12 Ağustos 2022

Turgut GÜLER

Sözlü ifâde bir yana, ama yazılı metinlerde yapılan hatâlar, bâzen tâmiri imkânsız gedikler açıyor.

                        “Yûnus Emre, bu sözü eğri-büğrü söyleme;

                        Seni sîgaya çeker bir Molla Kâsım gelir…”

mısrâlarının sâhibi ile:

                        “Kalem olsun eli ol kâtib-i bed-tahrîrin

                        Ki, fesâd-ı rakamı “sûr”umuzu ‘şûr’ eyler.

                        Gâh bir harf sukûtiyle kılar ‘nâdir’i “nâr”

                        Gâh bir nokta kusûriyle ‘göz’ü ‘kör’ eyler”

şeklinde sitem eden Fuzûlî, aradaki asırları yok bilip söz söze geliyorlar.

            Meydân-ı suhânda büyüklerden olmanın bir şartı da, zamân dâhil, bütün ölçülebilenlere “var mısın?”diyebilmektir. Halk muhayyilesinin Yûnus’a yakıştırdığı kerâmet sahnesi; Sakarya’ya ayaklarını sokan Molla Kâsım’ın, elindeki Yûnus Dîvânı sayfalarını birer birer nehre fırlattığı âna ışınlanır. Molla, okur-yazar câhillerdendir. Koparıp atmaya niyetlendiği sayfayı, okuma iyiliğini yapar. Kendi adının geçtiği mısrâlara gelince, Yûnus’un söz kudreti, Molla’yı bizim bahçemize fırlatır.

            Fuzûlî’deki, eğri-büğrü yazan kâtiblere yükleniş, bütün zamân dilimlerinde post serip oturan yanlış erbâbına, yâni Molla Kâsımlaradır. Dolayısıyla, Yûnus ve Fuzûlî okunup sevildikçe, hep yanıbaşımızda bir ehl-i hatâ gürûhu bulunacaktır.

            Sehiv ile kasdı aynı terâzi kefesine koymadan, insâf ve intikâmı tepeden tırnağa muâyene etmek lâzım.

            Klâsik dönem Osmanlı hayâtında, üç mühim meslek grubu vardı: İlmiyye, seyfiyye, kalemiyye. Sonraki asırlarda, kalemiyye ile seyfiyyenin ortak hasletlerinden, mülkiyye denilen dördüncü bir grup doğmuştu. Bunlardan birinin adında kalem bulunmakla berâber, diğerlerinin zirveye giden yollarında da kalemsiz yürümek imkânı ve ihtimâli yoktu. Kalem medeniyeti, Türk-İslâm görünüşünün pek çok sıfatından biriydi.

            Bütün zamânlarda, her cemiyetin bir zâdegân takımı olmuştur. Asâleti, insan yaradılışına uyduran veya şiddetle reddeden cümle topluluk, cemaat ve milletlerde, birileri mutlaka aristokrat rolüne soyunmuştur. Özde, imtiyazlı yaşamayı dâiremizin dışına atmış olsak da, peri masalı kahramanlarına ağzımız sulanarak baktığımızı inkâr edemeyiz.

            Bugün olduğu gibi, dün dediğimiz yakın geçmişimizde de pahalı ömre mahkûm insanlarımız; savaş, kıtlık, felâket dinlemeden – belki olmayan – paralarını savuruyorlardı.

           19.yüzyılın, Türkiye’yi hesaplı harekete mecbûr eden gelişmeleri, bilhassa İstanbul’daki haramzâde ve mîrasyedi ekibini hiç etkilememişti. Şimdi, nasıl, lüks üstü lüks otomobil markaları, bir avuç gösteriş meraklısına kur’a ile araba pazarlıyorsa; 1800 ve 1900’lü yıllarda da Viyana veya Paris’den ithâl edilmiş at arabaları yok satıyordu. Kabriyole (cabriolet) denen ve Beyoğlu mağazasından alınma bu arabalar, parlak metalik renkli, karoserli, tek at koşulu idi ve yan yana ancak iki kişi alabiliyordu. Üstü açılıp kapanabilen körükle örtülü bu at arabası, sonraları otomobil sanâyiinde de benzer bir modelin adı oldu.

            Fayton,  landon, kupa, talika, örgü sepet gibi daha birçok at arabası, yolcu taşımacılığında trafiğe çıkıyordu. Fakat hiç birisi kabriyole kadar lâf ü güzâf sermâyesine sâhip değildi. Zenginin emvâli ve terceme-i hâli, hep züğürdün çenesini yormaya yarıyordu.

       İnsâf,  merhamet, hakkâniyet gibi fazîlet timsâllerinin unutulduğu demleri, bugüne mahsûs zannetmeyin. Onlar, insanlık târîhiyle yaşıt. İstanbul gibi, târîhin bizzat yazıldığı mekânlar, bu beşerî nisyânın canlı şâhitleridir.

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: