4 Ekim 2022

Mehmet MAKSUDOĞLU

Malezya’da Milletlerarası İslâm Üniversitesi’nde  öğretim üyeliği yaptığım sırada (1991-1995), Kuala Lumpur’da çıkan 700 000 tirajlı New Straits Times gazetesinde okumuştum. 

Orta yaşlı bir Amerikalı (ABD vatandaşı), annesini merak eder; kişi kökenini, neyin nesi olduğunu öğrenmek ister ya, o da annesinin kim idiğini öğrenmek ister. Anlaşılan, bu kişi, çocukluğunda terkedilmiş biridir. Araştırır, sonunda annesinin adresini bulur. Annesiyle görüşmek istediğini bildirir. 

Cevap, annesinin avukatından gelir:

“Anneniz sizinle görüşmek istemiyor; şimdiki kocasının,  sizin varlığınızdan  haberdar olmasını istemiyor.” (Kadıncağız, belki kimden peydahladığını bile bilmediği, küçükken terkedip kurtulduğunu sandığı bir  hayâletle  yüzyüze gelmeyi göze alamamakta, kocasının da bu “geçmiş gitmiş olayı” bilmesini istememektedir.)

Bu iki cümlede yatan acıklı, düşündürücü gerçek; mâddeten çok iyi, ahlâk bakımından, insan ilişkileri açısından bakıldığında ise kahredici durumda olan Batı uygarlığının ulaştığı seviyeyi gözler önüne sermektedir.

Bu adamcağızın hâlini düşünün: küçükken anne şefkatinden mahrûm olarak büyümüş, araştırıp adresini bularak sevindiği annesiyle görüşmek istiyor, ama annesi onunla görüşmeyi reddediyor! 

Bu adamın, içinde yaşadığı topluma bakışı   nasıl  olur? o toplum için ne düşünür? O toplumun mâddî refâhı onun için ne ifâde eder?

Amerika’da, ‘böyle’ dünyaya gelenlerin sayısının –şimdilik- yılda bir milyon olduğu belirtiliyor. 

İngiltere’de iken mahallî gazetede, oldukça sık aralıklarla,  Spartacus  derneğinin ilânları gözüme ilişirdi: 

“Gecenin hangi saatinde olursa olsun, şu telefonu ararsanız, arkadaş(lar)ımız sizinle ilgilenecek”.

Orada öğrendim ki, Spartaküs, bir köle imiş ve Roma’da ilk köle ayaklanmasını o başlatmış. İyiliksever gençler,  yalnız başına yaşayanların, yaşlıların en çok intihar ettiği gece saatlerinde, onları oyalamak, onlarla ilgilenmek, kendilerini öldürmekten alıkoymak için bu adla kurdukları derneklerde böyle, gönüllü olarak iş görüyorlarmış!

Almanya’da ise, kadın hâmile kalıp eğlencesinden uzak düşmeyi göze alamadığı, çocuk yetiştirme zahmetine pek iltifat etmediği için, nüfus azalmakta, Alman yetkililerini, en vahşî yöntemlere başvurmak zorunda bırakmaktadır:

Çâreyi, nefret ettikleri yabancı işçilerin çocuklarını almanlaştırmakta bulmuşlardır. Uğur Dündar –bozuk saatin günde iki defa doğru vakti göstermesini hatıra getirircesine - televizyonda yıllarca önce anlatmıştı: Çocuğunu döğdüğü bahânesiyle küçük yaştaki çocuk âilesinden koparılmakta, 18 yaşına kadar yetiştirme yurdunda tutulmaktadır. Âile, çocuk hayatta mı, ölü mü, sağlam mı, hasta mı bilmemektedir! 12-18 yaş arası, kişiliğin belirlendiği formasyon çağıdır: çocuk, Almanca konuşup, Alman gibi yaşayıp almanlaştıktan sonra salıverilmekte, Alman nüfusu da azalmaktan böylece korunmaktadır. O “özgür” yaşayışa alıştırılmış genç, belki anadilini bile unutmakta; âilesini niçin arasın? Ne diye âilesine dönsün? Alman ‘gibi’ yaşamak varken!

Gelelim  oryantalistlere:

Hükûmetleri, halkın parasıyla doğubilim fakülteleri, enstitüleri kurmuş, doğu milletlerindeki  değerleri öğrenip aktarmaları için, (görünüşteki ‘tutum’ böyle) yetişme çağından başlayarak bunlara geniş imkânlar tanımış, toplumda itibarlı yer vermiştir. 

