Güncel Yazılar

Eyüp Ersegün KAHRAMAN

Dünya’da Sosyalizm

Toplamak, paylaşmak anlamına gelen Latince ‘‘sociare’’ kelimesinden türeyen sosyalizm, 19.yy ilk çeyreğinde ilk defa bir dergide kullanılmıştır. Kapitalizme muhalefetiyle gelişen görüş, sanayileşmenin hızlıca girdiği Fransa, Belçika, Almanya gibi devletlerde 19. Asır ikinci çeyreğine doğru bilinen bir görüş halini almıştır. Fikrin önde gelen düşünce insanları Robert Owen, Karl Marx, Lenin, Torçki, Antonio Gramsci gibi isimlerdir.

Sanayi devriminin sonuçlarından dolayı işçi sınıfının çıkarlarını koruyan programları üretmesi bakımından işçi hareketi taraftarlığının bir türü olan sosyalizm, topluluk, iş birliği, eşitlik, sınıf siyaseti ve ortaklaşa sahiplik angajmanlarından oluşmuştur. 

Topluluk; Liberallerin keskin birey toplum ayırımlarına karşı, bu kolektivist görüş insanın bir ada olmadığını anakaranın bir parçası olduğunu savunur. İnsan hayatının doğumla sabitlenmediğini değiştirilebileceğini savunup bunun ‘‘anakaranın’’ bütünlüğü ile gerçekleşeceğini savunur. Bu sebeple toplum içindeki insanlar ‘‘kardeş’’ veya ‘‘yoldaştır’’.

İş Birliği; kapitalizmin yarattığı sınırsız rekabet anlayışı toplumun çatırdamasına, huzursuzlaşmasına sebebiyet verdiğini savunarak insanın bu çağa kadar gelebilmesinin kaynağının rekabet değil iş birliği olduğuna inanır. Kooparatifleri de oluşturan bu düşünce topluluk angajmanıyla birlikte düşünüldüğünde daha somut bir hal alır.

Eşitlik; Sosyalistler de liberaller gibi toplumun eşit olarak doğmadığına; ancak hem adalet hem iktisadi anlamda eşit olması gerektiğine inanır. Bu kavram yine topluluk ve iş birliğini de destekler; sosyal eşitliğin sağlanması toplumun tüm kesimin ihtiyaçlarının giderilmesiyle olacaktır bunu da kooparatizimle, iş birliği ile sağlayabilirsin.

Sınıf Siyaseti;  Marksizm’in de temelini oluşturan görüş, dünya tarihinin insanlardan değil toplum sınıflarından mütevellit olduğunu savunur. İşçi hareketi türevi olan sosyalizm için de toplumlar burjuva ve proleterya arasında bölünmüştür, 19. Yy daha etkili olan bu düşünce 20. Yy da proleteryanın erimesiyle etkisini kaybetmiştir.

Ortaklaşa Sahplik; özel mülkiyet rekabetin ve eşitsizliğin bir ürünüdür, toplumun huzurunu da bozan sebeplerdendir. Buna karşılık zenginliğin ortaklaşa sahiplenildiği bir düzen daha huzurlu olacaktır. Ortaklaşa sahiplik kavramını Marksist düşünce kökten bir devrim ile yeni bir toplumsal düzenle sağlanacağını savunurken – komunizm de bu düşünceden beslencektir- Leninistler mülkiyetin devletleştirilmesi gerektiğini savunarak devlet sosyalizmi – bu düşünce de sosyal demokratları oluşturacaktır- kavramını geliştirmişlerdir.

İleriki yıllarda sosyalizmden türeyen Marksizm ve sosyal demokratların kökeni de buradan başlar. Marksizm toplumsal düzeni anca devrimle gerçekleştirilebileceğini düşündüğü için devrimci sosyalizm olarak da bilinir. Onlara göre yaşadıkları devlet ve mensubu oldukları toplum burjuva düzenine aittir, bu durumu ancak kökten bir devrimle –Fransa’da olduğu gibi- düzeltebileceklerini savunur. Bu düşüncenin somut örneği Küba devrimi olmuştur.

