Güncel Yazılar

Sinan BEYKENT

Geçtiğimiz Ağustos ayında Adalet ve Kalkınma Partisi (AK Parti) Genel Başkan Vekili Numan Kurtulmuş verdiği bir söyleşide “Muhafazakâr Kürtlerden, Cuma cemaatinden ve şehirli milliyetçilerden oy kaybettik” tespitinde bulunmuş, bu istikamette bir özeleştiri geliştirmişti. 

Ben de 24 Haziran 2019 tarihinde yenilenen İstanbul seçiminin hemen ertesinde TV 5’te katıldığım bir programda mevzubahis tahlili dillendirmiş, İstanbul özelinde her ne kadar 31 Mart seçimlerini İmamoğlu’na Kürt oyları kazandırmışsa da, 23 Haziran seçimlerinde oluşan büyük farkı kentli milliyetçilerin getirdiğini vurgulamıştım.

Gerçekten de son mahalli seçimlerde Ankara’dan İstanbul’a, Antalya’dan Adana’ya ve dahi Mersin’e değin Türkiye’nin “üretim üsleri” sayılan pek çok büyükşehirde muhalefet adayları ipi göğüslemiş, hatta Cumhur İttifakı’na fark atmayı başarmıştı.

Pek çok analist ve araştırmacı muhalefetin başarısını Halkların Demokratik Partisi (HDP) kökenli Kürt oylarına bağlarken, kentli milliyetçilik olgusunu ise çoğu zaman ya görmezden geldi ya da Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) tabanının genişlemesine yordu. 

Yanlış anlaşılmasın; Batı’da ve sahillerde HDP’yi destekleyen nüfusun muhalefetin çıkışında bir payı yoktur demiyorum – bu pay vardır ve gerçektir. Ne var ki HDP parametresinin algıda katsayılarla güçlendirilmesi, modern bir sosyolojik kalıp olarak “kentli milliyetçiler” olgusunu perdeledi ki, bu vakıa da en az “HDP etkisi” kadar gerçektir.

Peki, kimdir bu “kentli milliyetçiler”?

Ortak vasıfları, hususiyetleri ve davranış kodları nelerdir?

Bugün nerede hangi partinin içinde yahut yanında durmaktadırlar?

Dış dünyadaki benzerleri, denkleri kimlerdir?

Dahası, yarına dair olası reflekslerini ve içgüdüsel hareketlerini nasıl öngörebilir ve çözümleyebiliriz?

 

Köylülükten kentliliğe Türk milliyetçiliği

Türkiye’de kentli milliyetçilik nispeten yeni sayılabilecek bir toplumsal örgüdür. 1950’li yıllardan itibaren önce Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi (CKMP), daha sonra da Milliyetçi Hareket Partisi (MHP) ile köylü bir tabana oturan Türk milliyetçiliği, yüksek hızda tecrübe edilen kentleşme ve yeni nesillerin zuhur etmesiyle birlikte zorunlu bir kabuk değişimine tabi tutuldu, tutuluyor.

Evvelâ büyük-küçük şehir ayrımı yapmaksızın denebilir ki kentli milliyetçiliğin içinde hâlihazırda iki büyük kütle vardır. Bunlardan ilki Orta Anadolu’da konumlanırken, ikincisi ise Batı’da ve sahillerde varlık belirtiyor.

Orta Anadolu’da Türk milliyetçiliğinin yanına dindarlığı ve muhafazakâr yaşam tarzını iliştiren kentli milliyetçiler, Batı’da ve sahillerde esasen seküler değerleri kucaklıyorlar.

Siyaset sosyolojisi perspektifinden ele alındığında birinci blok AK Parti-MHP ikilisinin yanı sıra Büyük Birlik Partisi’nde (BBP) ses bulurken, ikinci blok CHP ve İYİ Parti (İP) gibi partilere yöneliyor. Hâl böyle olunca kentli milliyetçilerin oy verme eğilimleri de berraklaşıyor. 

