Güncel Yazılar

Nilgün DAĞ

Kaos, karmaşa ve kalabalık her yanı kuşatınca, sadelik ve yalınlık sığınak gibi görülmeye başlandı. Abartı, gösteriş ve aşırılıkların karşısında duran bir minimalist yaşam tarzı üretildi. Ve sadeleşme, zaman ve yaşam yönetiminde etkili bir alternatif olarak belirmeye başladı. İnsanoğlu, yaş aldıkça ve zamanın yenilenemeyen bir kaynak olduğunu fark ettikçe de hayatını detaylara boğmaktan imtina eder oldu. Bugün, hayatı olabildiğince sadeleştirmek hem bir başarı hem de mutluluğa giden yolda önemli bir dipnot kabul edilmekte... 

İnsanlığın sadeleşme serüveni kısaca böyle... 

Sadeleşmeyi, insanın hem kendisini hem de hayatını sınırlı seçeneklere sahip olacağı marjinal bir noktaya taşıması şeklinde algılamak doğru değildir. Hayatın güzelliklerinden mahrum kalmak, duygusal ve düşünsel olarak imkânların altında yaşamak[1], yüksüz kalmak veya yalnızlaşmak sadeleşmek demek değildir. İçine akanı yaşamaktan veya yaşarken hırpalanmaktan kaçınmak da değildir. Neyin zaruret, neyin lüks olduğunu ayırt etmek, bolluk ve istif çağının getirdiği alternatiflere, aşırılığa ve kalabalığa direnç göstermek, sosyal ve ruhsal oburluğu azaltmak, ihtiyaçları optimize etmek, iştahı dizginlemek, istifcilikten vazgeçmek ve kanaat ederek yetinmeyi bilmektir. Ancak kanaatkârlık, yüce gönüllülük, tevazu ve sağduyu kolay şeyler değildir. Sadelik, karmaşıklıktan daha zor olabilir. Çünkü daha’nın sonu yoktur. Almak ve tüketmek, nihayeti olmayan şeylerdir. Bu nedenle yetinme ahlâkıyla kuşanmak ve gönüllü sadeliği bir yaşam biçimi olarak benimsemek zordur. Bu zorluktan dolayı sadelik, “gelişmişliğin en üst noktası”[2]ve “ulaşılabilecek en yüksek ve nihai hedef”[3]olarak nitelenir. 

Ancak bugün sadeliğin yaşantıların imbikten geçirilmesi, süzülmesi ve damıtılması sonucu spontane olarak ortaya çıkan bir durum oluşundan ziyade suni olarak da varılabilen bir hedef olduğu fikri aşılanmakta ve sadeleşme zamanın bir kovalamaca içinde geçtiği, insanlığın daha fazla uyarıcı ve daha çok seçenek tarafından kuşatıldığı, daha fazlasına olan özlemin kabartıldığı... bir dünyada bir uyanış çağrısı olarak görülmektedir. Hatta “kanaatkâr bolluk toplumu” veya “gönüllü yetingenlik toplumu” yeni bir düşünsel açılım olarak yaygınlaştırılmaktadır. Yani yetinme ahlâkı [kanaatkârlık] bu bolluk, istif ve israf düzeninin panzehiri olarak görülmektedir. 

Neyse ki biz Türklerin yeni bir ahlâk nazariyesine ihtiyacı yok! Yetinme ahlâkı [kanaatkârlık], hayat kasidemizdeki kök değer; hürriyet denklemimizdeki ana değişken! Biz bir yer, bin şükrederiz. Hatırlanması, canlandırılması, olgunlaştırılması ve üzerine bolca kalem oynatılması temennisiyle İyi Pazarlar...

 

[1]İlimde kanaat olmaz!

[2]Leonardo da Vinci’nin tanımlamasıdır.

[3]Frederic Chopin’e ait bir betimlemedir.

Medeniyet Tasavvuru

Neşet TOKU
Hukuk Üzerine
Saadettin Yağmur GÖMEÇ
Eski Türk Dininin Temel Özellikleri
Zeki Salih ZENGİN
İslam, Ahlâk ve Etik

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

27884903