Güncel Yazılar

Eyüp Ersegün KAHRAMAN

Dünya’da Dini Köktencilik

Latince temel anlamına gelen fundamentum kelimesinden türeyen köktenciliğin dini olarak kullanımı 20 yy Protestanları tarafından incilin yanılmazlığı ile ilgili yayınlanan The Fundamental başlığındaki risalelerledir

Bu risalelerde din ile siyasetin ayrı olmadığına değinilirken mevcut düzene karşı eleştiri vardı. Hümanizmin doğuşu ile dini otoritenin yer değişmesi akabinde modernizmin doğmasıyla orta alt tabakadaki insanlar bunu bir tehdit olarak algılamıştı. Sınıfsal farklılıkların arttığı dönemde toplumdan soyutlanan insanlar için köktencilik bir dal olmuştu ancak bunun ivme kazanması, yine benzer sınıfların kitleleşmesinde daha etkili olan sosyalizmin çökmesinden sonra olacaktı. 

Dini köktencilik ivme kazandığı dönemde siyasi bir fikir hüviyeti de elde etti bunun temelinde sekülerleşmeye, geleneksel ahlak ve toplum yapısının bozulmasına yönelik bir protesto yatmaktadır. Bu görüşün önde gelen isimleri Humeyni, Seyyid Kutub, Usame bin Ladin, Jerry Falwell, Ian Paisley gibi isimler olup temel angajmanlarıysa siyaset olarak din, köktenci dürtü, modernizm karşıtlığı ve militanlıktır. 

Siyaset olarak din;  Dini otoritenin çöküşü ile birlikte avrupada hümanizm öne çıkmış, liberalizmin ileriki asırlarda büyük etkisi ile özel alan ile kamusal alan birbirlerinden daha da ayrılmıştı. Ancak sekülerizmle birlikte bu ayrım genişlemişti, toplumsal normlar ortadan kalkmış veya kalkmak üzereydi bu noktada dini köktencilerin yaklaşımı din ile siyasetin bir olduğu anda ahlâksızlık ortadan kalkacaktı daha doğrusu onlara göre zaten tek siyaset din olgusuydu.

Köktenci dürtü; kelime anlamı olarak köktenciliğin ‘‘temel’’ e dönüş olduğundan bahsetmiştim, bu anlamda göreliliğin bir bakıma zıddıdır; çünkü görelilik özelliği taşıyan liberalizme, zıt bir fikir olan dini köktencilikte temel normlara karşı sarsılmaz bir iman bulunmaktadır. Bu iman  dönülecek ‘‘temel’’ kavramların dini kitaplarda olmasından kaynaklansa da tamamen birebir kabul olmayabilir, bunda da kitabı yorumlayan kişi ön plana çıkmaktadır ki kabul edilen yorumlayıcı kendi içlerinde otoritenin de sahibidir.

Modernizm karşıtlığı; dini köktenciliğin en temel unsurlarından biri modernizme olan yaklaşımlarıdır. Onlara göre modernizmin getirdiği liberal bireyselcilik zina, pornografi, fuhuş gibi toplum içinde ahlâki deformasyonlara sebep olmuştu, bunun önlenmesi/ çözülmesi içinse ilahi kaynakları referans gösteren dikey bir yapıya ihtiyaç vardır. Modernizme her ne kadar karşı olsalar da dini köktenciliğin modernizmin bir ürünü olması oldukça ironiktir.

Militanlık; kelimenin ilk çağrışımında terörizmle ilişki kurulsa da militanlık kişinin kendi benliğini eritip sahip olduğu görüşün bir neferi olmasıdır. Bunu Heywood dini köktenciler için üç ana faktöre ayırıyor; ilki dinî kaynaklı olması sebebiyle diğer tüm görüşlerin bir basamak altta kalması, ikinci olarak kolektif kimlik vermesi, üçüncüsü ise karanlık ve aydınlık olarak insanlığı ikiye ayırıp görüşlerin Tanrı’ya bağlanması sebebiyle bu ayrımın daha keskin olması. Militanlığın bu üç faktörünün etkisiyle, Tanrı’nın kanunları insanlığın kanunlarından daha üstün olduğu görüşü benimsenir, kişi tüm yasaları çiğnemekten geri adım atmaz hatta bunu düşünmez. Durum o kadar keskindir ki Müslüman bir intihar bombacısı eylemi sonunda direk cennete gideceğini düşünür.

Bu angajmanlar üstüne oluşan dini köktenciliği, iki büyük din olan İslam ve Hıristiyan köktencilikleriyle karşılaştırmalı incelemek gerekecektir. Mesela dini köktenciliğin içinde kutsal kitapların net doğru olarak  kabul edilmesini angajmanları içinde aldık Tüm Müslümanlar'ın Kur’an’da yazılanları kabul etmesine rağmen bu onların dini köktenci olduğunu göstermez çünkü siyaset, toplumsal ahlak ve birey kavramı İslam’da bilhassa önemlidir.

