Güncel Yazılar

Abdulkadir İLGEN

Sorun Taptuklu Yûnus’a
Bu dünyadan ne anladı
Bu dünyanın karârı yok
Sen neyimiş ben neyimiş
Yunus Emre

Yıllar önceydi. Mevsim yaza gebe, bahar olgunluğunun zirvesindeydi. O günlerde daha köy okulları boşaltılmamış, ortalık cıvıl cıvıl coşkuyla gürlüyordu. Kenarda, okul bahçesinin öteberisinde uçurtma uçuran çocuklara, başka bir köşede yakan topu oynayan kız çocukları eşlik ediyordu. O da bu çocukların arasındaydı. Gözleri kâh uçurtmalara takılıyor, kâh göçmen kuşların şarkılarına dalıp gidiyordu. Uçurtmaların ipleri gerilip daha öteye, ötenin de ötesine gittikçe; gözleri ufuklara, oraların da ötesine doğru yöneliyor, hayalleri bir gizemli dünyaya gidip geliyordu.

Çocukluğunun geçtiği o yılların Türk köyü, memleket demekti; memleketin neredeyse tamamı. Şehir de daha çok memleketin aksesuarı, bir tür mütemmim cüzüydü. Toprak ısınıp karlar erimeye ve her yerde küçük küçük nehirler oluşmaya başlayınca bilirdi ki, bahar gelmiş, göçmen kuşlar şakımaya başlamıştır. Her taraf neşelidir. Dere boyu çayırlıkları su baskınlarının taşıdığı çerçöpten temizlenmek için bakıma alınmış, kıyı bucak dört köşe uyanan bahardan nasibini almıştır.

Ders kitapları bile mevsimlere göre hazırlanmıştı. Bahar mevsiminde çayır çimen içinde koşuşturan çocuklar, yaz gelince ellerinde meyve sepetleriyle hasata koşar, büyüklerine yardım ederlerdi. Gerçi çocukluğunu geçirdiği yer meyve sebze bakımından o kadar da zengin değildi. Hatta fakirdi. O yüzden ellerinde sepetleri dolgun meyve ağaçlarının altında büyük babalarıyla meyve toplayan çocuklara çok özenir, kendini her seferinde onların yerine koyardı.

O sene, yani hayatının dönüm noktası olan o sene, şehre taşınacaklardı. Şehir, pek de yabancısı sayılmazdı. Ne de olsa babası onu her sene güz sonrası, panayıra götürür, kaplıcalarda tatillerini geçirirlerdi. O günlerin pırıltılı panayır dünyası, çocukların hayal dünyasını alabildiğine kamçılar, onları çok faklı âlemlere götürürdü. O yıl, bahar sonrası çıkacakları yaylayı değil, şehri düşlüyor, onun rüyasını kuruyordu. Kim bilir nerelere yolculuk yapacak, kimlerle ne tanışıklıklar kuracaktı. Bunların hayaliyle içi kıpır kıpırdı.

Bir gün –ki o gün Mayıs’ın 6’sı, Hıdırellez günüydü- zil çalıp sınıfa girince, uzaktan, öte yakadan köye doğru yavaş yavaş ilerleyen beyaz bir otomobil gördü. İçinde tuhaf, adını koyamadığı garip bir hüzün, bir ürpertinin yayıldığını hissetti. Çok geçmeden nöbetçi öğrenci tarafından dışarıya çağrıldı. Eve götürülüyordu. Bir hengame, büyük bir matemle sarsıldı. Her taraf insan, her taraf matemdi. Babasının ölüm haberini verdiler. Salalar okunuyor, köy kadınları ağıtlar yakıyordu. O günü hiç unutmadı.

