Güncel Yazılar

Mahire Yazar KİREMİTÇİ

 

savastan donen asker

 

Şu kışlanın kapısına

Mail oldum yapısına

Telli kurban bağlayayım

Asker yârin kapısına (Adana türküsü)*

 

Adı neydi?

Mehmet mi, Mustafa mı, Ali miydi acaba?

Telli kurban bağlayacak bir yâri, çoluğu çocuğu var mıydı bilinmez…

Evi, ocağı var mıydı; anası, babası sağ mıydı?

Nereliydi, köyü bucağı neresiydi?

Anadolulu muydu, Trakyalı mı?

Edirne’den mi, Batum’dan mı, Ahıska'dan mı, Diyarbekir’den mi, Erzurum’dan mı, Trabzon’dan mı, İzmir’den mi, Kerkük’ten mi, Bağdat’tan mı, Basra’dan mı, Şam’dan mı, Halep’ten miydi yoksa?

Veya Ahlatlı, Harputlu,  Gâvurdağlı mıydı acaba? 

Yoksa bozguna uğrayıp terk ettiğimiz Balkanlar’dan; Üsküp’ten, Makedonya’dan, Selanik’ten miydi?

Çocukluğunu, hatıralarını, aile kabirlerini Urumeli’nde mi bırakıp gitmişti cepheye; bir daha dönmemecesine?

1913'te İstanbul'da çekilen bu fotoğraftaki Mehmetçik; dönecek yeri yurdu, evi ocağı kalmadığı için mi, düşman elinde kaldığı için mi köyü bucağı, sığınacak bir ana sıcağı, ısınacak bir yar kucağı olmadığı için mi düşmüştü Beyoğlu sokaklarına?

Pâyitaht’a bir gemiyle mi gelmişti? Hangi limanda karaya çıkmıştı? Bahtı gibi kara bahtlı memleketin karasına adım attığında dizlerinin dermanı, gözlerinin feri kalmış mıydı?Yoksa Şark Demiryolu ile mi gelmişti de, Sirkeci İstasyonu son durak olmuştu ona. Neler hissetmişti o anda? Karnı çok aç mıydı indiğinde? Üstü başı gibi miydi midesi de? Perişanlığı, midesinin röntgen filmi miydi?

Karavana bakırdandır

Yemen yolu çukurdandır

Zenginimiz bedel verir

Askerimiz fakirdendir (Ali Asker Hozat)

İster Yemen çukurları, ister Sina çölleri, isterse Balkan dağları, ovaları olsun… İster dün, isterse bugün olsun hep aynı; hep zenginimiz bedel verdi veya bir yolunu buldu kaçtı, askerlik, vatan borcu hep fakirlere, orta hallilere düştü…

İstiklâl Caddesi’nde çekilmiş olan bu fotoğraf; Balkan Harbi’nden, nâm-ı diğeriyle Balkan Bozgunu’ndan dönen, adı sanı belli olmayan meçhûl bir askerle, ensesi kalınların aynı karede bulunmasından dolayı ibretliktir.

O ensesi kalınlar ki; erkeğiyle kadınıyla, memleket yanarken bir horum (deste, bağ) otu yanmayan tiplerdir, afedersiniz tipsizlerdir.

Onlar hep işinde gücündedir maşallah; işleri her daim tıkırındadır. Fakir halk çocukları cephelerde kırılırken, ölmeyip sağ kalanlar da kolunu bacağını, gözünü yüzünü cephelerde bırakırken ensesi kalınların kolları her yere uzanır, her kapıdan içeri girerler ve gözleri yalnız parayı görür, şeytan göresi yüzleri ise bin bir surattır.

Keyifler de tıkırdır her zaman; yerler, içerler, eğlenirler. Cümbüşlü sofralarda doyuncaya, tıksırıncaya, çatlayıncaya kadar yerler, içerler, eğlenirler. (T.Fikret’e rahmet)

Sadece doymak bilmez bir iştiha ile yemekle kalmazlar. Muhakkak “bu memleket nasıl kurtulur” nutukları da eşlik eder kuş sütünün eksik olmadığı sofralarına.

