Güncel Yazılar
 
Ayşe SAMİHA
İstanbul! İmkânsız gibi görünen yolculuğumun sonuna gelmiştim. 4 Ekim 1912, vapur bağlantılı trenle Charing Cross’tan hareket ettim ve şimdi Pazartesi akşamı, 7 Ekim’de Constanza Vapuru’ndan inip Pera’nın kozmopolitan ahâlisine katıldım. Hazırladığım üç bavul eşyâmla Avrupa’dan kazâsız belâsız İstanbul’a vardım ve Pera Palas Oteli’ne yerleştim. Savaş muhâbiri-fotoğrafçısı olacaktım ve ilk iş ne var ne yok, malzemelerime dâir unuttuğum bir şey var mı diye çantamı kontrol etmek oldu. Fotoğraf makinemle birlikte 12 pozlamada 54 film, tab’ etme teknesi, tabaklar ve pudra, hepsini getirmişim. Önümde duran düz filmlerin avantajları vardı. Bunlar normal posta ile gönderilebiliyorlardı. Fakat sansüre takılınca bunları kullanmamak daha kârlıydı. Fotoğraf çekmek yasaklanır diye yedekte bir Zeiss Palmos makinem vardı. Diğer çantalarda da bir savaş muhâbirinin ihtiyâcı olabilecek yükte hafif eşyâlarım vardı. Henüz savaş resmen ilân edilmemişti, ama hiç kimsenin şüphesi yok ki her an eli kulağında idi. Etrâfta seferberlik hazırlıkları sürüyordu ve askerler kendilerinden emin bir şekilde Sofya’ya zafer yürüyüşü yapacaklarını anlatıyorlardı. Bizim güzergâhımız Kırkkilise-Kırklareli ve Lüleburgaz idi ve şartlar değiştiğinde İstanbul’a dönecektik. 
Günler geçti ve nihâyet savaş ilân edildi. Bulgar ordusu Türk savunma hattına doğru yol alıyordu. 21 Ekim’de savaş karargâhına çağrıldık ve bize ordu karargâhına gideceğimiz bildirildi. Savaş ofisi fotoğrafçısı, her birimizden savaş ve düşmanlık sona erene kadar orduda kalacağımıza dâir birer imzâlı belge aldı. Bu belgeyi o zaman ciddîyetle karşıladık. Londra’ya varmadan evvel, bu belgeyi gösteren fotoğrafımızın altını imzâladık. Attığımız başlıkta ironi veyâ îmâ yoktu: “Türkiye’nin ilk savaş mahkûmları” idik.
Ertesi gün mektuplar, paketler ve telgraflar için bir kurye servisi oluşturuldu. 24 saat sonra hepimiz hareket için istasyonda hazır idik. Şiddetli yağmur ve rüzgâr altında, istasyon çevresi dize kadar çamur içinde idi. Yük treninin iki saat gecikmeli gelmesinden anladık ki, eşyâlarımız ve atlarımız için en iyi yerleri seçmemiz gerekecekti. Hava, hizmetlilerin ve hamalların bağırışları ile dopdoluydu. Nihâyet sona geldik, akşam saat yedi’de Avrupa’lı sâkinlerin bizlere bol şans ve iyi yolculuklar temennîleri ile trenimiz eski İstanbul’un içinde yavaş yavaş yol almaya başladı. 
Şiddetli yağmura rağmen, her kavşakta sigara içen ve ellerindeki meş’aleleri ile treni uğurlayan yüzlerce Türk gördük. Trenimiz yol aldıkça meş’aleli tezâhüratların hülyâlı havasının yerini gerçekler aldı; trenin arka vagonlarında askerler vardı ve biz savaşa gidiyorduk. 
Vagonumuz karanlığın bilinmezliğine doğru yol alırken sicim gibi yağan yağmur vagonun camlarını âdetâ acı acı dövüyordu. Tren, saatte beş kilometreyi kat’iyyen geçmiyordu. Bu hız fukarâlığı yetmiyormuş gibi, bir de ha bire duraklarda durup beklemiyor muyduk, gel de deli olma! Bu sıkıcı durakların birindeki görevli, bize istikaametin Kırkkilise-Kırklareli olduğunu söyledi. Böylece yerimize dönüp bölük pörçük bir uykuya konma gayreti ile sabâhı Seyitler’de gözlerimiz açık olarak karşıladık. Burada raylar tek hatta düşüyordu. Kahvaltımızı hazırlarken görevlilerden biri, bize yola çıkmadan evvel Kırkkilise’den gelecek trenleri beklemek gerektiğini söyledi. Çocuklar ve kadınlarla dolu ilk tren geldiğinde, henüz kahvaltımızı bitirmiştik. Çok geçmeden bir diğeri; bu sefer daha fazla kadın ve çocuk ile yaralı askerlerden mürekkep ikinci tren geldi. Bu tren İstanbul istikaametine gidiyordu. Hareket etmekte olan trenin arka kısmı, bir ânda raydan çıktı ve o ânda ne olduğunu anlamadan 4-5 vagonun ters yüz olmasıyla bir bağırış koptu ki, sormayın! Allâh’dan, kimse yaralanmadı. Raylar üzerindeki bir engel yüzünden olmuştu bu kazâ. Vaziyet öyle gösteriyordu ki, Seyitler’de kalmamız farz olmuştu. 
Tren kazası-Seyitler
 