Hayatının miladı o gündü. Öncesi ve sonrası. Öncesi hayallerle örülü o güzelim çocukluk yılları, sonrası tarife sığmaz ıstırap ve yokluk yılları. Beş kardeştiler. Kendisi tam ortada, üç numaraydı. En küçükleri bir, kendisi on bir yaşındaydı. Sonra, amcası tarafından okutulmak üzere büyük şehre götürüldü. O zamanların Ankara’sı bir başkaydı. Etrafı gecekondularla çevrili bu şehir, Tanpınar’ın muharip Ankara’sı, onun için Anafartalar Çarşısı, Yürüyen merdivenler, Gençlik Parkı, Ulus meydanı ve Kızılay Güven Parktan ibaretti. Akşamları o küçük gecekondu evinin derme çatma pencerelerinden ışıl ışıl parıldayan Ankara’yı seyrederdi. 

Sonra tekrar taşraya gitti. Gitti, ama Ankara bağlantısı hiç kesilmedi. Çocukluğunun bu ikinci evresi, gençlik yıllarının erken dönemleri gibi son derece netameli yıllar olarak kalmıştı hafızasında. Çoğu detayların silindiği, hatta hiç hatırlanmadığı fulü bir dönem. Aklında kalan hakiki kare, annesinin mukavemeti, azmi, mücadelesi ve ona iştirak eden kendi enerjisiydi. Kardeşleri zaten küçüktüler. Bütün çocuklarını kanatlarının altına alan bu Anadolu kadını, her müşkilin üstesinden gelmeye çalışırdı. Azıkları gayret, katıkları tasarruftu.

Aradan yıllar geçti. Çocuklar büyüdü, her biri bir yerlerde kendi düzenlerini kurdu. Erken yaşta çocuklarıyla baş başa yapayalnız kalan anne artık yaşlı bir kadındı. Bükülmez sanılan beli hala dikti, ama ayakları takatsiz, gözleri fersizdi. İliklerine kadar işleyen geçim derdi, o dehşetli korku her halinden hissedilirdi. O da annesinin o hallerini görür, duygulanırdı. Ve bir gün anne, kendi başına evinde kalamaz oldu.

Anne tek başına evinde kalamazdı. Anne de biliyordu bunu. Evi, kullandığı eşyalar, her şey misafir olmuştu birdenbire. Her şeyin boşaldığını, ellerinden kayıp gittiğini görüyordu şimdi. Geçim derdinin bir şekilde çözüldüğünü zannettiği hayatının bu son demlerinde, onun da ellerinden kayıp gittiği gerçeğiyle yüzleşti. Sadece sahip olduğu eşya değil, kendi üzerindeki tasarruf hakkının da kaybolduğunu hissetti. Gözleri doldu. “Hani evin barkın, yurdun yuvan nerede? Her şey boşmuş!  Hani çocukların, anne diye eteklerine sarılanlar nerede?” Bu sızlanışlar ne kadar devam etti, kendisi de bilmiyordu. O da anneyle beraber o hüzün nehrine daldı. O renge boyandı.

Bir dramdı yaşanan; hayatın anlamı üzerine bir dram. Anne gözleri önünde eriyor, daha ölmeden kendine, evine-barkına ve çocuklarına veda ediyordu. Ölmeden ölü muamelesi yapılmış ya da o anlama gelmişti hayat. O da bir kenarda sessizce annesini izledi. Aslında izlediği annesi de değil, hayat denilen dramın son sahnelerinden biriydi. Kendi ölümünü izler gibi izledi bütün bunları. Diri diri kendi kızlarını toprağa gömmekten ne farkı vardı anneyi o yalnızlığa terk etmenin? Ey yüreğinin çeperinde, kendi taşrasında yaşar gibi yaşayanlar diye seslendi yüreğine. Seslendi. Ve “yüreğinin kabuğundan” hicret vaktinin geldiğini sezinler gibi oldu. “Zekât eşyanın eşyadan hicretidir” diyen şair gibi o da, asıl hicret “insanın taşrası”ndan hicretidir diye düşündü. Kendine geldiğinde akşam olduğunu, suların karardığını gördü. Gün hayli ilerlemiş, vakit daralmıştı. 

 

Medeniyet Tasavvuru

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

18600583