 İslamî köktenciliğin doğuşu Mısır’da kurulan Müslüman Kardeşler ile olmuşsa da zirvesi Humeyni liderliğinde kurulan İran İslam Cumhuriyeti’dir. Bu rejimin isminden de anlaşılacağı gibi tek siyaset dindir düsturu gerçekleşmiş, şeriat hükümleri kesintisiz geçerli olmuştur. Militan türünün bir örneği de ‘‘modernizmin’’ ana kaynağına olan mücadelesi ile bir döneme damgasını vuran El Kaide olmuştur; liderlerinin yaptığı ilahi kaynak yorumlaması ile terör saldırıları kendi içlerinde hep ‘‘cihat’’ olarak anlaşılmıştır. İslami köktencilik 20. YY’ın sonuna doğru oldukça revaç göstermiştir, bunun faktörleri arasında Batıcılık karşıtlığı, İslam’ın kendisinin köktenci olması gibi düşünceler olsa da sosyalizmin ve Arap milliyetçiliğinin başarısızlığının üzerine İslamî köktencilik özellikle Orta Doğu’da bir tutunacak dal olmuştur. 

Hıristiyan köktenciliğindeyse Katolik ve Protestan köktenciliği olarak ayırmak gerekmektedir. Katolik köktenciliği tarih açısından eski, etki bakımından arka sıralardadır. Katolik köktenciliğinin modern siyasi tarihe pek etkisi olmamıştır ancak 1871’de ‘‘papanın yanılmazlığı’’ nın ilan edilmesi hem militanlık hem köktencilik gibi özelliklerle ilk örnek olarak gösterilebilir. Asıl değinmek istediğim Protestan köktenciliğidir. Papayı ve kiliseyi sorgulayarak ortaya çıkan Protestanlık bireyi ön plana alan bir anlayışa sahipti, bu inanışı 20.yy’ı etkilemiş, o dönemdeki Hıristiyan köktenciler bireysel anayasayı savunmuş, keskin bir militanlık yerine kişinin ruhani kurtuluşu/ mutluluğu için çalışmalar yapmıştır. Amerika’da daha çok böyle ilerlemişken Avrupa’da köktencilik milliyetçi bir yapıya da sahip olmuştur. En güzel örneği Kuzey İrlanda’da Ian Paisley tarafından kurulan Presbiteryen Kilisesi birleşik İrlanda düşüncesindeydi. Bu düşüncenin teolojik temeli esasen Yeni Hıristiyan Sağı’nın başkenti olan ABD’de atılmıştı. 

Yeni Hıristiyan sağı 20.yy ortalarında başlayan yüksek Hıristiyan kültürünü koruma amacıyla oluşmuştu, bahsedilen bu kültür dünya savaşları sırasında oluşan kamusal alanın genişlemesiyle başlamıştı. Aykırı olduğu düşüncesiyle okullarda ibadetin yasaklanmasıyla birçok muhafazakâr hayat tarzlarının tehlike altında olduğunu hissetmişti, benzer zamanda Amerika’da daha önce ikinci plana atılmış eşcinsellerin, siyahîlerin sahip oldukları haklar genişlemeye başlamıştı. Bu gibi durumlara oluşan tepkiler ilerde kürtaja olan tepkilere kadar ilerlemişti. Tepkilerin en ilerisi ‘‘kendilerinden olmayanların lanetlenmesi’’ gerektiğine olan inancında olmuştur ki Orta Doğu’ya olan düşmanlıklarında bu yatmaktadır.

Modernizme karşı modernitenin yarattığı dini köktencilik, ilahi gücü bakımından iki dinde de ister otoriter ister liberal kökten gelsin en uç nokta da terör eylemlerini barındırmış, kendisinden olmayanı karanlığın içinde veya şeytanın görüntüsü olarak görmüştür. Ortak angajmanlar olsa da her iki görüşü de kendi teolojik yaklaşımlarında incelemek gerekmektedir.

Türkiye’de Dini Köktencilik

Başlığa dini köktencilik desem de bahsedeceğim şey siyasal İslamcılık olacaktır; çünkü ülkemize yansıttığımızda dini köktenciliğin karşılığı aslında İslamcılık olmasına rağmen Türk düşünce hayatında İslamcılık modernizmi savunan bir düşünceyken, 1925 yılından sonra İslamcılık durmuş onun yerini siyasal İslamcılık almıştır.

Siyasal İslamcılık’ın ilk adımları ülkemizde Said Nursi ile başlar, onun diyanetle ve rejimle olan kavgası akabinde köylere ‘‘imanı kurtarıp, dini öğretmek’’ düsturuyla dönüşü ilk örnekleridir. Dini temellerin sarsılmaması için içtihad kapısının kapatılmasını önerirken kendisi bu minvalde risalelerini yazmaya başlar. Risaleleri ile Kur’an arasında bir bağlantı kurulmaya çalışılan ve onu Kur’an’ı yeniden tebliğ ettiği düşünülmektedir. Bunda da kendisinin ‘‘taklidi değil tahkiki iman’’ diyerek dini yeniden yorumlayıp kaynaklarla dünya, bilim arasında bir ilişki kurmaya başlamıştı. Said’in risaleleri taşrada etkisini göstermiş, daha sonra Gülen hareketinin de temellerini oluşturacağı Nurcu hareket başlamıştı.