Orta Anadolu’da kahir ekseriyetle MHP’de bir kümelenme gözlemlenirken, Batı ve sahil şeritlerinde ise İP etrafında buluşuluyor. Son olarak ittifaklar çerçevesinde daha da belirginleşen söz konusu manzara, 31 Mart 2019 tarihinde düzenlenen mahalli seçimlerde iyiden iyiye perçinlendi.

Orta Anadolu’da şayet adayı varsa MHP’ye, yoksa AK Parti’ye teveccüh gösteren kentli milliyetçiler, Batı’da ve sahillerde ise adayı varsa İP’e, yoksa da CHP’ye kanalize olmuştur.

Bu makaledeki önceliğimiz ise ikinci kategoriye yani özellikle Batı’da ve sahillerde ivme kazanan kentli milliyetçiliğe değinmektir.

Bu grup kentli milliyetçiler aslında en büyük atılımlarını 16 Nisan 2017 tarihinde düzenlenen Anayasa Değişikliği Referandumu esnasında gerçekleştirdiler. Nitekim bu tabanın MHP’den radikal bir biçimde kopması da aynı zaman dilimine rastlamaktadır.

Aralarında Yusuf Halaçoğlu, Atila Kaya, Sinan Oğan, Meral Akşener, Ümit Özdağ ve Koray Aydın’ın da bulunduğu bir grup “Türk Milliyetçileri ‘Hayır’ Diyor” adıyla tertip edilen buluşmalarda bir araya gelerek Cumhurbaşkanlığı Hükûmet Sistemi’ne karşı olduklarını bildirdiler. Siyasetin zirvesindeki bu ayrışma tabana da sirayet etti ve üzerinde durduğumuz kentli milliyetçiler de söz konusu referandumda kitlesel olarak sandığa gittiler ve “Hayır” oyu kullandılar. 

 

“Türk Milliyetçileri ‘Hayır’ Diyor” buluşmasından bir kare (soldan sağa) Meral Akşener, Ümit Özdağ, Koray Aydın, Sinan Oğan ve Yusuf Halaçoğlu / Fotoğraf: AA

İP’in kurulmasıyla birlikte ise kentli milliyetçilerde bir ayrışma vuku buldu. Büyük çoğunluğu İP’in bir umut olabileceğini varsayarak partiye destek olurken, bir kesim ise her şeye rağmen ya MHP’de kaldı yahut da MHP’nin bizatihi içinde olmasa da en azından periferisinde durmayı yeğledi.

 

Kentli milliyetçiliğin deneysel laboratuvarı olarak İYİ Parti 

Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Meral Akşener’in ve genel seçimlerde İP’in aldığı oy oranlarını küçümseyenler oldu. Oysa İP’in elde ettiği 5 milyon oyun hafife alınacak hiçbir tarafı yoktu bana kalırsa. Ne var ki İP bünyesinde birtakım çelişkili gelgitler cereyan etti ki, aslında bu çekişmeler partinin henüz kuruluş aşamasında şekillenmişti.

Parti, “merkez-sağ” bir hüviyete mi bürünmeliydi yoksa “milliyetçilik” ekseninde mi faaliyet göstermeliydi? 

Akşener’in hayalindeki format, öyle zannediyorum ki, bugünlerde Ali Babacan’ın inşa etmeye uğraştığı partinin çizgisine daha yakındı. Akşener, Demokrat Parti (DP) ve Adalet Partisi (AP) geleneklerini yeniden canlandırmak istiyor gibi dururken, hâkim konjonktür nihayetinde Akşener’in çevresindeki birinci etki dairesine Ümit Özdağ ve Koray Aydın gibi milliyetçi şahsiyetleri dâhil etmeye yaradı.

Hâl böyle olunca İP aslında “Türk Milliyetçileri ‘Hayır’ Diyor” buluşmalarının dayandığı sosyal tabana oturdu ve kentli milliyetçiliği örgütlemeyi denedi.

“Denedi” diyorum zira bugün gelinen noktada söz konusu tabanı tatmin edici hamleler yapılamıyor. Parti Sözcüsü Yavuz Ağıralioğlu’nun Millet İttifakı’na yönelttiği eleştiriler ve akabinde ileride Cumhur İttifakı’na geçilebileceğine dair yaptığı açıklamalar İP içinde ciddi rahatsızlıklar tetikledi, homurdanmalara yol açtı.

