Güncel Yazılar

Ömer AĞAÇLI

Kur’an, hilkatin ( yaratılışın) sonradan olduğunu yani muhdes olduğunu söyler. Yaratılışın sonradan olduğu aynı zamanda bir amaç ve gayenin olduğunu  içermektedir. Yaratılışın amaç, gaye, neden ve mahiyetini sadece din açıklamaktadır. Din alanında da bu konuyu sufi yolu tutanların sözlerinde bulmak mümkündür. İslam’da sufi yolu tutanların hilkat konusundaki sözleri şöyledir: Allah, kendi zatına ait nur’dan ilk önce Muhammed’i nur’u yarattı. Hz. Muhammed bir hadisinde bu konuya şöyle vurgu yapmıştır. “ Allah, önce ruhumu yarattı. Allah, önce nurumu yarattı. Allah, önce kalemi yarattı. Allah, önce aklı yarattı.” Kur’an Yunus 57 ayette: “ Allah tarafından size NUR , her şeyi açıkca anlatan Kitap geldi.” Bu bağlamda ilk yaratılan nur, “ İLK NUR” dur. Bu nur, kainatın özüdür ve herşeyi idrak eden ve her şeyi idare edendir. Diğer tüm varlıkların nuru  ve ruhu da bu ilk nurdan yaratılmıştır. Her insanın nuru, Muhammed’i nurdandır. Her Peygamber Muhammedi nurdan bilgi getirmiştir. Hakikat ilmi bu nurda mündemiçtir. Çünkü ilk nur, Allah’a en yakın mertebededir. Her PEYGAMBER İNSANLIĞA BU NURU GETİRMİŞ VE ONLARIN BASİRETLERİNİ BU NURLA AÇMIŞTIR. Basiret, nur/ ruh gözesinden gelir. İşte bu bir çok insanın idrak edemediği nur ve ruh yolu basiret yoludur.

Yusuf 108: “ Yolum basiret üzerinedir. Ben ve bana uyanları bu yola davet ediyorum.” Diye vurgulanmıştır. Şu kadar ki her şey bu nurdandır. Bu nuru elde etmek için zahiri  ilimlerle olmaz. Ötelerden coşup gelen ilim gerekir ki Kehf 65 ayette: “ Ona tarafımız ilim verdik.” Sözü bu hususa işaret etmektedir. Yani Mutlak bilgiyi Allah’tan almak zorunludur.

Bu kadar girişten sonra gelelim bizim söyleyeceklerimize...

“Hakk” kavramı Kur’an’da fiil, sıfat ve mastar olarak 290 yerde geçmektedir. ( İlhami Güler’den alıntı) Hakk kavramı, birşeyin aslı, esası, mahiyeti, gerçek ve mutlak olanı anlamına gelir. Hakk kavramı tevhidi anlatır. Tevhid, varlık ve varoluşun mutlak anlamda “ BİR”       oluşunu deyimler. Varoluş, Allah’ın alemler olarak varlık alanında tecelliler yoluyla varlığının delillerini göstermesidir. Varoluş, her an yaratma faaliyetleri içinde olan Allah’ın gerçek anlamda fiilleridir. Tevhid, hayatın ta kendisi olduğu gibi, hayata anlam veren ilahi birliğin kanunudur, ilimdir, mutlak gerçektir.

Allah’ın fiilleri hakk olarak varoluştur ki hakk varoluşun ontolojik yönüne işaret eder. Ontolojik varlık, beşduyu ile algılanandan aşkın bir varlıktır. Hakk,  akıl kapsamında akıl ile algılanandır. Kur’an ontolojik birliği 39/ 6 ayette “ Allah sizi bir tek şeyden yarattı.” Ve 13/31: “ Bütün oluşları gerçekleştiren Allah’tır.” Diye vurgular.

Bu bağlamda ontoloji, epistemoloji ilişkisi çok önemlidir. İlim denilen şey de Allah’ın fiillerinin bilnmesinden başkası değildir.

9/5: “ Allah, herşeyi ilimle yaratmaktadır.”

67/26: “ Mutlak bilgi Allah’a aittir.”

Her türlü beşeri çabalar Hakk’ın bilinmesidir. Gerek maddi, gerek manevi olsun her iki alanın bilnme çabaları hakkın bilnmesi çabalarıdır.

