Güncel Yazılar

Turgut GÜLER

Türk’e vahşet ve cinâyet kumaşı biçenlere gösterilecek nice nezâket, rikkât vesîkası arasında, Meclîs-i Şükûfene kadar mânâlı bir hüccettir. 

Sultan Dördüncü Mehmed Hân (1648-1687) zamânında, başta İstanbul olmak üzere,  Mülk-i Osmânî’de yetiştirilen çiçeklerin morfolojisini incelemek, çiçek genetiğini ıslâh etmek ve bir çiçekçilik standardı koymak maksadıyla Meclîs-i Şükûfe (Çiçek Meclîsi) kurulmuştur.

Günümüzün anlayışı ile bir araştırma enstitüsü sayılabilecek bu Çiçek Encümeniatalarımızın rûh asâletini âşikâr eden çok mühim adımlardan biridir.

Yine aynı şekilde, eli kalem tutan pek çok münevver, çiçek hakkında risâleler, kitaplar yazmayı, bu Dünyâ hayâtının icâbâtı arasında görmüştür. Kategori olarak şükûfenâmeadını alan bu çiçek kitapları içinde, Mehmed Remzî Efendi’nin Mîzânü’l-Ezhâr ve Lâlezâr-ı Kadîm’i öne çıkmayı başarmış. Şükûfe Meclîsi hakkındaki etrâflı bilgiyi de, bu eserlerde bulmak mümkün.

Câmiler dâhil, umûmun kullandığı binâlara kuş evleri yapan, sokakta kalmış yaralı ve hasta hayvanlara yönelik vakıflar kuran, daha akla gelen, gelmeyen yığınla husûsda hamiyet pınarları akıtan Türk milleti, hiç, insânî konularda kınanacak işleri yapabilir mi? Tabiî ki, bize şeddeli iftirâlar atan kendini ve haddini bilmez takımına cevap vermek için, her şeyden önce kendimizi iyi tanımamız gerekiyor. Fâtih’in, karanfil koklarken çizilen portresi nasıl “kılıc”a üstünlük sağlıyorsa, Meclîs-i Şükûfede Dünyâ dağdağasına çiçek güzelliği ve inceliğinden bakıyor.

Kayı boyu erenlerinin Anadolu’nun –biri doğuda, diğeri batıda- iki ayağına Ahlatve Söğütdikerek basmaları, hikmet içre hikmettir. Meclîs-i Şükûfe’nin kurulduğu vatan, aslında bir şükûfezârdır. Çiçek sevenler, insanı daha çok severler… En nâdîde çiçeklerimiz ise, tereddütsüz, çocuklarımızdır.

Çocuklarımıza vereceğimiz isimler, o kadar önemlidir ki, bunlara bakarak bir milletin hâl-i hâzırdaki psikoloji harîtası rahatlıkla çıkarılabilir. Geleceğimiz demek olan evlâdımıza konacak isimler, bir ömür boyu taşınacak zannedilir, ama bâzen taşıma süresi ömürlercedir.

Hayli reyting toplayan bir dizi filmdeki Mîmâr BennûHanım’ı, bilhassa ilgi çekici isminden dolayı, akılda tuttuk. Hakikî hayatta da Bennûadını taşıyan medyatik isimler var.

Yalçın Küçük’ün 2007’de yayınladığı Caligulada, Bennû’nun kelime mânâsı epilepsi, sar’a olarak veriliyor. Yine bu kitaba göre, Hammurabi Kânunları’nda: “Esir satın alındıktan sonra, kendinde bir ay içinde bennû görülürse, satıcısına iâde edilir.” hükmü yer alıyor.

Mânâsını bilmeden, sırf ses özellikleri ve de – gâliba en fazla – özenti yüzünden, sar’a demek olan bir kelimeyi, çocuğumuza ad yapıyoruz.  Aynı isim koyma züppeliğinin, dizi filme akseden yanı ise, daha koyu bir taklîdi ve satıhtan bakmayı işâret ediyor.

Dede Korkud Hikâyeleri’nden biri,  Dirse Hân Oğlu Boğaç Hân’dır. Boğaç’ın şahsında, Türk milletinin bütün fertlerinin, nasıl ismiyle müsemmâyaşadıklarını, taşıdıkları ada yaraşır olmanın, nice ferâhlatıcı yanları bulunduğunu, hârikulâde bir üslûpla anlatan bu hikâye, mâlûm dizinin yapımcılarına mutlaka okutulmalı.

İnsan, yüce bir varlıktır. Bütün Kâinât, onun emrine ve merâkına sunulmuştur. O yüzden, taşıyacağı ismin de, bu yüceliğe lâyık ve mütenâsib ölçüler içinde seçilmesi lâzımdır. Karacaoğlan’ın bir şiirinde geçen: “Taş düştüğü yerde ağır”tesbîti, ad koyma işinde de, aynı hükmü icrâ ediyor.

Her çeşit canlı, cansız varlığa verilecek isim, aslâ küçük düşürücü, aşağılayıcı olmamalıdır. Fakat insanı bu kaaidenin dışına çekerek, ne idüğü belirsiz harf kümelerini, tam bir zıpçıktı anlayışıyla mâsûm çocuklarımıza taşıtmak, sosyolojik şizofreni emâresi sayılmaz mı? Bu husûsda da, eski topraklardan öğreneceğimiz çok, ama çok şey var. Kulağa ezân okunarak konan isimlere hasret kaldık…

Medeniyet Tasavvuru

Necati ÖNER
Niçin Felsefe?
Mehmet BULUT
Ahlak ve İktisat

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

22989579