Güncel Yazılar

Esat ARSLAN

Dış politikada, devletlerin tanınmasında yanlış bir tanımlama; eskilerin deyimiyle “galat ifade”olabilir mi? Böyle bir şey düşünmek bile, bütünüyle yanlıştır. Bence kesinlikle olmamalıdır. Neden? Nedeni açık ve seçik ortada. Vestfalya’dan bu yana uluslararası ilişkiler disiplininin süjesi olan ulus-devletler, dış politikanın moda deyimle başat aktörler olmuşlardır. Diğer bir ifadeyle çağdaş uluslararası ilişkilerin temeli, 1648 yılında imzalanan “Vestfalya Barış Antlaşması” ile atılmıştır. ‘Ulusal Devlet Egemenliği’ilkesini temel hak olarak tanıyan “Vestfalya Barış Antlaşması” ile devletler temel oyuncu rolüne bürünmüşlerdir. Peki, o zaman uluslararası zeminde devletin adının söylenmesinde yanlışlık, ya da galat bir ifade kabul görmeli mi? Hiç öyle şey olur mu demeyiniz. Oluyor. Diplomatik yazışmada ülkenin uluslararası zeminde tanınırlılığı yanında yönetim biçiminin doğrudan belirtilmesi büyük önem taşır. Eğer bir devlet kraliyet ile yönetiliyorsa, “Krallığı”; cumhuriyet ile yönetiliyorsa “Cumhuriyeti”, siyasal İslam ile yönetiliyorsa “İslam Cumhuriyeti” şeklinde hitap edilir, bu şekilde yazışma yapılır. Bu belki de protokolün, teşrifatın ya da başmabeyinciliğin  en başta gelen konularından biridir.  Bu konu uluslararası ilişkilerde başlı başına önemli bir ayırıcı özelliktir. Uluslararası ilişkiler disiplininin süjesi olan ulus-devletler olduğuna göre, devletlerle olan ilişkilerde, devletin öncelikle uluslararası arenada tanınırlığı genel kabul görür. Dış politikada bu genel perspektif üzerinden biçimlenir. 

Bu varsayım koşutunda önce kendimizi yani “Türkiye Cumhuriyeti”nin adını birlikte irdeleyelim. Fransızca “Turquie”den mülhem“Türkiye”adı ile İngilizce söylenişi  “Turkey”doğru bir söyleyiş biçimi değildir.İki sözcüğün kullanılması da yanlıştır. Bizzat Cumhuriyet kuşağından duyduğum için söylüyorum, ‘Türkiye’söylemi, öyle ‘galat-ı meşhur’değil,  “galat”bir söyleyiş biçimidir. Bu söyleyiş biçiminin doğrusu “Türkiya”,İngilizcesi de “Turkia”dır. Örneğin savımıza destek açısında söylüyorum, Slav dillerinde “Turtsiya”(Турција)doğru bir biçimde kullanılmaktadır. “Türkiya”söylemi, maalesef dil bilimcilerin meşhur “büyük ünlü”ve “küçük ünlü uyamı”ile Fransızca’ya kurban edilmiştir. Onlara göre genel kural bir kelimenin Türkçe olabilmesi için her iki kurala da uyması gerekir. Oysa bazı özellikle Arapça kelimeler, Türkçe söyleyiş biçimiyle ‘kalem, kitap’gibi küçük ünlü uyumuna uyduğu halde, büyük ünlü uyumuna uymamaktadır. Ama kullanılarak kurallaşmıştır. Cumhuriyetin ilanı ile birlikte biraz da Cumhuriyet aydının acul bir çabası da olarak “hindi”anlamındaki “Turkey”daha fazla yeğlenerek, “Türkiye”nin  tanınabilirliği uğruna, “Turkia”sözcüğü feda edilmiştir. Bence “Turkia” sözcüğü her kademe tarafından “Turkey” yerine bir devlet politikası haline getirilerek kullanılmalıdır. 

