“Söğüt”, Türk milletinin kaderinde fevkalâde mühim yer tutan muazzez bir mekândır. Aslında ona mekân demek, büyük haksızlıktır. XIII. asrın sonlarında, Türk’ün istikbâli bir atom çekirdeğinin içine nakşedilmiştir ve o çekirdeğin adı, “Söğüt”dür. Dünyâ’da, Söğüt kasabası kadar “söğüt” olmayı hak eden bir başka belde yoktur. Bizanslılar, buraya “Tebazyon” diyorlardı. İranlılar, “Hıtta-i Bîd”, Araplar da “Beldetü’s-Safsaf” adlarını, Söğüt için sarfetmişlerdi. “Tebazyon, Bîd ve Safsaf” kelimelerinin Türkçedeki karşılıkları “söğüt” demekti. Yâni, tam ortasından “Söğüt Çayı”nın geçtiği “Söğüt” beldesine, bizden önce verilen isimler de hep aynı yerde karâr kılmışlardı. Demek ki, buraya bakan gözler, “söğüt”ten başka bir şey göremiyordu.

Bugün cümle insanlığın ortak değerleri arasında gösterilen “Aspirin”in, damarları açma ve kan dolaşımını kolaylaştırma hassaları, her yerde konuşuluyor. Aspirin’in özünde, “asetilsalisilik asit” denilen bir madde vardır ve bu hârika ilâcın bütün hasletleri, o maddede toplanmıştır. 1897 yılında, Alman ilâç firması Bayer’in bünyesinde çalışan Felix Hoffman, asırlar önce Hipokrat (M. Ö. 460-370) tarafından fark edilen “salisilik asit” üzerinde çalışırken, “asetilsalisilik asit”i bulmuştu. Bayer firması, bu yeni asitin adını “ASA” şeklinde kısalttı ve yeni ilâca “Aspirin” ismi de buradan alınan ilhâmla verildi. Hem Hipokrat’ın, hem de Hoffman’ın hareket noktası olan “salix” sözü, Latincede “söğüt” mânâsına geliyor. Aspirin’e temel olan “asetilsalisilik asit”, tamâmen söğüt ağacından elde ediliyor.

Felix Hoffman’dan altı buçuk asır evvel, Söğüt’ü keşfeden ve bu kutlu mekâna yerleşen Kayı alplarını, ne kadar yüceltsek, onların rûhâniyetine ne kadar ilticâ etsek, az gelecektir. Söğüt’deki damar açma hassasını, Alman kimyâgerden 666 yıl önce gören ve Türk milletinin damarlarına yerleştiren Ertuğrul Gâzî ile Şeyh Edebâlî’yi ve bu iki ulu Türk kocasına omuz veren Oğuz cilâsunlarını, Karakeçili bacıyânı, Söğüt Çayı’nın başında, bir düğün, dernek veyâ toy vesîlesiyle bir arada tahayyül etsek de, hepsi bize mahsûs sazların refâkatinde, o meşhûr türküyü, onların mübârek ağızlarından dinlesek:

            “Söğüt’ün erenleri,

            Koyverin gidenleri.

            Âh, ne güzel baş bağlayor

            Söğüt’ün güzelleri

            N’aldırdın beni,

            Âh, gül iken soldurdun beni”

Burada bağlanan başın, bir gelin başı, bir Türk güzelinin duvağı olmaktan çıktığını, bütün bir Cihân’a âit olduğunu, ayrıca anlatmaya lüzûm var mıdır?