Güncel Yazılar

Turgut GÜLER

“Deve”ye yakıştırılan sıfatlardan biri de “çöl gemisi”.Devenin fizyolojik, biyolojik özellikleri ile çöl coğrafyası düşünüldüğünde, bu pek seçkin hayvan, çöl gemisi olmayı fazlasıyla hak ediyor. Kütüphâne dolusu hikmeti vücûdunda saklayan deve, hörgücündeki yağdan metabolik su yapabilmektedir. Ne kadar merak ve gayret etse de, insanoğlu devenin bu suyu nasıl îmâl ettiğini bir türlü öğrenememiştir.

Su ile deve arasında, başka mûcizevî münâsebetler de tesbît edilmiş. Bol ve tâze su bulan deve, yedeklediği bayat suyu boşaltıyor. Diğer canlıların aksine çöl gemisi, soğuk havalarda daha çok su içiyor. İyice susamış bir deve, yüz litreden fazla suyu ağzı vâsıtasıyla midesine gönderebiliyor.

Elbette, eğriliği ile şöhret bulan bu hayvan yerine, ona bu göz kamaştırıcı hasletleri ihsân eden tek kudret sâhibine bakmalı ve esrârı, hakikî mahallinde aramalıdır.

Mevlânâ, daha çocukluk çağında iken, Belh’den göçen âilesiyle Nîşâpûr’a geldiğinde, kendilerini ağırlayan Ferîdüddin Attâr’ı, dehâsına hayran bırakmıştı. Leğen içindeki suda “vahdet”i arayan Attâr’a semâyı gösteren Celâleddin, zerreden sâdır olacak ilmi Kâinât’a yayıyordu. Bu yüzden, önde Bahâeddin, en arkada Mevlânâ olduğu hâlde Nîşâpûr’dan ayrılan kervânı uğurlarken Attâr: “Fesübhânallah! Bir ırmak peşine bir ummânı takmış gidiyor.”demişti.

Mevlânâ ve onun kâbında olanlar için, menzil bir vâsıtadır. Esas, yâni vuslat noktası, menziller menzilidir. Bakmasını bilen göz, duymasını bilen kulak, bir devenin karnında da cümle menzilleri buluşturur.

Başımıza gelenlere bin türlü bahâne uydurulabilir. Lâkin kasda dayalı cehlin farkına varılmazsa, deveden hikmet kaçırmaya devâm edilir.

Hâlbuki üstünde bizim görklü bayrağımızın dalgalandığı ne muazzam bir hikmet ummânımız vardı?

Şeyh Edebâlî’ye izâfe edilen bir sözde: 

“Tevâzû, zenginlere karşı kibirli, yoksullara karşı alçak gönüllü olmaktır.”

deniyor. 

Her şeyden önce, bu tesbît inceliği Edebâlî’ye çok yakışıyor. Onun, adıyla başlayan ve yaşadığı devir, bulunduğu mekân gibi tamamlayıcı unsurlarla devâm eden “hikemî”duruşu, “tevâzû”a ancak böyle bir elbîse giydirmelidir.

Peki, Şeyh’in bu nasîhati kimedir? Anlayabilen herkese elbette, ama Osman Gâzî’ye verilmiş bir öğüt olması, târîhî çerçeveye renk katacaktır. Söğüt-Bilecik-Domaniç topraklarının altına Edebâli’nin sözleri, fiilen olmasa bile Türk’ün muhayyilesinde ekilmiştir.

Zengin, sâdece aynî ve nakdî varlığı çok olana denmiyor. Güç, kudret, ihtişam sâhibi insanlar hakkında da sarf edilen bu tâbirin içine, siyâsî otoriteler dâvetsiz olarak giriyor. Yoksulluk minvâli, zenginlikle aynı. Dimâğ ve gönül yoksulluğu, maddî zenginliğe mâni değil. Bu yüzden; hem zengin, hem yoksul olma bahtı ile bahtsızlığı, yan yana durabiliyor.

Şeyh Edebâlî, Osmanlı ağacına can suyu verenlerden, kendini bu işe adayan bir zât-ı müstesnâ... Selâm ile kelâmı aynı hücreye koyabilen nâdir şahsiyetlerden.

Acının ötelerine taşınan ve tad alma hassâsiyetimizi alt üst eden fâciâ kılıklı hâdiseler; milletimizi, vatanımızı ve de târîhimizi “istiskâl”e uğratmıştır.

Şeyh Edebâlî’ye hayrü’l-haleflik, öyle basit ve gündelikçi işi değil. Daha büyük mikyâsda, bazuka gibi atan kalb zindeliğinde soyunulacak bir meslek olmalı. Bu mesleğe sülûk edecekler, önce “tevâzû”ehli olacak. Ama Şeyh’in diliyle, “kibir”ve “alçak gönüllülük”dallarının ikisine de konmayı bilecek.

Medeniyet Tasavvuru

Necati ÖNER
Niçin Felsefe?
Mehmet BULUT
Ahlak ve İktisat

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

22990727