İsterseniz şimdi bu savı test edelim. Haydi denemesi bedava, İngiltere’yle bir millî maç yapmaya kalkın tüm İngiliz tabloid gazeteleri, “-Türkiye’yi kastederek- Hindiyi kızartarak mı, haşlayarak mı yiyelim?”demeye başlarlar. Şükran Günü (Thanksgiving Day)’nde tüm Hıristiyan âlemi hindi (Turkey)yani “Türkiye”yerler. Belki de bu, bir nevi Roma Devrinden kalma İtalyanca“Mamma mia li Turchi” (Anneciğim, Türkler geliyor)bilinçaltından gelen toplumsal travmanın karşı koyma tezahürü de olmuş olabilir.  

Lengüistik açıdan doğru olmayabilir ama “Türkiya”(Turkia)söylemi siyaset bilimi açısından doğrudur. Siyaset bilimine göre  “–iya -ia-“eki “birlik”anlamını vermektedir. “Romanya, Almanya, İspanya, Makedonya, Rusya” gibi üzerinde yaşayan milletle birlikte bir anlam ifade eden devlet adlarıdır. Diplomatika’da isimler Fransızca olarak ifade edilmiştir. Çünkü “millet inşa”(nation building)etmede, Ünlü Fransız filozof, tarihçi ve filolog Ernest Renan(1823-1892)’ın açıkça belirttiği gibi, objektif değerlerden çok, sübjektif değerler ön planda tutulmuştur. Ernest Renan 1882 yılının Mart ayında Sorbonne’da vermiş olduğu  "Bir Millet Nedir"konferansında aslında İbn-i Haldun’un “Asabiyet Kuramı”ndan esinlenerek ortaya atmış olduğu, “milletin oluşumunda sübjektif değerler daha önemlidir” kuramını tekrardan gündeme getirmiştir. Sosyolojik bir olgu olarak, “Asabiyet Kuramı” dayanışma ruhu, grup duygusu, toplumsal dayanışma oluşturmak amacıyla milletin bireyleri arasında bir organik bağ oluşturmak için kullanılır. Kısaca millet olmak için, bir ve bütün, mütecanis bir grup olmayı esas almak demektir. Ernest Renan da bu kuramı kendi devrine uygulayarak, milleti oluşturan insanları birbirine bağlayan bağların ırk dil gibi sayılabilen unsurlardan ziyade ortak mazi, amaç, ideal, gelecek gibi sübjektif unsurlardan oluştuğunu ileri sürmüştür. Bu anlamda uluslaşma olgusu; bireyler arasında “birlikte yaşama duygusu”dur, birlikte yaşamanın ortaya koyduğu “ortak bir kültür”dür. “Ortak bir ruh birliği”dir. Kültürel kimlik bağlamında duyumsamayı, hissetmeyi öne çıkaran bir görüştür. Bu açıdan bakıldığında “Türkiya”sözcüğü “Kendilerini“Türkiya Cumhuriyeti Devleti” Vatandaşı Hissedenlerin Birliği”anlamındadır. Unutmayalım, buradaki Türk sözcüğü, kültürel yapıdaki “milli şuur”un dışa yansımasıdır.Nasıl ki “yürümek”ten “Yörük” türetilmişse, ortaya konulan yönetim “töre”sine -günümüzde törenin adı Türkiye Cumhuriyeti anayasasıdır- biat etmekten de “Törük”yani “Türk”sözcüğü türetilmiştir.  “Türk” sözcüğü eşittir Türkiye Cumhuriyetine vatandaşlık bağıyla bağlı olan demektir. Unutmayalım, ırkî bağlamda ortak ad “Tur”dur, buradan Türkler anlamında –an- çoğul eki ile “Turan”sözcüğü çoğaltılmıştır. Ama maalesef şimdilerde “geçmişimizle irtibatımız kesildiği” gibi, Türk sözcüğü de “ırkî” bağlama çekilmiştir. 