Özellikle partinin omurgasını teşkil ettiğini ifade edebileceğimiz seküler milliyetçi cenah içindeki bazı önemli isimler sosyal medyadan yaptıkları paylaşımlarda hoşnutsuzluklarını dillendirmekten geri durmadılar.

Parti içinde yaşanan bu “siyasî hat” ayrışması gerçekte bir “kurumsal kimlik bunalımı”nın yanı sıra aynı zamanda bir de tavan-taban tutarsızlığı doğuruyor. Yukarıda da arz ettiğim gibi İP’in sosyolojik iskeletini oluşturan ana hareket kentli milliyetçilerdir.

Dahası, söz konusu kesimin MHP’den ayrılmasının temel (belki de en belirleyici) sebebi – diğer faktörleri nötr kabul ettiğimizde – MHP’nin AK Parti’yle söylemde ve icraatta yükselttiği işbirliğiydi.

Başka bir ifadeyle, kentli milliyetçilik zaten tabandan hareketle zaman içinde homojen bir yapıya kavuşan bir “AK Parti muhalefeti” idi. Kentli milliyetçiler İP’in “AK Parti’ye karşı çağdaş, seküler ve milliyetçi bir muhalefet” vücuda getireceğini düşünerek buraya akın ettiler.

Meral Akşener’in 30 Ağustos resepsiyonunda Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’la verdiği dostane fotoğraf karesini müteakip Yavuzalioğlu’nun açıklamaları kentli milliyetçilerde derin soru işaretleri yarattı.

Fiilî hayatta en önemli özelliklerinden biri “AK Parti iktidarına karşı milliyetçi alternatif” hedeflemek olan bu tabanın “AK Parti karşıtlığı” öylesine kemikleşmiştir ki, HDP’yle dolaylı olarak yan yana gelmeyi dahi – en azından dönemsel planda – sabırlı bir tahammülle hoş karşılamaktadır.

Nitekim bu verileri İstanbul seçimlerinde ve dahi daha geniş Millet İttifakı görüşmelerinde somut olarak gözlemledik.

Bugünlerde tartışılan “AK Parti-İP birlikteliği” bu anlamda fevkalade zor, hatta imkânsız bir teşebbüsü yansıtmaktadır. Böylesi bir birliktelikten bence ne AK Parti ne de İP aradığını bulabilir.

Sonuç iki taraf açısından da hüsran olur ki, aradan MHP’nin sıyrılması ve Cumhur İttifakı’ndan çekilmesiyle birlikte yeniden devralacağı “milliyetçi muhalefet” bayrağıyla oy oranını baş döndürücü bir hızda yüzde 20-25 bandına kadar taşıması -her ne kadar bu saatten sonra nispeten düşük olsa da- olasılık dâhilindedir.

 

Kentli milliyetçiliğin sosyolojik ve siyasî profili nedir?

Kentli milliyetçiler - adı üstünde - büyük metropollerde yaşayan, Cumhuriyet değerlerine bağlı olmakla birlikte katı bir ulusalcılığı dışlayan, vatanını seven, mütedeyyin bilinmekle birlikte din istismarını ayıplayan, üniversiteli yahut kendisini yıllar içinde yetiştirebilmiş lise mezunu olan, burjuva zevklerine ve alışkanlıklarına aşina olan, çoğunlukla maaşlı çalışan, gitgide ay sonlarını görmekte sıkıntıya düşse de ailesini senede 1-2 defa yurtiçinde veya yurtdışında tatile çıkarmaya gayret eden, emeklilik için tasarruf yapamamaktan dem vuran ve ekonomik daralmanın getirdiği hayat pahalılığına rağmen sosyal statüsünü muhafaza etmeye çalışıp çocuklarına en azından kendi standartlarını miras bırakabilmeyi uman, velhâsıl kahir ekseriyetle kendi emeği ve kendi alın teriyle ayakta durmaya alışmış olan insanlardan müteşekkildir diyebilirim.