Hâl böyle olunca, ben de etrâfı kolaçan etmek için diğerleriyle yürüyüşe katıldım. Çok geçmemişti ki, hayatta görüp görebileceğimiz en yürek burkan, en acıklı, kalbi kahreden manzaralardan birine şâhit olduk. Kırkkilise tarafından Seyitler’e doğru ağır ağır hareket etmekte olan konvoyla yolu tâkib eden arâzide, savaş bölgesinde evleri yıkılan yüzlerce köylü, İstanbul’a doğru ağır ağır yol almakta idi. Eşyâlarını öküz arabalarına yüklemiş, çamura bata çıka yalın ayak ve yayan giden bu insanların ayakları altındaki haşin arâzi, âdetâ onları daha da yavaşlatıyordu. Çok az, neredeyse yok denecek kadar az konuştular ve sessizlik kadınların mahzûn gözlerinde, pek çoğunun kollarında taşıdıkları çocukları ve çamura bata çıka giden çıplak ayaklarında patlamıştı âdetâ. Kadınlar ve çocuklar! Bu manzara bizlere savaşın, kötü idârecilerin ve entrikaların mâsum insanlar ve zavallı kurbanlar üzerindeki etkisinin canlı hatırlatıcısı idi.
 
Seyitler yakınında göçmenler
 
Birkaç fotoğraf çekerken fotoğraf makinemin görülmemesine dikkat ettim. Yanımdaki arkadaşımın dikkatsizce alenen fotoğraf çekmeye kalkması, makinesinin bir köylü tarafından kapılıp çamura fırlatılmasıyla netîcelendi. Türk kadınlarını öyle fütûrsuzca, alenen fotoğraflayamayacağı, böyle haşîn bir hareketle kendisine söylendi!
İstasyona döndüğümüzde, tren yolunun hâlen kapalı olduğunu ve görevlilerin yolu açmak için pek gayret göstermediklerini gördük. Kırkkilise’den yeni trenler gelmeye devam ediyordu. Vaziyet öyle gösteriyordu ki sanki bir felâket olmuş ve oradan kaçıp canlarını kurtaranlar Seyitler’e varmıştı. Akşama doğru Seyitler âdetâ pek çoğu yayan gelmiş mültecîler ve yaralı askerlerle dolup taşmıştı. Akşam karanlığı basarken, bütün muhâbirlerin trenlerdeki yerlerini almaları ve hiçbir mâzeret göstermeksizin yerlerinden ayrılmamaları emri verildi. Bu esnâda kalabalık bir grup başı boş asker, “ekmek!” diye bağrışarak meydâna daldılar. İsteklerini elde edemeyince de tüfeklerini bir kenâra fırlattılar. Denetimden sorumlu memur, kompartımanlarımızın dışına ve malzeme depomuzun bulunduğu bölüme silâhlı muhâfız gönderdikten sonra elinde dolu bir revolver ile trenin ayak ucuna pozisyon aldı. Anladık ki, bu bizim içindi. Zîra, çok geçmeden trenin etrâfı, yiyecek için çılgınca bağıran başı boş askerlerle dolmuştu. Bu tedbîr alınmamış olsaydı, vaziyetimiz hiç te iyi olmayacaktı.
 
