Güncel Yazılar

Turgut GÜLER

Kardeş Âzerbaycan, epeyi zamândır Lâtin esaslı alfabeyle de yazıyor. Türkiye Türkçesine en yakın Türk şîvelerinin başında Âzerbaycan söyleyişi geliyor. Mes’eleye alfabe merceğinden bakarsanız, her iki ülkede de aynı harf karşılıklarının kullanılması gerekir. Fakat durum hiç de öyle değil. Seslerin incelik, kalınlık, açıklık, kapalılık hâlleri için ayrı harfler bulundurmak, hemen bütün Dünyâ dillerinde görülen bir uygulama. Buna, Âzerbaycan da uymuş.

Meselâ, kalın (K), açık (E) gibi telâffuz nüanslarını gösterecek işâretleri tedârik etmişler. Bu husûsda Âzerbaycan, Türkiye’den bir, iki adım öne geçmiş. Hem tebrîk etmek, hem de saygı duymak lâzım.

Âzerbaycan söyleyişindeki bütün aksân, aşağı-yukarı Türkiye şîvesinde de mevcut. Ne var ki, bizim burada dilde estirdiğimiz emr-i vâki terörü, bugüne kadar Âzerbaycan’da görülmedi. İşte, iki kardeş memleketin öz dillerine bakışındaki en can alıcı nokta, burada bulunuyor.

Âzerbaycanlı kardeşlerimiz, tabiî hançereyi muhâfaza etmede gösterdikleri başarıyı, alfabeye harf tâyininde de tekrârladılar. Şeyh Gâlib’in:

            “Aşk bir şem’-i ilâhîdir, benim pervânesi,

            Şevk bir zincirdir, gönlüm ânın dîvânesi”

beytini, aynı alfabe karakteriyle biz farklı, Âzerbaycanlı karedeşlerimiz farklı yazıyoruz.

Bilhassa “aşk”, “şevk” sözlerinde, başka şekiller ortaya çıkıyor. Doğrusunu yaptıkları için, Âzerbaycanlı kardeşlere hezâr âferîn…  

İnsanın hilkatinde saklı bulunan cevheri, hazîneyi, en iyi anlatacak vâsıta, hiç şüphe yok ki, dildir. İster yazılı olsun, ister sözlü, dil; nesillerden nesillere bırakılacak mîrâsın ilk kültür ayağını teşkîl ediyor.

Yine Gâlib Dede’nin dilinden:

            “Hoşca bak zâtına kim, zübde-i Âlem’sin sen!

            Merdüm-i dîde-i ekvân olan Âdem’sin sen!”

diyebilmenin yolu, uygun harflerle alfabe tesbîtidir.

            Aslını inkâr etmeyen bir telâffuz için, bu fiile gönül verecek harf şekilleri bulunmalıdır. Nazal (N), Kalın (K) ve (H) gibi sırıtan ihtiyaçlar yanında, derinlemesine yapılacak araştırmayı bekleyen uykudaki ses renklerimiz, az değildir.

            “Ey nihâl-i işve, bir nev-res fidânımsın benim,

            Gizlesem de, âşikâr etsem de cânımsın benim.”

diyen Hüsn ü Aşk şâiri, sanki bu himmet bekleyen dil yâresine fener tutmuş gibidir.

Batı dillerinin hepsi, yazıldığı gibi okunmak iddiâsında bulunmamışlardır. Böyle bir gayret, yazıdan söze uzatılan klinik rapordan farksızdır ve dilin sağlığını alt-üst eder.

Kaanûnî’nin Muhibbî hil’ati giyerek sarf ettiği:

            “Halk içinde muteber bir nesne yok devlet gibi,

            Olmaya devlet, Cihân’da bir nefes sıhhat gibi.”

dizilişindeki ve reçete kâbındaki mısrâları, ancak âfiyet içinde olan bir dilin mârifetidir.

Maalesef, bugün Türkiye sınırları içinde konuşulan ve yazılan dil, sıhhatini çoktan kaybetmiştir. Daha, fazla uzağa gitmeden, Âzerbaycan’a adım atar atmaz, içine fırlatıldığımız hâile-i lisânın kuyu derinliğini anlıyoruz…

Medeniyet Tasavvuru

Zeki Salih ZENGİN
İslam, Ahlâk ve Etik
Serdar UĞURLU
Eski Türklerin Dini

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

26011082