Elbette burada emeklilerden ve gençlerden de bahsetmek mümkündür ki, benzer endişeleri onlar da farklı düzlemlerde hissetmekte ve açığa vurmaktadırlar.

Böylesi bir sosyal dokunun bağrından fışkırırmışçasına çıkan kentli milliyetçiler siyasî planda terörle mücadeleyi sonuna kadar desteklerken HDP’nin sisteme entegre edilmesine -terör örgütü PKK’yla arasına mesafe koyduğu ölçüde- ise sıcak bakıyorlar.

Nitekim Cumhur İttifakı’nın muhalefete karşı benimsediği ve uygulamaya koyduğu “Onlar HDP’yle yan yana duruyorlar” tavrının sandıkta kentli milliyetçileri etkilememesi de bu sebepten dolayıdır diye düşünüyorum. 

Aynı kentli milliyetçiler yine siyasî planda hudutları belirlenmiş bir hukuk devleti, bütün kurumlarıyla işleyen bir nizam istiyorlar. Parlamenter sisteme daha müspet bakıyorlar.

Ekonominin bir an evvel ve ivedilikle rayına sokulmasını, üretimin öncelenmesini, emeğiyle çalışanın hakkının ve alın terinin gasp edilmemesini, ahbap-çavuş ilişkilerinin çarkından geçmeksizin terfi edebilmeyi arzuluyorlar. 

Kentli milliyetçiler çevre tahribatının karşısında konumlanıyorlar. Örneğin Salda Gölü çevresinin imara açılmasına itiraz ediyorlar. Kaz Dağları’nı yitirmek istemiyorlar. Betona gömülmüş şehirlerde oturmayı, çocuklarını buralarda büyütmeyi reddediyorlar.

Dahası, yaşam kalitesinin Avrupa standartlarına kavuşmasına taraftarlar. Daha temiz hava solumanın, daha yeşil alanlarda yaşamanın ve daha nitelikli meyve-sebze yemenin arayışındalar. Yalnızca hayatta kalmayı değil, hayatın keyfini ve tadını çıkarmayı hedefliyorlar.

Daha çeşitli ve çoğulcu bir basın ve daha özgür bir internet isterken, kentli milliyetçiler aynı zamanda devlet otoritesine de inanıyorlar. Devletin bürokrasisi, ordusu ve diğer kurum ve şubeleriyle güçlü kalması, itibar kazanması gerektiği inancındalar.

Bu anlamda sayıları neredeyse 4-5 milyon civarına ulaşan Suriyeli varlığından da rahatsızlar. Bu rahatsızlık, hem yaratılan güvenlik açığından doğan kaygılardan hem de “geleneksel Türk yaşam tarzına” uzun vadede bir tehdit oluşturacağından mülhem kaynaklanıyor.

Kentli milliyetçiler devletin Suriyelilere kendilerinden esirgediği yardımları sunmasından, dahası ülke bunca ekonomik zorluklar içinde debelenirken ortak servetin bir bölümünün Suriyelilere vakfedilmesinden dolayı rahatsızlar.

Her şeye rağmen kentli milliyetçilerin en baskın yanı - özgürlük savının ötesinde - doğal olarak Türk milliyetçiliğidir. Dolayısıyla bu kitleyi klâsik bir “merkez-sağ” seçmen profiline göre tahlil etmek yanlış olacaktır.

Oysa Meral Akşener salı akşamı Habertürk kanalında deneyimli gazeteci Fatih Altaylı’yla yaptığı programda “Milliyetçi ve demokratız” dedi. “Demokrat” sözcüğü hakiki kelime anlamının ötesinde Türkiye siyasetinde hususî bir pozisyonu simgeler ki, bu da merkez sağdır.

Oysa 1990’lı yıllardan kalma ve milliyetçilik planında “iyileştirilmiş” bir konseptle günümüz kentli milliyetçilerinin zihin dünyasını kavramak zordur.

 

Basınç nasıl aşılacak?