Sosyalist demokratlar ise devletleştirme politikasından sonra karma ekonomiyi de benimseyerek kendilerini belli eder. Liberal politikaya göz kırparak kapitalizmin kökten kaldırılmaması gerektiğini ama insanileştirerek düzeni sağlayabileceklerini savunurlar. İkisi arasında kurmaya çalıştıkları bu denge sosyal demokratların düzenin daha barışçıl şekilde sağlamalarına da yol açmıştır. Hatta Marksistlere göre sosyal demokratlar bu düşünceleri sebebiyle burjuvaya hizmet etmişlerdir. Devletleştirme düşüncelerinden, Keynesyen düşüncenin dünyada etkisini yitirmeye başladığında vazgeçilmeye başlanmıştır. 

Sosyalizm 1970’lerden bu yana gerileme dönemine girmişti. Serbest piyasa dünyaya hızla egemen olurken tabii ki bu kaçınılmazdı ancak kapitalizmin ‘‘küreselleşmesi’’ bir anti-kapitalizm düşüncesinin de kıpırdanması görülmeye başlanmıştır.

Türkiye’de Sosyalizm

Düzeni bozmamak için her ne kadar başlığa sosyalizm desek de Türkiye’de bahsedeceğim genel olarak sol düşünce olacaktır; çünkü ülkemizde sosyalizmi komünizmden, marksizmden ayırmak oldukça güçtür. Siyasi partilerden dergi, gazete yayınlara kadar bir bütün içindedir.

Ülkemizde sosyalist düşünce 20. Asrın başlarında neşredilen ‘‘Sa’yû Amel’’ dergisiyle başlamış diyebiliriz. İşçinin, emekçinin haklarını savunma için neşrolan dergi devletin himayesinin önemini savunmasıyla sosyal demokrasinin de ilk örneklerini oluşturur.

İlerleyen zamanlar da 1920’de Bakü’de kurulan TKP devrimci sosyalistlerin de ilk örneklerini oluşturur. Ülkemizde sol düşüncenin uzunca bir süre boyunca TİP ile birlikte -12 Mart- bel kemiğini oluşturur. Mustafa Suphi’nin önderliğinde kurulan TKP’nin ideolojisi Ekim devriminin de tesiriyle hâkim sınıflara karşı bir nefret, halkların da mazlumluğuna dair bir düşüncedir. Meclisin milliyetçiliği sebebiyle İstiklâl Harbi’ne başlarda nötr kalan TKP, emperyalistlerle mücadele sebebiyle Milli Mücadele’ye 1921 Ocak ayında destek vermeye başlamıştır. Cumhuriyetin kurulmasıyla TKP Mustafa Kemal’in ani-komunist olması münasebetiyle kemalizme uzak dursa da karşı tarafta Sebest Fırka’nın olması CHF’ye destek vermek zorunda kalmışlardır. Türk nüfusunun %95’inin köylerde yaşaması TKP’nin Sovyet düşüncesine tamamen sarılmasına olanak sağlamıştır; ancak kurucu ideolojiye karşı tutunamamış, 1960a kadar tevkifat dönemine girmişlerdir.

Sol’un farklı ama oldukça da ünlü bir türü olan ‘‘ortanın solu’’ düşüncesi de TKPnin tevkifata uğradığı, Demokrat Partinin hızla yükselmeye başladığı dönemlerde söylenmeye başlandı. Özellikle 1965 seçimlerinde CHP %30’un altına düşerek en kötü oranı almıştı. Ortanın solu fikri ‘‘köycü, işçi, devletçi’’ misyonunu ‘‘demokratik’’ usullerle benimsemiştir. İnönü ve daha sonca Ecevit yer yer ortanın solunu anlatmak zorunda kalmış, parti programlarını buna göre hazırlamıştır. Ortanın solunun demokratik olması benzer zamanlar da neşredilen Yön dergisinin çatısında birleşen devrimci sosyalistlerin de karşılarında olmalarını sağlamıştı. Devrimcilere göre Türk milleti Osmanlı İmparatorluğunun devamı niteliğinde feodal bir yapıdır, bunu değiştirmek, dikey toplumu yataylaştırmak için kökten bir devrim gerekmektedir. Ortanın soluysa bu fikre Osmanlı Devleti’nin Kemal Tahir, Sencer Divitçioğlu gibi sol düşünce aydınlarının Asya Tipi Üretim Tarzı (ATÜT) olarak sunduğu ekonomik modele sahip olduğunu, feodal bir toplumun olmadığını, kökten bir devrime ihtiyaç olmadığını savunarak karşı çıkar.