Bir fırını yağmalayan aç askerler-Çorlu
 
Akşam sekizde kazâ yapan tren nihâyet kaldırıldığında, önce hattın alt, sonra üst kısmına geçirildik. Hemen akabinde bariyerler boyunca yığılmış olan yüzlerce mültecî ve askeri görerek dona kaldık. Bu görüntü, kompartımanı bizle paylaşan birini harekete geçirdi. Derhâl cama dayandı ve trenin ayak ucundaki görevliye ne olduğunu sordu. Görevlinin hırçın cevabı bizi sendeletti:
“Kırkkilise düştü!”
“ve bu adamlar…?”
“Geri çekilen ordunun ilk bölümü.”
Olan biten buydu. Artık trenin neden İstanbul istikaametine gittiğini, yâhut panik ve telâş zuhur ettiğinde, her iki yanımızda silâhlı muhafızların neden âniden belirdiğini sormaya da gerek yoktu. Bulgarlar ilk büyük saldırılarını gerçekleştirmişlerdi ve Türkler bunun etkisi altında idiler.
 
Lüleburgaz’dan sonra geri çekilen ordu-Çorlu yakınları
 
Kuşluk vakti, Çorlu’da ilk basın kampına yerleştirildik. Hâfızalarımızdan kolay kolay silinmeyecek olaylar, bizi Çorlu’da yakaladı. Sert ve pek çok açıdan saçma olan düzenlemeler, artık sansür kurulunca devreye sokulmuş olduğundan ve İngilizce o ânda yasaklı dil olduğundan, harekât raporlarını yazmamız ayrı bir emek gerektiriyordu. Muhâbirlere Fransızca, Almanca ve Türkçe alternatifleri verildi. Bunlardan birini seçmek serbest olduğundan ve İngilizlerin ilk büyük şâirini hatırlatığını düşünen İngiliz muhâbirleri, ilkine meyletti. Fransızca yazacaktık. Nitekim şâirin dediği:
“French of Parys was to her unknowe-Paris’in bilinmeyen Fransızları.” gibiydik sanki…
Kameralar da kuşkusuz sansür kurulunun gözünden kaçmadı ve Seyitler’de çekmiş olduğum resimlerin tab’ edilmeyeceği ve Çorlu’dan gönderilemeyeceği tarafıma söylendi. Bu daha sıkıntıların en başıydı.
İstanbul’dan başlayan yolculuğum sırasında çadır çanım ve yatak örtülerimin çalındığını farkettim. Diğer muhâbirlerin başına da benzer şeyler gelmiş. Belki onlar da benim gibi davrandılar; boş bulduğum bir çadır gördüğümde derhâl çadır talebinde bulunmak! 
Ertesi gün Cumartesi idi ve akşam olunca elimdeki resimleri tab’ etmek için hazırlandım. Olur da Pazar kuryesiyle İstanbul’a, oradan da Salı günü yurt dışı posta servisiyle Londra’ya gönderebilirdim. Resimleri tab’ etmek için karanlık odam çadırımdı. Tam işe girişecekken, korkunç bir fırtına çıktı ve bizim resimler vaktinden önce banyo yaptılar. Bu kadarla kalsa iyiydi. Ardından masam çöktü. Yere düşüp dağılan resimleri, el yordamıyla arayıp bulmaya çalışırken, karatma başladı. Çığlıklar, bağırışlar ve uzun süre devâm eden küfürler, gecenin karanlığında fırtınanın şiddetine karıştı ve sık sık çakan şimşekler, nârin fotoğrafçılık işine ne fevkâlade rahatsız edici bir unsur oluşturdu, anlatması zor işlerdendir. Bir ân, çadır kapağım yükseldi ve her yanından yağmur suları damlayan tercümanım, titreyen elinde âdetâ felâket saçan feneriyle belirdi ve bağırarak:
“Bay Baldwin! Hayâtlarımız için kaçmalıyız. Askerler isyân ettiler ve yiyecek depolarına doğru geliyorlar. Çabuk ol! Açlıktan delirmiş vaziyetteler. Derhâl gitmezsek canımızdan olacağız!”