Sosyolojik zaviyeden değerlendirildiğinde ben Türkiye’deki kentli milliyetçileri Avrupa ülkelerinde kaydedilen dönüşümün sonunda zuhur eden ve hem popülist sağ hem de popülist sola kayabilen sosyal tabana benzetiyorum.

Bu iki zümre de aynı sosyolojik hususiyetleri ete kemiğe büründürüyor. Aynı ekonomik kaygıları ve korkuları paylaşıyorlar. Bu anlamda Guy Standing’in Prekarya - Yeni Tehlikeli Sınıf başlıklı eserinin okunmasını hararetle tavsiye ederim. 

Öte yandan siyasî planda aynı emellerden söz etmek pek mümkün değildir. Her ne kadar bazı analistler Türkiye’de Suriyeliler üzerinden verilen tepkileri Avrupa’daki sağ popülist veya ırkçı akımlarla eşitlemeye çalışsa da, nihaî siyasî hedefler ve bu uğurda tatbik edilen yöntemler noktasında büyük farklar göze çarpıyor.

Öyle zannediyorum ki, meselenin bu boyutu başka bir makalede irdelenebilir, tartışılabilir.

Özetlemek gerekirse, Türkiye’de kentli milliyetçiliğin özgün bir siyasî-ideolojik çizginin ötesinde sosyal-kültürel bir yüzü olduğu gerçeği herkesçe kabul edilebilecek bir donedir.

İP bu tabanı iç kargaşasından ve üst-yönetiminin adeta “geliyorum” diyen stratejik hatalarından dolayı kaybetmek üzereyken, AK Parti’nin ise ne yaparsa yapsın söz konusu kitleyi ikna etmeyi başarabileceğini düşünmüyorum.

Kentli milliyetçiler çok yakında yeni bir “adres” ve yeni bir lider arayışına girebilirler. Bu adres Ali Babacan’ın yahut Ahmet Davutoğlu’nun formasyonu olmaz.

Muhafazakâr bir iktidarın alternatifinin yine muhafazakâr demokrasiden devşirilebileceği seçeneği çoğuna gerçekçi gelmiyor. MHP ise gerekli adımları atabilir mi, şimdilik emin değilim. 

Lider beklentilerine gelince...

Zihinlerde bir çehre henüz tezahür etti mi, bilmiyorum. Fakat milliyetçilik ancak karizmatik liderliği kaldırabilir.

“Karizma” deyince aklınıza mütemadiyen bağırıp çağıran, nabza göre ucuzundan şerbet veren yahut siyasetçi sınıfının yola çıkarken ezberlemek zorunda olduğu ezilen edebiyatı üzerinden yükselen bir profil gelmesin. Bu karakteristikler, karizmanın 20.yüzyıl sürümünde geçer akçeydi belki ancak artık değil.

21.yüzyılda kentli milliyetçilerin talepleri ışığında devlet adabıyla yoğrulmuş olmasının yanı sıra sertliği değil kararlılığı, hizbi değil birliği, cehaleti değil bilgiyi ve en önemlisi eskiyi değil yeniyi benliğinde eşzamanlı olarak cisimleştirebilecek bir lider profili çağrılıyor gibi duruyor.

Son tahlilde kendi tarihimizde de pek çok defalar tanık olduğumuz gibi her sosyolojik basınç eninde sonunda kendi formülünü üretir. Bu DP için de geçerliydi (Cem Eroğul’un Demokrat Parti - Tarihi ve İdeolojisi kitabına mutlaka müracaat edilmelidir), vaktiyle AK Parti için de.

Tam şu anda olmasa bile tarif etmeye çalıştığım bu kentli milliyetçilik hareketi kendi iktidar seçeneğini er ya da geç kendiliğinden oluşturmak zorunda kalacaktır.

Bu hareket, kendi benliği ve değerleriyle müstakil bir tarzda ortaya çıktığında ise, siyasette lokomotif vazifesi ifa ederse kimse şaşırmasın. 

https://www.independentturkish.com/article-author/sinan-baykent

Medeniyet Tasavvuru

Mehmet BULUT
Ahlak ve İktisat

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

20914738