Güncel Yazılar

Turgut GÜLER

Sözlü ifâde bir yana, ama yazılı metinlerde yapılan hatâlar, bâzen tâmiri imkânsız gedikler açıyor.

                        “Yûnus Emre, bu sözü eğri-büğrü söyleme;

                        Seni sîgaya çeker bir Molla Kâsım gelir…”

mısrâlarının sâhibi ile:

                        “Kalem olsun eli ol kâtib-i bed-tahrîrin

                        Ki, fesâd-ı rakamı “sûr”umuzu ‘şûr’ eyler.

                        Gâh bir harf sukûtiyle kılar ‘nâdir’i “nâr”

                        Gâh bir nokta kusûriyle ‘göz’ü ‘kör’ eyler”

şeklinde sitem eden Fuzûlî, aradaki asırları yok bilip söz söze geliyorlar.

            Meydân-ı suhânda büyüklerden olmanın bir şartı da, zamân dâhil, bütün ölçülebilenlere “var mısın?”diyebilmektir. Halk muhayyilesinin Yûnus’a yakıştırdığı kerâmet sahnesi; Sakarya’ya ayaklarını sokan Molla Kâsım’ın, elindeki Yûnus Dîvânı sayfalarını birer birer nehre fırlattığı âna ışınlanır. Molla, okur-yazar câhillerdendir. Koparıp atmaya niyetlendiği sayfayı, okuma iyiliğini yapar. Kendi adının geçtiği mısrâlara gelince, Yûnus’un söz kudreti, Molla’yı bizim bahçemize fırlatır.

            Fuzûlî’deki, eğri-büğrü yazan kâtiblere yükleniş, bütün zamân dilimlerinde post serip oturan yanlış erbâbına, yâni Molla Kâsımlaradır. Dolayısıyla, Yûnus ve Fuzûlî okunup sevildikçe, hep yanıbaşımızda bir ehl-i hatâ gürûhu bulunacaktır.

            Sehiv ile kasdı aynı terâzi kefesine koymadan, insâf ve intikâmı tepeden tırnağa muâyene etmek lâzım.

            Klâsik dönem Osmanlı hayâtında, üç mühim meslek grubu vardı: İlmiyye, seyfiyye, kalemiyye. Sonraki asırlarda, kalemiyye ile seyfiyyenin ortak hasletlerinden, mülkiyye denilen dördüncü bir grup doğmuştu. Bunlardan birinin adında kalem bulunmakla berâber, diğerlerinin zirveye giden yollarında da kalemsiz yürümek imkânı ve ihtimâli yoktu. Kalem medeniyeti, Türk-İslâm görünüşünün pek çok sıfatından biriydi.

            Bütün zamânlarda, her cemiyetin bir zâdegân takımı olmuştur. Asâleti, insan yaradılışına uyduran veya şiddetle reddeden cümle topluluk, cemaat ve milletlerde, birileri mutlaka aristokrat rolüne soyunmuştur. Özde, imtiyazlı yaşamayı dâiremizin dışına atmış olsak da, peri masalı kahramanlarına ağzımız sulanarak baktığımızı inkâr edemeyiz.

            Bugün olduğu gibi, dün dediğimiz yakın geçmişimizde de pahalı ömre mahkûm insanlarımız; savaş, kıtlık, felâket dinlemeden – belki olmayan – paralarını savuruyorlardı.

           19.yüzyılın, Türkiye’yi hesaplı harekete mecbûr eden gelişmeleri, bilhassa İstanbul’daki haramzâde ve mîrasyedi ekibini hiç etkilememişti. Şimdi, nasıl, lüks üstü lüks otomobil markaları, bir avuç gösteriş meraklısına kur’a ile araba pazarlıyorsa; 1800 ve 1900’lü yıllarda da Viyana veya Paris’den ithâl edilmiş at arabaları yok satıyordu. Kabriyole (cabriolet) denen ve Beyoğlu mağazasından alınma bu arabalar, parlak metalik renkli, karoserli, tek at koşulu idi ve yan yana ancak iki kişi alabiliyordu. Üstü açılıp kapanabilen körükle örtülü bu at arabası, sonraları otomobil sanâyiinde de benzer bir modelin adı oldu.

            Fayton,  landon, kupa, talika, örgü sepet gibi daha birçok at arabası, yolcu taşımacılığında trafiğe çıkıyordu. Fakat hiç birisi kabriyole kadar lâf ü güzâf sermâyesine sâhip değildi. Zenginin emvâli ve terceme-i hâli, hep züğürdün çenesini yormaya yarıyordu.

       İnsâf,  merhamet, hakkâniyet gibi fazîlet timsâllerinin unutulduğu demleri, bugüne mahsûs zannetmeyin. Onlar, insanlık târîhiyle yaşıt. İstanbul gibi, târîhin bizzat yazıldığı mekânlar, bu beşerî nisyânın canlı şâhitleridir.

Medeniyet Tasavvuru

Faruk Sümer
Oğuzlar

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

15266713