Ondörtüncü yüzyılda Kıpçak Kuman Türkleri hakkında Latince olarak yazılan “Kuman Kitabı” anlamındaki “Codex Cumanicus” (Kodeks Kumanikus)gibi, “Tur-Kuman” da “Kuman Türkü” anlamındadır. Ama maalesef son zamanlarda,Türkiye Cumhuriyeti dışında Ortadoğu coğrafyasındaki soydaşlarımızı ötekileştiren “Türkmen”sözcüğü yaygın ve galat bir ifadeyle kullanır hale gelinmiştir. Büyük yanlıştır.

Öte yandan “–istan” soneki ile yapılan, “Afganistan, Belücistan, Kırgızistan,  Kazakistan” şeklindeki devlet isimleri ise henüz kültürel kimlik bilincine ulaşamamış sadece coğrafi birliktelik aşamasındaki devletleri betimlemek için kullanılır. Balkanlarda eski Osmanlı uyruğu milletlerin kurmuş olduğu uluslararası söylemde “Bulgaria”, “Serbia”, “Croatia” Devletleri kendilerini bir birlik olarak ifade etseler de; Osmanlı Devleti bütün bunları sadece bir coğrafi birliktelik olarak betimleyip, biraz da yapaylıklarını ortaya koymaya çalışarak“Bulgaristan, “Sırbistan”, “Hırvatistan”, “Yunanistan”şeklinde adlandırarak, kullanmayı yeğlemiştir. Bu durum, uluslararası jargonda bir çelişki midir? Evet çelişkidir. Ya da uluslararası hukukun ardıllık ilkesine göre Osmanlı Devletinin selefi olan Türkiye Cumhuriyeti bu şekilde bir “irredentizm”mi sergilemektedir? Yoo, kesinlikle hayır. Ama doğru olan, yadsınamayacak bir biçimde evladın babasını ret edemeyeceği gibi, Türkiye Cumhuriyetinin de Osmanlı Devletinin devamı olduğu gerçeğidir. Türkiye Cumhuriyeti başkasının toprağında gözü olan “irredentist”bir devlet değildir. “İrredentizm”, uluslararası siyasî antlaşmalar ile siyasî bir çözüm sonrası kurulan bir devletin topraklarını örneğin eski Osmanlı bakiyesi olarak ileri sürüp, Türkiye Cumhuriyetinin topraklarına katma çabalarıdır. 

Bir başka “galat-ı meşhur”söyleyiş biçimi  “Yunan ve Yunanistan” söylemidir.  Öyle bir duruma gelinmiştir ki, “Yunan, Helen, Bizans, Rum”sözcükleri birbiri yerine kullanılarak, anlam farklılaşması içerisine girişilmiştir, samimî bir biçimde ifade edelim bu sözcükler, ciddî bir biçimde karıştırılmaktadır.“Yunan ve Yunanistan”sözcükleri, “İyonya”’nın bozulmuş biçiminden gelmektedir.“İyonya”, Batı Anadolu'da bugünkü İzmir ve Aydın illerinin sahil şeridine Antik Çağ'da verilen addır. Balkan Yarımadası’nın güneyindeki topraklarından kaçarak gelen “İyon”kabileleri bu bölgede “Efes ve Milet” gibi şehirler kurmuşlardı. Bu kavram “Helenleri ve Grekleri”içermemektedir. Diğer yandan Adriyatik güneyinde Akdeniz'in uzantısı niteliğindeki denize de “İyonya Denizi ya da İyon Denizi veya Yanya Denizi “adı verilmiştir. Osmanlı daha çok bu denizin kuzeyinde yaşayan halkı ifade edebilmek için “Yunan ve Yunanistan” sözcüklerini kullandığı düşünülmektedir. 

Bizim ısrarla “Yunan”dediğimiz halk ise, kendilerini “Helen, Elen ya da Elias” olarak tanımlamaktadır. Ancak bu sözcük de bugün sadece kendileri tarafından kullanılmaktadır.  “Helen, Elen ya da Elias” kısaca “Helen”, Balkan Yarımadasının en güneyinde yaşayan kavimler ve onların kurduğu eski devlet ve uygarlıktır. Örneğin, Bizans döneminde “Selanik ile Atina arasında kalan bölge”için kullanılmıştır. Anımsayalım, 7. yüzyılda bu bölgede oluşturulan eyaletin adı da, “Hellas” idi. 