Hem bu hareketin mirasçısı hem de siyasal İslamcılığın ülkemizdeki en büyük örneği yaşayarak öğrendiğimiz Gülen hareketi olmuştur. Eğitimlerinin temelini Nursi’nin risaleleri olan bu hareket de taşrada başlamıştır ama yayılım şekli tipik İslamcı düşünceden farklıdır. Radikallikten daha uzak olup, devleti kutsayarak laiklikle ve rejimle barış(!) imzalamıştı; ancak bu kendi modern mücadelesinin bir ayağıydı. Laiklikle cephe mücadelesi vermek yerine, onunla barışıp kapitalist dünya içinde hakimiyet kurarak savaşını tepeden bindirme bir şekilde kazanmayı planlamıştı. Kapitalizmle mücadele yerine onunla bir olarak aslında modernizmin bir ürünü olduğunun da örneğini verebiliriz. Mücahid/ militan ilişkisini yine sermaye üstünde kurmuştu, davasına en sadık olan harekete en çok hizmet eden/ kaynak sağlayan ifadeleriyle kendilerini hizmet hareketi olarak göstermişlerdir. Hareket 70li yıllarda tohumu atılmış olsa da topraktan çıkması 90lı yıllara kadar sürecektir çünkü 70lerde ülkemizde çeviri İslamcılığının furyası esmekteydi.

Bu yıllar radikal İslâm’ın da ilk örneklerinin olduğu yıllara denk geliyordu. Seyyid Kutub’un ve Mevdudî’nin eserlerinin çevrilmesiyle birlikte bazı kesimlerde etkili olsa da genel muhafazakar çevre tarafından din tahripçileri olmakla nitelendirildiler. Tabii etkilenen ve bunların yayılma çabaları olmuştu, özellikle Kur’an’ı aslına döndürmeyi hedefleyen, İslâm siyasettir şiarını benimseyen Hizbü’t Tahrirciler, onların önde gelen isimlerinden Ercüment Özkan ilk akla gelenlerdir. Neşretmeye başladıkları İktibas dergisinde tamamen fundamentalizmi savunup, Kur’anın yalın halini ön plana çıkarıyorlardı, bu konuda da özellikle tasavvufa sataşıyorlardı.

Tek başına bir kitle olamasa da 90lı yıllarda radikal İslâm’ın tesiri siyasi alanda daha çok görülmeye başlanmıştı. Sosyalizmin çökmesiyle taşrada sığınacak tek kapının siyasal İslâm’ın olması, İran İslam Cumhuriyeti’nin kurulması, Orta Doğu’da köktenci hareketlerin artması gibi nedenler siyasi arenada da köktenci görüşe doğru kaymıştı. ‘‘Adil düzen’’ sloganıyla RP ülke genelinde 1995 seçimlerinde oy patlaması yaşayarak iktidara gelmişti. Kendilerinin seçim reklamlarında hayat kadınlarının sorunlarına yer vereceğini belirtmesi aslında daha önce hissettirdikleri ‘‘kapalı’’ görüşe uymuyordu ancak ilerleyen zamanlarda barındırdıkları radikal görüş patlak vermişti. Şeriata olan inanışları, laikliğe olan düşmanlıkları kendilerine pahalıya mâl olacak ve 28 Şubat müdahalesiyle tankların önünde duracaklardı.

Bu döneme kadar alttan alta işlerini yürüten Gülen hareketiyse fırsatı iyi değerlendirerek bu müdahalede askerden yana tutum göstermişti. Refahtan yenilikçi grup olarak ayrılarak AK Partiyi kuran kadro ile birlikte Gülen hareketi liberal, modern görünüşünü tüm ülkeye göstermiş ama kendi içerisinde bulunan hiyerarşisi ile klasik köktenciliğini de sürdürmüştür. Bu dönemde ‘‘devletle barış’’ ortadan kalkarak en tepeye oturma amacı faaliyete girmişti. Gülen’in ilk vaazlarında değindiği eğitimin ve askeriyenin önemine yönelik çalışmaları hız kazanmış ve sonu 15 Temmuz gecesine giden yola girilmişti. 

Türkiye’de siyasal İslâm Said Nursi ile başlamış ama kendisini çok daha sonraları göstermişti. 1940’larda başlayan çeviri hareketinin 70lerde zirveye ulaşması ile radikal İslâm parlamaya başlamış, dönemin yörüngesinin kendi lehine dönmesi ile 90’larda iktidar koltuğuna oturmuştu. Paranın hakimiyetinin geliştiği döneme geldiğimizdeyse taşrada başlayan nurculukkapitalist sermayenin önemli bir uğrak kapısı haline gelmişti. Yapısı, gücü, ulaştığı nokta dikkat edildiğinde siyasi İslamcılığın en tehlikeli hâli Gülen hareketi olmuştu. 

Medeniyet Tasavvuru

Necati ÖNER
Niçin Felsefe?
Mehmet BULUT
Ahlak ve İktisat

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

22129641