Zavallı fotoğraflarımın bu gece yaşadığı bunca mâcerâya rağmen, hızla karar vererek zavallı korkmuş tercümanıma, sert bir sesle, derhâl acımasız fenerini çadırımdan çıkarmasını söyledim. Elimden geldiğince sür’atle yarım kalan işleri tamamlayıp bütün gece boyunca yağan ve çadırımdan kovaya damlayan yağmur suyunda banyo yaptırdığım negatif filmlere bakıp resimlerde ne var ne yok bir göz attım. Belli ki dışarıda bir isyan vardı, ama anladığım kadarıyla bastırılıyordu. Ben de negatif filmlerle dolu kovaya çarpan yağmur sesiyle uyumak için kendimi yere attım. 
Pazar sabâhı filmleri iki çadır arasına gerdiğim ipte kuruttuktan sonra sansür görevlisine filmlerin altına başlıkları 4 kelime ve İngilizce olarak yazıp yazamayacağımı sordum. El sıkıştık ve görevli filmlere baktı- bunlar Seyitlerdeki mültecilerin resimleriydi ve bana dönerek:
“Müsaade edemem!” 
dedi.
Sebebini sordum. 
“Eğer Fransızca olarak yazarsam Londra’da bunları çözebilmek ve ne dediğimi anlamak için saatler harcayacaklar.” 
dedim, yine de:
“Müsaade edemem!” 
cevâbı karşımda idi.
Yeniden sansür görevlisini iknâ etmeye çalıştım, ama dinletemedim. Onlara kötü dilekte bulunmadım, ama mantıksız memurları zihnime havale ettim. Bu filmler bu Pazar öğleden sonra kamptan yollanmalıydılar. 
Biz İstanbul’da iken basın için her türlü imkân sağlanacağı sözüyle buralara gelmiştik ve bu durum bir açıklama gerektiriyordu. Bu resimler ne askerî sırları ifşâ etmekte, ne de düşmana hizmet etmekteydi. Sansür görevlisi, profesyonel olarak yaptığı işin dışında muhteşem bir insandı, ama resimleri neden elinde tutuyordu ve bir açıklama yapmıyordu bilmiyorum.
Artık yapacak bir şey yoktu. Ben de sessizce bulunduğum kamptan gizlice kaçma plânları yapmaya başladım; Rodos’a gidecek, oradan da vapurla İstanbul’a geçecektim. Ama öğlen yemeğimi yerken sansür görevlisi beni yanına çağırdı ve içinde bulunduğum vaziyeti o zaman kumandan olan Abdullah Paşa’ya aktarmaya gönüllü olduğunu söyledi. Benim kaçarken İstanbul yolunda vurulacağımdan korktuğunu dile getiren nazik bir adamdı. Alel acele bu insânî duyarlılığı için kendisine teşekkür ettim. Gene de filmlerin başına bir kazâ gelmesin diye en iyilerini kendime ayırdım, en iyi ikinci grubu da kumandana gönderdim. Ve sonuçta resimlerimin derhâl İngiltere’ye sevk edileceği haberi üzerine de hiç şaşırmadım. 
Rodos üzerinden kendi özel kuryemle gönderdiğim resimler güvenli bir şekilde Londra’ya vardılar. Fakat Fransız fotoğrafçı tarafından postalanan üç paket filmin âkıbeti belli değil. 
O öğleden sonra, bana kampta tutulduğum sürece buradan aslâ ayrılamayacağım söylendi. Geleli daha bir hafta geçmemişti ki “savaş mahkûmu” olmuştuk ve savaş olanca hızı ile devâm etmekteydi…
Herbert F. Baldwin’in anlatacakları burada bitmiyor elbet. Aşağıdaki resimde sağ başta, ayakta duran zât Bay Baldwin’dir. Yerel kıyafetler içinde onu yanındaki Türk askerlerinden ayırd edebilmek bu siyah beyaz resimde oldukça zor görülüyor. Ne kadar da yaşadığı ortamla bütünleşmiş. Savaş muhabirliğinin zorluğuna dâir insanı düşündüren bir nokta. Herbert Baldwin Trakya’da gördüklerini ve savaş muhabirliğinin zorluklarını anlata dursun, biz gelelim Birinci Balkan Savaşı sırasında savaş muhâbirleri nasıl vazîfelendiriliyorlardı.
Sağ baştaki yazar;Herbert Baldwin, süvâri birliği ile birlikte, Çorlu civârı.
 