“Grek”kelimesi ise aynen “Slav”(Slave)sözcüğü gibi “Köle”anlamındadır. Yalnız bir farkla, “Slav” köleliğin genel bir ifadesiyken “Grek”sözcüğü ondan kapsam olarak farklıdır. Örneğin, Romalılar,  “Grek”sözcüğünü “Latinlerin hizmetkârı, Latinlerin kölesi”anlamında kullanmışlardır.  Bu nedenle bizim büyük bir yanlışla ifade ettiğimiz, “Yunanistan”ın Batı’daki adları“Grecia, Grèce, Greece” şeklindedir. Bizde de “Grek” olarak kullananlar var mıdır? Vardır. Bana sorarsanız, Türkçede de kullanılması gereken sözcük, “Yunan” yerine “Grek”, “Yunanistan” yerine “Grekya” olmalıdır.  

Eski bir Grek kolonisi olan “Bizans”İstanbul’un tarihi adlarından biridir. İsa’dan önce 660 yılında Attika bölgesinde bulunan Megara’dan göçenler, liderleri Kral Byzas’a izafeten İstanbul’un kartal başı biçimindeki tarihi yarımadasında Byzantion’u kurmuşlardır. Ancak unutmayalım, burası, arkeolojik bulgulara göre, koloni döneminden çok daha önceleri de insanların yerleştiği bir yer olmuştur.

“Rum, Romalı”ise, Roma İmparatorluğu halkı demektir. “Roma Senatosu ve Halkı” anlamındaki  S.P.Q.R. (Senatus Populusque Romanus), Eski Roma'da cumhuriyet döneminin mutlak yasama yürütme organının simgesi olarak anıtlaşmış ve yapılaşmış bir Roma Devletinin adıdır. Roma yıkıldıktan sonra söyleyiş günümüze kadar devam etmiştir. Örneğin Selçuklular döneminde Anadolu’nun “Diyarı Rum”;Roma arazisi anlamındaki Erzurum ise “Arazi-yi Rum”söyleyişinin Türkçeye uyarlanmasıdır. Burada yaşayan Hıristiyanlar da Yunanlı (Helen)değillerdir. Buradaki otantik Hitit, Asur, Frigya, Kimmerler, Hurriler, Urartu’ların torunları yanında, Kumanlar, Sakalar, Kıpçak diye bilinen Türkler de bölgede yerleşik oldukları da unutulmamalıdır. Bunlar putperest pagan döneminden sonra MS 378 yılında İmparator Theodosis I’in Hristiyanlığı Roma devletinin resmî dini olarak kabul etmesinden sonra onlar da zorunlu olarak kabul etmek zorunda kalmışlardır. Bu durumun doğal bir sonucu olarak da Hristiyanlıkla birlikte Ortodoks Hıristiyanlığının resmî dili “Grekçe” Anadolu halkına dayatılarak, bu dil üzerinden insanların kimliği de değiştirilmeye çalışılmıştır. Mütareke döneminden itibaren Fener Rum Patrikhanesi-Yunanistan birlikteliği ile İncilin yaygın bir biçimde “Grekçe” olarak terennüm edilmesi zorlamasına karşı Mustafa Kemal Atatürk o günkü koşullar içerisinde Yozgat Akdağmaden’li Papa Eftim’e Türkçe ibadet için “Türk Ortodoks Kilisesi”ni kurdurtmuş, “Anadolu Ortodoksluk Sadası”adında bir de gazete çıkartmıştır.   

Bütün bunlardan sonra demem odur ki, her ne kadar, “halk benimsemişse yaygın yanlışlar doğru dilden daha iyidir”anlamındaki “Galat-ı meşhur lügat-ı fasihten evladır.”özdeyişi hiç de o kadar masum değildir. Ben de sizlere masumane bir biçimde “Türkiye”ve “Yunanistan”kelimelerinin bizleri nerelere kadar götürebileceğini göstermeye çalıştım, sevgili okurlar. 

Medeniyet Tasavvuru

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

18572702