İslâm konusunda âlim,  otorite kabul edilen bu soytarılar, hiç mi okumazlar :

Avf oğlu Abdurrahmân,  muhâcirdir, Mekke-i Mükerreme’den göç edip gelmiştir, Medîne-i Münevvere’de ilk zamanlar maddî durumu iyi değildir. (Sonradan helâl ticâretle çok zengin olur.) Evleneceği zaman, Resûlullah SAV. ona “bir koyun da olsa kes, yemek ver” buyurmuştur. Yâni, bir yemek vermek kâfi. İslâm’da nikâh, kolaydır, iki erkek şâhidin huzûruyla akdedilir. Osmanlı’da, maddî imkânı olmayanlar için, mehir vakıfları vardı; hayırseverler, evlenecek yoksul gençleri düşünerek kurmuşlardı.

Oryantalist, bu gayrı meşru nüfus çoğalmasına bir şekilde çözüm sunmak için, böyle “kolay nikâh” durumlarından hareketle formüller geliştirse fenâ mı olur? Batı, zâten vakıf kurumunu Müslümanlardan aldı, bâzı vakıfların mehir için de buna yönlendirilmesi veya bu gaye için vakıflar kurulması zor olmaz. “Bunu Müslümanlardan aldık” demeleri de gerekmez; düşünerek kendileri böyle bir formül gibi sunabilirler. 

İyi bir şekilde yürümeyen evlilik için, İslâm’da boşanma da kolaydır. Yürümeyen evlilik, mumya gibi, hayatiyetsiz şekilde –varmış gibi- devâm ettirilmez. Ama, Katolik inançta boşanma yoktur; son zamanlarda, ayrı yaşamak filân diye formüller icad ediyorlar. 

Kadını korumak için çıkarılan kanunlar, erkeği korkutuyor, nikâha yanaşmıyor. Kadın da, “hiç olmazsa başımda bir erkek bulunsun” diye, nikâhsız yaşamayı kabul ediyor. Adını da koymuşlar : cohabitation

Oryantalistler,  İslâm’daki bu, nikâh ve boşanma kolaylığından hareketle, Batı toplumunun sosyal kanseri hâline gelmiş olan ve Batı normlarının hâkim olduğu, Batılı olmayı pek arzulayan diğer ülkelerde de fitnevizyon sâyesinde alabildiğine yayılan zina’ya bir çare bulmak durumundadırlar.   İlim adamlığı   ve  önce kendi toplumuna, sonra bütün insanlığa karşı   sorumluluk  bunu gerektirir.

Yazar Hakkında:

Mehmet MAKSUDOĞLU

Mehmet MAKSUDOĞLU

Mehmet Maksudoğlu, Eskişehir’de Kırım kökenli bir âile içinde doğdu. İnkılâp İlkokulunu, Eskişehir  Lisesini ve Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesini bitirdi. İzmir İmam-Hatîp Lisesi’nde Meslek Dersleri Öğretmeni olarak Arapça, Farsça, İngilizce ve Hadîs öğretti. Ankara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nde İslâm Târihi Asistanı oldu. Tunus’ta doktora tezi ile ilgili malzeme topladı, dilbilgisini bildiği Arapça'nın pratiğini yapmak imkânını buldu. Dördüncü sınıfına kabûl edildiği Burgiba Yaşayan Diller Enstitüsü Arapça Bölümü’nü bitirdi. Türkiye’ye dönüp İstanbul, Başbakanlık Osmanlı Arşivinde belge inceledi. "Tunus’ta Osmanlı Hâkimiyeti" konulu doktorasını verdi. İngiltere’de, University of Cambridge’de Faculty of Oriental Studies’de Türkçe öğretti, orientalistlerin nasıl yetiştirildiklerini gördü. Türkiye’ye dönüp Diyânet İşleri Başkanlığına bağlı olarak İzmit, Ankara ve İstanbul’da vâizlik yaptı. Marmara Üniversitesi'nde 1983 yılında Yardımcı Doçent, 1986 da Doçent ve 1995 yılında Profesör oldu. İzinli olarak gittiği Malezyadaki International Islamic Universty’de 4 yıl (1991-95) Târih ve Medeniyet Bölümü başkanlığı yaptı, Osmanlı Târihi öğretti. Orada iken yazdığı Osmanlı History adı geçen üniversite tarafından bastırılıp (1999) textbook olarak kullanıldı. Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi’nde bir yıl daha öğretim üyeliği yaptıktan sonra Eskişehir Osmangazi Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi kurucu dekanı olarak Eskişehire gitti. 2004-2005 öğretim yılında izinli olarak gittiği Kazakistan’ın Türkistan Beldesindeki Hoca Ahmed Yesevî Milletlerarası Türk-Kazak Üniversitesinde, Hollanda Rotterdam Milletlerarası İslâm Üniversitesinde bir dönem öğretim üyeliği yaptı.

Yazarın diğer makalelerinden: