak yoktur. Bununla birlikte, diğer milletlerde olduğu gibi, kendi tarihinin ve kültürünün bilinci ve bundan duyduğu derin hoşnutluk ve gurur vardır. Onların Türklüğü de milliyetçiliği de, “Ne mutlu Türküm diyene” anlayışı üzerine kurulmuştur. Dayandığı yer de, etnik veya mezhepsel milliyetçilik değil, Türk milletine duyulan bağlılık, hissiyattır.

Yurt dışında yaşayan her bir soydaşımızın siyasi görüşü ne olursa olsun kendini Türk olarak adlandırmaktan imtina etmek bir yana, göğsünü gererek Türk olduğunu söylemekten çekinmemesi; birbirine kenetlenmesi, yaşadıklarından ibret alıp, dersler çıkararak kendilerinden sonraki kuşakları da bu anlayışla yetiştirmek için gerekli girişimlerde bulunması en doğal hakkıdır. İçlerinden çıkan bazı menfaatperestlerin zaten yeterince kamplara bölünmüş olan Avrupalı Türk toplumu üzerinde siyasi baskıların oluşmasına neden olacak boyutlarda arayışlara düştüğü görülmektedir. Avrupalı Türklerin yaşadıkları, yurttaşlık hakkı edindikleri, Aristofanes’in son komedi oyunu Plutos‘daki ifadesiyle ubi bene, ibi patria[1](mutlu oldukları anayurt) olarak gördükleri ülkelere bağlılıkları ikide bir sorgulanmamak; toplum bağlı olanlar, daha bağlı olanlar, en bağlı olanlar gibi klişeler üreterek daha fazla gerilip ayrıştırılmamalıdır. Avusturya veya bir başka ülkede yaşayan ve bu ülkenin vatandaşı olan Avrupalı Türkler, Türkiye’ye ait oldukları kadar, yaşadıkları ülkelere de anayasal vatandaşlık bağları ile bağlıdır ve yaşadıkları ülkelerde Polonya, Macaristan, İtalya vb. kökenli vatandaşları kadar da söz sahibidir. Türkiye kökenli her bir Avrupalı Türk, yaşadığı ülkede yurttaş olmanın bilinci ile hareket etmekte ve yükümlülüklerini yerine getirmeye çalışmaktadır. Onların Türk kökenli Avusturyalı vd. olmaları onların meşrebinden, mezhebinden ayrılmasını gerektirmez. Onlar zaten davranış biçimi, yaşayış tarzı ile kendilerine gereken tanımı yapmışlar, kendilerinden Avrupalı Türk olarak söz ettirmeye başlamışlardır.

Türkiye kökenli Avrupalı Türkler, kendini bilmezlerin sonu gelmeyen itham, hakaret ve cehaletlerine karşı dik durabilecek gücü ve söyleyecek sözü tarih sayfalarında görebilir, tarih bilgisi ile özgüvenlerini pekiştirebilirler. Unutmasınlar ki açık denizlerde savaşılmadan karada fetih olmaz. İnsan hangi coğrafyada hangi kimlikle yaşarsa yaşasın, niyeti iyi olduktan ve düzenini kurduktan sonra, iyi bir işi ve aşı da oldukça kendisi ve çevresi ile barışık, rahat ve onurlu bir hayat sürebilir.

Tarihin hiçbir döneminde Türk olmak, Türk kimliği ile yaşamak kolay olmadı. Türk kimliğini taşımak, iki kefeli bir terazide satış yapmaya benzer; bazen ayarı bozuk teraziyi dengelemek için hafif gelen kefeye konan ağırlık misali, yaşanan tüm olumsuzlukları abra gibi taşımak; bazen de dostlarla duygudaşlığı yaşarken kefenin dengesini şaşırmamak gerekir.

DİPNOTLAR

[1]“İnsanın kendini iyi hissettiği yer vatanıdır” ifadesi Aristofanes’in son komedi oyunu Plutos‘daki 1151. dizede geçer ve Latince (aktaran Cicero, Gespräch in Tusculum5,37) “Patria est, ubicunque est bene” ifadesi Friedrich Hückstâdt’ın bir şarkısında nakarat olarak geçer (Gedichte,Rostock 1806).

------------------------------

[i]Mustafa ÇAKIR, “Özümüz Türk Sözümüz Türkçe” içinde, Salon Yayınları, ISBN: 978-605-9530-91-0, 1. Baskı, Ocak 2019, Sf. 7-9

[ii]Prof.Dr., Anadolu Üniversitesi Öğretim Üyesi

Yazar Hakkında:

Mustafa ÇAKIR