İnsanın her türlü bilme çabaları görecelidir. Bilgi bilenin durumuna bağlıdır. Ama mutlak bilgi sadece Allah’a aittir.

35/14:” Hiç kimse sana herşeyi bilen Allah gibi mutlak ilimden haber veremez.”

34/48: “ Allah hakikat bilgilerini dilediği kulun kalbine atar.”

“Hakk”, Allah’ın “ EL HAKK”ismi şerifidir. Hz. Muhammed bu isimle, sıfatla sıfatlanmış ve bu isimle tahakkuk etmiştir. Bu ilahi gerçeğe Yunus 108 ayette işaret edilir. “ Ey insanlar! Size Rabbinizden Hak gelmiştir.” Hakk kelimesi, Hz. Muhammed’in hakikatine işarettir. 17/ 81: “ De ki: Hak geldi, batıl gitti.” Şu kadar ki batıl, Allah’tan ve onun isiteminden gayri olanlardır. Hak, varlıktır, batıl aslı olmayandır. Hak, kesin bilgidir. Zan, ise boştur. İnsan bilyle yaşar. İnsanın dayandığı bilgiler hakikat olmalıdır. Kur’an tüm insanlığa son çağrıdır. Ezeli ve ebedi olan değişmez ilkeler ışığında yürünmesini ister. Bu da inanç alanında ilkesel düşünce geliştirip, hayata devam etmek demektir. Kur’an’ın her kelimesi haktır. Doğru düşünce ancak hak olan ilkelere göre elde edilir ki doğru inanç doğru yola götürür. Allah, Peygamberler aracılığı ile hakikati ve hakikate göre yaşamanın yolunu göstermiştir. Allah, zahiri, maddi alemin bilgileriyle hayatın kurulamayacağının, manevi alemin de bilgilerini vermiştir. Hakikat, manadır. Madde manayı anlatmaktadır. İnsan ilk önce hakikati maddi alemin cismani aynasında idrak eder. Yani anlam kaynakları varoluştur. Yüksek idrak düzeyleri ruhun destekleriyle elde edilir. İslam kültür çevrelerindeki sufiler, maddeden manaya yükselmiş kimselerdir. Bu nedenle din, tamamen maneviyattır.

İnsan davranışlarını inandığı şeyler yani inanç sistemi yönlendirir. İnsan neye inanırsa ona göre davranır. Akıl neyle beslenirse kişi ona göre davranır.. hayatın hepsi budur. İnsan gerçek olanlara dayanmak durumundadır. Ancak gerçeklere dayanarak doğru yaşanabilir. Gerçek ise allah’a dayanır.

22/62: “ Allah gerçek varlıktır.”

9/5: “ Allah herşeyi gerçek olarak ilimle yaratmıştır/ yaratmaktadır.”

67/26: “ Mutlak bilgi Allah’a aittir.”

3/2: “  Allah, yaşayan, kendinde varolan ve bütün varlığa kaynaklık edendir.”

2/219. “ Düşünesiniz diye Allah ilkelerini açıklıyor.”

28/75: “ Hakikat, Allah’a aittir.”

Dinin, vahyin kaynağı hiç kuşkusuz akıl alanının üstündedir. Din akıl dışı değil akıl üstüdür. Aklın bittiği A KIL ÖTESİ VARLIK ALANIYLA İLGİLİDİR.  Bu alan aşkın varlık alanıdır, akılla sorgulanamaz. Bu alanın varlığını , mümkün olduğunu sağlıklı bir akıl kabul eder. Bu nedenle akıl vahyi sorgulayamaz. Yani akıl vahye hakemlik edemez. Dinin yarine hiç bir şey konamaz. Tüm beşeri etkinlikler akli etkinliklerdir. Hakikate talip olan hakka uymak zorundadır. Çünkü hakka Allah iletir. Son söz olarak : Vahyi aklın önüne almadan doğru düşünüp doğru hükümler vermek mümkün değildir. Doğru yaşamak mümkün değildir.

Medeniyet Tasavvuru

Necati ÖNER
Niçin Felsefe?
Mehmet BULUT
Ahlak ve İktisat

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

22039719