Güncel Yazılar

İbrahim MARAŞ

Son zamanlarda felsefeci Teoman Duralı’nın bazı eski ve yeni röportajları yeniden gündeme getiriliyor. Sayın Duralı, son röportajlarında karamsar bir tablo çiziyor ve alışılmış bazı iddiaları yineliyor. Aslında kitap çalışmalarında da benzer fikirleri bulmak mümkün.

Sayın Teoman Duralı, felsefi açıdan ahlakın insaniliğini, fıtrîliğini göz ardı ederek kaynağının İslam/Kur’an olduğunu söylüyor. Duralı, hiçbir temellendirme yapmaksızın, edep ile ahlakı birbirinden ayırıyor ve İslam ahlak düşüncesi mirasından habersiz bir şekilde, her şeyi edeple temellendiriyor. Ahlakı ise teorik kısım görüp hayattan koparıyor. Bu fikir, onun ahlak felsefesini ve İslam ahlak felsefesini göz ardı ettiği anlamına geliyor. Halbuki, edep ile ahlak, tıpkı moral ile etik gibi, bazen birbirinin yerine kullanılmıştır. Genelde ise edep, daha çok örfe dayalı ve değişken olanı, ahlak ise evrensel, fıtri ve değişmez olanı ifade eder. Teoman Duralı, Müslümanlık ile İslam’ı birbirinden ayırarak her dinin İslam olduğunu, Müslümanlığın da bu yolların sonuncusu ve en mükemmeli olduğunu savunuyor. “Peygamberi dışladığınızda İslam olabilirsiniz ama Müslüman olamazsınız” ifadesini kullanıyor(!!!) Dini felsefe-bilimin zıddı gören Duralı, dinin sorgulamaksızın inanç(!!!) olduğunu ve duyguya dayandığını, dinin temellerinin sorgulanamayacağını buna karşın felsefe-bilimin soru sormak olduğunu ve salt akla dayandığını (!!!) ifade ediyor. Bu görüşler dini çoğulculuğa varan ve açıkça fideizmi öne çıkaran bir anlayıştır ve felsefe ile dini/akıl ile vahyi uzlaştıran İslam düşünce geleneğine bütünüyle aykırıdır.

Sayın Duralı, son röportajında Türklerin felsefeye yatkınlıklarının olmadığını iddia ediyor. Bu ise, bizatihi düşünce geleneğimize aykırı saçma bir genelleme ve bir felsefeciye yakışmayan bir terimdir. Yatkınlık yok demek, Doğulular akılcı olamaz, Türkler savaşçıdır iddiasındaki oryantalistlerin söylemlerine benzer bir yaklaşımdır. Üstelik bu fikir, Teoman Duralı’nın kendisinin Omurgasızlaştırılmış Türklük eserinde Türk medeniyetini felsefileşmiş medeniyet görmesi ile de çelişmektedir. Halbuki “Yatkınlık”, bir şeyin cevherine ait bir özelliktir. Bütün insanlar, doğuştan akıl sahibi olduklarına göre, felsefe yapmaya yatkın doğmaktadırlar. Türkler ve İslam dünyası, epeyce uzun sürse de, zamansal ve geçici olarak, medeniyette, ilimde ve felsefede geri kalmışlardır. Akıllarını kullandıklarında bunun üstesinden gelebileceklerdir. Ayrıca, milletlerin tarihinde her zaman siyasi, ilmi ve fikri yükselişler yaşanmamıştır. Sünnetullah uyarınca aklını kullanan, çalışan ve gayret edenler her zaman yönetenlerden olmuşlardır.

Son üç dört asır siyasi açıdan, son beş altı asır da ilmi ve fikri açıdan iyi durumda değiliz. Gelişen dünyaya ayak uyduramadık. Matbaayı bile çok geç kurduk, kurduğumuzda da maalesef çok az ve sınırlı kitap bastık. Dini kitapların basımı bile ilk başlarda uygun bulunmadı. Bir türlü kendimizi yenileyemedik. Lale devrinde ilk yenileşme gayretleri ile başlayan çabalar, III. Selim, II. Mahmut ve nihayet II. Abdülhamit döneminde hızlansa da; eski/yeni, mektep/medrese kavgası, gelişen dünyaya ayak uyduramama, kendi içine kapanma, siyasi hatalar, akıl, ilim ve felsefe düşmanlığı, fideist ve nakilci yaklaşımlar, Müslüman ve Müslüman olmayan sadık teb’adan bazı çevrelerin ihanet ve işbirlikçiliği, etnik kimlikçiliği, Türk düşmanlığı, millet olmayı bir türlü kabullenemeyişleri ve nihayet Batı’nın her yönden gelişmesi Osmanlı’nın yıkılışını hazırlamıştır. Yoksa Osmanlı, Sayın Duralı’nın zannettiği gibi, bir cinayete kurban gitmemiştir. Tam aksine, tıpkı Selçuklu’nun yıkılışında olduğu gibi, Osmanlı’nın yıkılışından da, yüzölçümü eskiye göre çok az da olsa, bir Türk devleti kurulabilmiştir ve bunu kuranlar da, Duralı’nın karşı çıktığı İttihatçılardır. Kurulan devlet de eskinin zihniyet ve ülkü olarak aynen devamıdır. Bu açıdan Türkiye Cumhuriyeti, Duralı’nın vehmettiği gibi, bir ulus devlet olarak ve kavmiyet prensibi üzerine kurulmamıştır. Ulus kavramı, birtakım Anadolucu, Kemalist, sosyalist ve İslamcı çevrelerce sonradan ortaya atılmış veya yamanmış dar bir kavramdır. Türkiye Cumhuriyeti de, tıpkı Osmanlı ve ondan önceki devletlerimiz gibi, Türk Cihan Hâkimiyeti ülküsü etrafında kurulmuş; Türk milleti, İslam dini ve Oğuz geleneğine dayalı, kimliği ve ülküsü olan bir devlettir. Cumhuriyetin ilk yıllarında yaşanan keskin reformlar ise, Osmanlı’nın neden bir türlü toparlanamadığını bilen bir asker ve devlet başkanının, Osmanlı yöneticilerinin yapmaya çalıştıklarının devamı niteliğindeki son ve hamlesidir. Yeni bir şey değildir.

Yazının değişmesi de, çok önemli değildir. Değişmeyebilirdi de. Yazının değişmesini, Duralı’nın sanrısı gibi, soykırım olarak nitelemek büyük bir talihsizliktir. Önemli olan değişimden sonra da durumu iyi idare edebilmek, kendi tarihine, diline, dini değerlerine ve kültürüne sırtını dönmemektir. Elbette Cumhuriyet döneminde bazı uygulamalarda ciddi hatalar yapılmıştır. Ancak bu, Osmanlı’nın 18. Asırdan beri yaptıkları hatalardan az ve eksik değildir. Bu hatalarda ideolojik kamplaşmaların da büyük etkisi olmuştur. Milli, manevi değerlerin (milliyetçiliğin ve dinin) ve Atatürk’ün siyasete alet edilmesi ve bu alet edenlerin önemli bir kısmının ideolojik ayrışması çok daha büyük zararlar doğurmuş ve doğurmaya da devam etmektedir. Bu yüzden Cumhuriyet dönemi aydınlarının önemli bir kısmı ideolojilere tapınmayı ve kamplaşmayı bırakıp objektif olarak ilme, milli ve manevi değerlere ehemmiyet verselerdi, bugün çok daha farklı olabilirdik. Bugünkü duruma gelmemizin suçunu, Teoman Duralı’nın yaptığı gibi, sadece Cumhuriyet döneminde, yöneticilerde veya tek bir ideolojik yapıda görmek bu açıdan kesinlikle yanlıştır. Duralı, her ne kadar Kemalist anlayışı, haklı bir şekilde eleştirse de, ülkemizde Kemalizm ile İslamcılığın veya muhafazakârlığın birbirinden beslendiğini unutmaktadır.

Sayın Teoman Duralı, genel olarak yazdıkları ve konuştuklarında ciddi bilgi eksikleriyle ve ideolojik saplantıyla hareket etmektedir. Burada bunların hepsini saymak imkânsızdır. Sadece birkaç örnek daha vereceğiz. Sayın Duralı, “Türk’ün Türkçülük yaptığına dair tarihte tanıklık yoktur” demektedir. Bu cümle, ancak şöyle söylenildiğinde doğrudur: Türkler, kültürel intibak kabiliyeti yüksek, çok değişik coğrafyalara uyum gösterebilen ve kimliklerini, kültürlerini, binlerce kilometre ötede bile olsa, özde koruyabilen, değişime açık kuşatıcı bir millet olarak, tarihte hiçbir zaman kana dayalı ırkçılık ve etnik kimlikçilik yapmamıştır. Ancak bu, bir Türk milletinin, düşüncesinin, kültürünün, müziğinin ve sanatının olmadığı anlamına gelmez. Sayın Duralı ise, daima bir milletten değil ümmetten bahsetmektedir. Halbuki, Türkler, tarihte açıkça görüldüğü gibi, başta Ruslar ve Avrupalılar olmak üzere birçok toplumun kimliğini kazanmasına yardımcı olmuş bir millettir. Dolayısıyla Karahanlı, Altın Orda, Selçuklu, Babür, Osmanlı, Türkiye Cumhuriyeti vs. gibi devletlerden bahsetmek demek; sosyal, siyasal ve kültürel anlamda bir Türklükten, Türk milletinden, bir Türk İslam medeniyetinden, irfanından ve ruhundan, kısacası bir Türk medeniyetinden bahsetmek demektir. Bunun kökleri tarihin en eski çağlarındaki Türk devletlerine ve Göktürklere kadar uzanmaktadır. Bugünkü kültürel, sosyal ve ilmi zayıflığımızın sebebini sadece Cumhuriyet döneminde aramak bir çeşit körlük ve nankörlüktür. Sayın Duralı’nın ifade ettiği Osmanlı’nın kendine has mimarisi “Osmanlı mimarisi” değildir. Hocamız eğer biraz sanat ve medeniyet tarihi okuyarak kitaplarını yazmış olsaydı, buna “Osmanlı mimarisi” demez, “Osmanlı dönemi Türk mimarisi” demek zorunda kalırdı.

Sayın Teoman Duralı, burada ifade etmek istemediğimiz kendi ideolojik çizgisi ve son zamanlarda dayandığı zihniyet gereği, Türkiye isminden rahatsızdır, Türkçülüğü ve Cumhuriyet dönemini tamamen yanlış anlamakta ve uzmanı olmadığı bir alanda klişeleşmiş suçlamalarda bulunmaktadır. Üstelik kendisi, hem Türkler tarih boyu ırki dava gütmediler demekte, hem de Cumhuriyet dönemine gelince, bir iki şaz örnekten ve gruptan yola çıkarak, ırkçılık, kavimcilik ve ulusçuluk yaptılar deme garipliğini göstermektedir. Duralı Hoca, Cumhuriyet dönemini ve İttihatçıları nedense günah keçisi görmektedir. Daha önce de belirttiğimiz gibi, elbette Cumhuriyet döneminde de, öncesinde de hatalar yapılmıştır, ama Türkiye isminin konulması ve “ne mutlu Türküm diyene” denmesi kavmiyetçilik değil bilakis millete dayalı bir toplum oluşturmaktır. Zaten millet olmadan da ümmet olunmaz. Ayrıca hocanın zannettiği gibi Cumhuriyet dönemi reformları, medeniyetimizi, dinimizi değiştirelim diye yapılmamıştır. Hatasıyla sevabıyla, üç dört yüzyıldır modernleşmeye çalıştığımız halde yerimizde saydığımız yerden kurtulup çağdaş medeniyetler seviyesine ve daha da üstüne çıkalım ve yeni büyük Türk İslam medeniyetini oluşturalım diye yapılmıştır. Siyasi gerçeklerden, taassuptan iç ihanetlerden ve dış baskılardan bahsetmeyen Duralı, tıpkı yakın zamanda vefat eden fesli bir zata benzer şekilde, güya “büyük güçler Cumhuriyet kurucularıyla ‘ruhunuzu verin bedeninizi size bırakalım’ şeklinde bir pazarlık yapmışlar, Cumhuriyetin kurucuları da böylece her şeyden vazgeçmiş ve devlet öyle kurulmuş” gibi akla sığmayan ve büyük mücadeleler verilmiş bir dönemi bütünüyle karalayan bir zihne sahiptir. Bu değerlendirmeler o kadar yanlıştır ki, burada buna cevap bile vermeye gerek yoktur.

Sayın Duralı, Türklerin savaşma gücü ve kabiliyetini İslam’dan aldığını, İslam’dan önceki Türklerin savaşmak için savaştığını iddia etmekte ve Türk tarihini Talas savaşıyla başlatmaktadır. Sayın Duralı gibi Göktürk yazıtlarını okuyan birinin Türkleri talancı bir toplum olarak görmesi, İslam öncesi Türk tarihini göz ardı etmesi tek kelimeyle talihsizliktir. Yine Duralı’nın vatan kavramının Prusya Almanya’sından devşirildiğini iddia etmesi ve Osmanlı’da vatan kavramının olmadığını söylemesi tamamen gerçeklerden uzak söylemlerdir. Halbuki Türkler İslamlıkla elbette çok daha büyük bir medeniyet kurmuş olsalar da, İslam’dan önce de adalete ve hakça paylaşıma dayalı cihan hakimiyeti ülküsünü gözetmişlerdir.

Bütün fikirlerini, yanlış bir şekilde, Doğu-Batı karşıtlığı ve farklı medeniyetler olduğu iddiasıyla temellendiren Teoman Duralı, psikolojiyi ve sosyolojiyi, insanı esas aldıkları için ilim olarak görmemektedir. Ona göre “bilim, nesneyi esas almaktadır, hâlbuki insan akıl ve irade sahibi bir varlıktır ve dolayısıyla nesneleştirilemez”. İlk bakışta doğru gibi gelen bu anlayış, öncelikle insanı beden ve ruhtan müteşekkil bir bütün olarak değil de, Platon gibi, ruhu bedeninden ayrılabilen bir varlık kabul etmektir ki, doğru değildir. İkincisi, bir şeyin bilim olarak adlandırılabilmesi için, mutlaka neden-sonuç ilişkisi veya olguların sınıflandırılması gerekmez. Uygulamaya rehberlik eden, düzenleyici ve kurallarla ilgili bilimler de vardır. Mesela ahlak bir davranış bilimidir; mantık, akıl yürütme sanatının kurallarını ortaya koyan bir bilimdir.

Velhasılı kelam, Duralı, bazen fideist bir dindar, bazen pozitivizme varan açıklamalar yapan bir felsefeci, bazen de Türklükten arındırılmış bir Türk kavramını ortaya atan bir akademisyen gibi konuşmaktadır. Özellikle din ile ilgili söylemleri, onun dini, İslam dinini, İslam düşünce geleneğini bilmediğini açıkça göstermektedir.

Medeniyet Tasavvuru

Mehmet BULUT
Ahlak ve İktisat

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

20914973