Devrimcilerin bel kemiğini oluşturan Yön dergisi Doğan Avcıoğlu, Mihri Belli gibi aydınların önderliğinde Milli Demokratik Devrimi savunur. Onlara göre proleteryada başlayacak kıvılcım aydın, asker güçlerini –zinde güçler- de etkileyerek Fransa’da olduğu gibi bir kökten devrimi başlatacaktır. Bu düşünce 1960’lı yıllarda dünyadaki sosyalist düşünceye oldukça hâkimdi, karşılarında Küba gibi somut bir örnek bulunmaktaydı. Öğrenci hareketleri de -THKO, THKP-C önderliğinde – bu düşünceyi benimsemiş, Filistin kamplarında aldıkları gerilla eğitimini hem taşrada hem şehirde uygulayarak devrimi başlatacaklarına inanmışlardı. 9 Mart’ta 1971’de de sosyalist düşünceye bağlı kurmaylar buna yönelik askeri bir darbeye hazırlanırken bir karşı darbe ile karşılaşmış akabinde devrimci sosyalistleri dağıtacak 12 Mart muhtırası yayınlanmıştır.

Meşhur 74 affı ile itibaren sol düşünce Türkiye’de emperyalizmle mücadeleyi ‘‘faşizimle’’ mücadele ile değiştirdi. Hatta bu değişim marşlarında da görülür; gün doğdu marşının ilk versiyonunda ‘‘yurdumuza yankee dolmuş’’ derken sonraki versiyonunda ‘‘yurdumuza faşist dolmuş’’ sözleri yer alır. Bu süreçten itibaren sol düşünce dağınık bir yapıya büründü, klasik sosyalist düşünceye daha yakın olan CHP devrimci sosyalistlerin yuvasına dönüştü bunu fark eden Ecevit 12 Eylül sonrası DSP yi kurarak sosyal demokratları toplamayı amaçlamıştı. Eski maoistler Vatan Partisini kurdu, TKP kendi düşüncesini devam ettirdi, kütçüler daha sonra kendi partisini kurarak ayrıldı. Özellikle DSP sol düşüncenin anarşist kesimi ile kendisi arasında keskin bir hat belirledi, 2si güvenlik güçleri olmak üzere 32 kişinin öldüğü ‘‘hayata dönüş’’ operasyonları hükümette oldukları dönemde gerçekleşti. Solun bu şekilde dağınıklığı çözüm sürecine kadar devam etti. Sürecin başlamasıyla birlikte HDP tüm sol düşünce mensuplarını toplayacak bir argüman gütmeye başlamıştı, PKKyı desteklerken devrimcilere, şehre dönün çağrısıyla da sosyal demokratlara adeta kapı açıyordu. 

TKP ile başlayan sol düşünce, devletçi politikaların ortaya çıkmasıyla ortanın solu düsturuyla uzunca bir süre siyaset yapmaya çalıştı. Öğrenci olaylarının sükse yaptığı 60lı yıllarda buna karşılıksız kalmayan sol düşünce MDD çatısı altında birleşerek yeni bir düzen yaratmaya çalıştı. 12 mart ile beli bükülen daha sonra silahlarını faşizme yönelten sosyalizm yanlış sınıf sistemi düşüncesiyle ileride PKK’nın temellerini oluşturacak ‘‘Kürt halkının bağımsızlığı’’ görüşünü de ortaya attı. 12 Eylül sonrasında devrimciler, Marksistler, sosyal demokratlar kendilerini keskin hatlarla ayırarak, birbirlerine karşı daha önce kurmaya başladıkları cephelerini bu dönemde tamamladılar. 

Sürece kadar sadece bölücü harekette gördüğümüz tavır ‘‘gezi parkı’’ ile daha genele yayılabileceğini fark ederek ‘‘kolektif toplulukları’’ ile büyümeye başladığı dönem HDP’nin sosyalist düşüncenin tamamını toplamaya çalıştığı zamana denk gelmesi şans değildir. Teröre yönelik operasyonların başlaması ile PKKnın ve kürt milliyetçiliğinin(!) meşrulaştırılması ortadan kalkıp, Türk solu tekrar sosyalist ve devrimci olarak ayrılmıştır. 

Medeniyet Tasavvuru

Mehmet BULUT
Ahlak ve İktisat

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

19823028