Ekim 1912 ile Mayıs 1913 târihleri arasında cereyân eden ve 30 Mayıs 1913 Londra Anlaşması ile sonra eren I. Balkan Savaşı’nda pek çok yabancı muhâbir vazife alırlar. Balkan Savaşları sırasında savaş muhâbirlerini incelediğimizde çoğunluğu İngiliz muhâbirlerin teşkil etmesi dikkatimizi çekerken bunu Fransız, İtalyan, Rus, Sırp, Amerikalı, İskoç, Alman, İrlandalı ve Avustralyalı muhâbirlerin takip ettiğini görüyoruz. Savaş çıktığında Yunanistan, Bulgaristan ve Sırbirstan’da açılan muhâbere bürolarının kendi ülke kurallarınca muhâbirleri tasnîf edip görevler verdiklerini görüyoruz. 
Atina’da Dış İşleri Bakanlığı’nda bir sansür bürosu kurulur. Başvuran her bir muhâbir bir fotoğraf ve ülkesinden muhâbir olduğuna dâir bir belge ile Yunan Hükûmeti’ne başvuruda bulunur. Kendilerine Yunan Hükûmeti’nce mavi-beyaz rozetli, küçük tabak ebadında, üzerinde Yunanca “Gazete-(Εφημερίδα). kelimesinin ilk iki harfi olan "ΕΦ"  bulunurdu. Savaşın başlamasıyla birlikte pek yakında önemli askerî gelişmelerin vukû bulacağı Bulgaristan’a, 150 savaş muhâbiri başvuruda bulunur. Bulgar Hükûmeti, muhâbirleri koordinasyonda başarılı idi ve ciddî bir sansür kurulu oluşturmuştu. Gerçek dahi olsa, Bulgarların aleyhine olabilecek yazılar bu kurula takılırdı. Muhâbirlerin resim ve imzâlarının bulunduğu kırmızı kimlik kartı ile birlikte, üzerinde “BK” harfleri ile numara olan kırmızı kollukları takmaları ve muhâbirlik belgelerini yanlarında taşımaları gerekiyordu. Sırbistan’da 45 gazeteci görev alırken, bunların savaşın sıcak noktasını oluşturan ön safhalara gitmelerine izin verilmedi. 
Balkan Savaşları’nı incelediğimizde savaşları günü gününe tâkib eden Türk ve Müslüman gazeteci, araştırmacı olmaması dikkat çekicidir. Balkan Savaşları’nı yakından tâkib eden gazeteci veya fotğrafçılar, genellikle Batılı gazetecilerdir. Birinci Balkan Savaşı’nın elîm sonucu, Türk ordusunun maalesef bozguna uğraması, açlık ve sefâletle ve kolerayla boğuşması gibi tâlihsizliklerle netîcelendi. Osmanlı ordusunun cepheden kaçar gibi geri çekilişi, etrâfı saran korku, telâş ve karışıklık ortamı, İstanbul’a pek çok haberin sağlıklı ulaşamaması, savaşın sağlıklı değerlendirilmesine fırsat vermedi. Trakya ve Balkanlar’da çekilen pek çok acı ve hızla gelişen olaylar zinciri, savaşların birbirini tâkib etmesi karşısında, Türk halkı acılarının yasını dahî yaşayamadan bir diğer savaşa başlanması da, yazılı notların alınmasına mâni olmuştur. Ancak, yazıya önem vermeyişimiz de aslında en önemli esas nokta olarak karşımızda durmaktadır. Oysa başarısızlıklar yazılıp bunlardan ders çıkarmak îcâb ederdi. Bu sebeplerden dolayı, Balkan Savaşları denince karşımıza çıkan pek çok yazı yabancı savaş muhabirlerinin yazdığı metinler; resimler de yine yabancı muhâbir ve fotoğrafçıların çektikleri resimlerdir. 