Askerden kaçarlar, çocuklarını kaçırırlar ama siyaset en sevdikleri mezedir bu ensesi kalınların sofralarında.. 
Hükümetler kurar, hükümetler düşürürler; atar tutar, asar keserler..

Söze ‘azizim’ diye başlayıp tarihten, bilimden, edebiyattan, sanattan, dinden, kültürden yüksek yüksek fikirler serdederler de söz gelip ‘bu millet adam olmaz’a dayanınca orada biraz dururlar..

Dururlar mı hiç, biraz ahlayıp pufladıktan, yerine göre küfür müfür edip rahatladıktan sonra; milleti adam etmenin reçetelerini sunarlar peş peşe... 

Milleti adam etmek için bin bir dereden su taşırlar... Avrupa’dan damızlık erkek ve kadın ithâl etmeyi teklif edenler bile olmuştur zamanında, yalan değil, ciddi ciddi yazılmıştır bu..

Kendi halkına tepeden bakan, hor gören, o halka ait her ne varsa ondan tiksinen bu enseleriyle ters orantılı yürekliler, afedersiniz yüreksizler; o fakir halkın çocuklarının sayelerinde bir bayrak altında hür yaşadıklarını, zengin olduklarını da gâvur gibi bilirler aslında. Bildikleri içindir ki yeri geldiğinde ‘vatan, millet, Sakarya’ nutukları atmaktan bir an geri durmazlar. Sanırsınız ki ha deyince kendini vatan için ateşe atmaya hazırlar; hınzırlar...

Fotoğraftaki, Balkan Bozgunu’ndan sağ çıkıp dönen ve İstiklâl Caddesi’nde; koca bir vatanı omuzlamış, kim bilir kaç sene boyunca vatanı, milleti sırtında taşımış, heybesine memleketin bütün dertlerini doldurmuş şu meçhûl askerin, cephelerde çelikten bir kale kesilen göğsünü gere gere yürümesi gerekirken başını öne eğerek yürümesi, acaba arka plandaki ensesi kalınları görmemek için midir?

Yoksa, vatan gibi paramparça olmuş yırtık pırtık kaputundan, çarıklarından, açlığından, perişanlığından utanmasından mıdır? Yorgunluğundan mıdır yoksa?

Ne dediniz? Türk askeri acıkmaz mı, uyumaz mı, yorulmaz mı, utanmaz mı dediniz?
Hattâ Türk askeri ölmez mi dediniz?

Haklısınız, Türk askeri insan değil, et yığını ensesi kalınların yanında o bir çelik, o bir demir, o bir tunç, o bir altın...

Türk askerinin ölüsüne de şehîd deriz biz; ölümsüzdür o...

(MYK 23 Temmuz 2019 /Ankara)

-----------------------------------------------------------------------------------

Not: Merhum H. Nihal Atsız’ın Topal Asker şiirini bilir misiniz? O şiirde, cephede bir bacağını bırakan topal bir asker ve yosma bir kız anlatılır. Belki kız hayalidir ama olay ve asker gerçektir. Şiiri ve şiire ilham veren askerin gerçek hikâyesini yazmayacağım. Bilenler bilir, bilmeyenler de merak ederlerse internetten bir zahmet bulup okusunlar.  Bu fotoğraf bana Topal Asker şiirini hatırlattı ve şiir olmasa bile kısa bir yazıyla bütün gelmiş geçmiş vatan evlatlarının ruhlarını şâd etmek istedim; dilim döndüğünce…

*Bu türkünün müziği, Türkçe ve lehçeleri de dahil 41 dilde yayın yapan Türkiye’nin Sesi Radyosu’nda jenerik (tanıtım) müziği olarak uzun yıllardır çalınmaktadır. Program geçişlerinde, sık sık sözsüz olarak çalınan bu türkü Türkiye’nin Sesi’ni en güzel yansıtan türkülerden biridir bence. Akıl eden her kimse tebrike şayandır.

Medeniyet Tasavvuru

Mehmet BULUT
Ahlak ve İktisat

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

20807463