Trakya’da Bir Harp Muhâbiri’nde yazarın ve fotoğrafçının bizzat çekmiş olduğu resimlere bakınca resimlerin altlarındaki kısa notlar bile bizlere Balkan Savaşı’nın boyutları hakkında bilgi vermeye kâfidir: Aç askerler, Seyitler’de tren kazası, göçmen kadınlar ve çocuklar, kolera, yaralı askerler, Çorlu’da yaralı asker, topçu takımı, süvâri birliği, bir fırını yağmalayan aç askerler gibi örnekler ve kitabın ilerleyen sayfalarında açlık, yokluk, göç gibi zorluklara eklenen kolera ve dondurucu soğuk, içme suyunun olmayışı gibi şartlar günümüz insanına çok da uzak olmayan, yüz yıllık bir geçmişi aralayan perdedir, bu azîz vatan evlâtlarının çektikleri çileler bu perdeler aralanarak okunmalıdır, bilinmelidir.
İşbu yazıda 1913 yılında Londra’da kitabı basılan bir İngiliz muhâbirinin notlarından, Trakya’da Bir Harp Fotoğrafçısı’ndan bir derleme okudunuz. Bu satırlarda İstanbul’dan trenlerle Trakya’ya asker sevkiyâtı, askerlerin uğurlanması, savaş muhâbirliğinin tehlikeleri ve zamanın imkânsızlıkları karşısında özellikle fotoğraf çekimi, filmlerin tab’ edilmesindeki meşakkatler ve postaların gerekli merkezlere ulaştırılması konusundaki zorluklar, kısmen de olsa sansür kurulunun işlemesi, savaşın yıkıcılığı, insanların çâresizliği de gözler önüne serilmektedir. 
Balkan Savaşları’nda muhâbirlerin yazıları Türk araştırmacılar, târihçiler, yazarlar, eğitimciler ve okuyucular için keşfedilmeyi bekleyen kapalı bir kutu gibi önümüzde durmaktadır. 
Ayşe Samiha
Singapore
28.08. 2009
Kaynak: 
Herbert F. Baldwin; A War Photographer in Thrace, An account of personal experiences during the Turco-Balkan War, 1912. London, Adelphi, First Published, 1913. 
 
 
Herbert Baldwin tarafından Çorlu civârında çekilen resimlerden bazıları aşağıdadır:
Türk topçu takımı-Seyitler civârı
 
Çorlu’ya ulaşan yaralı asker.
 
Boru takımı-çalışma esnasında
 
Göçmen kadın ve çocuklar
 
Sâlih Paşa kumandasındaki süvâriler
 
Sâlih Paşa ve askerleri
Yenilmiş, bitmiş, aç bir asker.
 
Yolda yaralı askerler.
 
Türk topçu birliği-Seyitler civarı
 
Koleralı askerler-yol kenarlarında.

Medeniyet Tasavvuru

Necati ÖNER
Niçin Felsefe?
Mehmet BULUT
Ahlak ve İktisat

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

22095861