Güncel Yazılar

Mevlüt UYANIK 

Takdim

Çorum İlahiyat Fakültesinde 25 yıla yakın “Çağdaş İslâm Düşünürleri” üzerine okumalar yapıyoruz. Özellikle İslâm dünyasının içinde yaşadığı sorunlara çözüm üretmede, Batı hâkimiyetinin epistemik temellerini bilen ve İslâmi bir dirilişten/Rönesans imkânını gündeme getirerek bir bilinçlilik hali oluşturan âlimlerin metinlerini önceliyoruz. 

Bunu yaparken İslâm dünyasının seçkin zihinlerinin kendi içinde yaşadıkları toplumsal sorunlara İslâmi ilkelerden hareketle çözüm önerileri ürettiğine dikkat çekiyor ve önerilerini aynen Türkiye’ye taşımanın olası problemlerine işaret ediyoruz ve tutarlığından şüphe ettiğimiz tespitlerini de eleştiriyoruz. Burada takip ettiğimiz yöntem merhum hocamız Erol Güngör’den hareketle oluşturulmuştur.

Yöntem

İslâm’ın Bugünkü Meseleleri ve İslâm Tasavvufunun Meseleleri kitaplarını öncelikli olarak okuttuğumuz Erol Güngör merhumun Robert B. Downs’dan çevirdiği Dünyayı Değiştiren Kitaplar’ayazdığı önsöz okumalarımızdaki ölçütü vermektedir: “Kitaplar çoğunlukla fazla heyecan yüklü, milyonlarca insana hitap eden mesajlar taşıyorlardı. Yaptıkları etki bazen iyi bazen kötü oldu. Açıkça belli ki, kitaplar hem iyi hem kötü yolda birer kuvvet olabiliyor. Ne olursa olsun, bizim buradaki gayemiz onların ahlâkî değerlerini ölçmek yerine, kitapların dinamik ve güçlü aletler, vasıtalar veya silahlar olduğunu göstermektedir.” [1]

Biz de tıpkı buradaki yöntemi takip ederek, basitçe eserlerin içeriklerine değinmek içerikleri hakkında bilgi vermenin ötesine geçip, metnin hem yazarı hakkında hem yazarın diğer eserleri hakkında hem de eserlerin ortaya çıktığı tarihsel bağlam hakkında analizler yapmayı deniyoruz. Fakülte merkezli yaptığımız bu okumaları zaman zaman Çorum Aydınlar Ocağı’nda seminerler halinde kamuoyuyla da paylaştık. Bunu bir zamanlar her biri dernek, vakıf adıyla sivil toplum kuruluşlarına dönüşme ihtimali olduğunu düşündüğümüz grup ve cemaatlerin hepsine eşit mesafede durarak adil ve hakkaniyetli-itidalli bir dil oluşturmaya çalışarak yaptık. Kendini onlarca dernek, vakıf, okul, üniversiteler kurarak hizmet ettiğini söyleyen bir grubun 15 Temmuz 2016 günü yaptığı terörist saldırı sonrasında şehit verilmesi cemaatların işlevi hakkında bizi yeniden düşünmeye götürdü. Üstelik Çorum Aydınlar Ocağı’nda etkinlik gösterenlerden birisi olarak, Cumhurbaşkanı’na yönelik saldırı da rahmetli Muhsin Yazıcıoğlu’un helikopterinin düşmesi ve vefatı sonrasında olayı komik ötesi bir şekilde örtmeye çalışan ve kaza kırım ekibinden helikopterin önemli parçalarını “hatıra olsun diye aldım” diyen adamların da bulunması, bunlardan birinin de Çorumlu olması, cemaatlerin aslında STK olma ihtimalinin neredeyse hiç olmadığı kanaatimi güçlendirmeye başladı. Çünkü Yazıcıoğlu’nun cemaatlerin hep sivil toplum kurumu olma ihtimalini güçlendirip onlara daima müspet baktığını 28 Şubat sürecini yaşayanların hepsi bilir/di. Nitekim 15 Temmuz sonrası o deneyimden hiç ders alınmamış gibi diğer gruplar da (artık sosyolojik anlamda cemaat demek de riskli) dernek ve vakıf altında aynı din ve siyasi sömürülerine devam ediyorlar. Durumun tehlikesini gören devletin kredi ve yurtları çoğaltıldığı için öğrenciler önemli oranda bu grupların insafına terkedilmedi. Bununla birlikte bazılarının etkinliklerini hızla artırdığını, üstelik önemli oranda resmi yardım talebinde bulunduğunu görmek yaşadığımız ironiyi iyice güçlendirmekte. “Bunlara ihtiyaç duymadan okumalar yapılma imkânı yok galiba!” diye düşündüğüm sıralar GSB Mahmut Atalay Gençlik Merkezi’nden Ethem Gündem ve Sinan Avşar kardeşler gelerek, kitap okumaları yaptıklarını ve katkı yapıp yapmayacağımı sordular. Nurettin Topçu’yu eleştirel okumalarla başladık, şimdi Aliya İzetbegoviç devam ediyor. 

Felsefeci ve hukukçu Aliya Bosna Hersek Cumhuriyetinin kuruluşu, Hırvat ve Sırplarla olan mücadelelerinde izlediği stratejiler ile bilge kral niteliğini kazanmayı hakketmiş biridir.Yugoslavya’yı çöküşe götüren temel faktörlerden birisi de bölgedeki çok karmaşık etnik ve dini yapı olduğunu, Sırplar, Makedonlar ve Karadağlılar Ortodoks, Hırvatlar, Slovenler ve Macarlar Katolik öğretiye göre yaşadıklarını, İslâm dinine mensup olanlar Boşnak müslümanları ve Sancaklılar, Arnavutlar, Türkler, Pomaklar ve Romlar olduğunu görünce, Aliya’nın İslâm Deklarasyonuadlı eserindeki fikirlerinin dönemi açısından müzakeresinde göz önünde bulundurulmalıdır. [2]Daha  sonra Cemil Meriç kitaplarından birkaç tanesini okuyup müzakere edeceğiz. Şimdi bu okumalar bağlamında Aliya’nın bir dirilişin imkânından nasıl bahsettiklerini ve dini istismar edenlerin zihniyetini analiz ederek içerden eleştiriler yöneltmesini, kısmen Nurettin Topçu ve Mehmet Akif’e göndermeler yaparak inceleyelim. 

Felsefeyi Anadolu’da Yeniden Yurtlandırmak: Yeniden Bir Dirilişin İmkânı

İslâmi bir dirilişin imkânını Josip Broz Titodönemi Yugoslasyası için son derece önemli gören Aliya’da tıpkı bizim bir zamanlar düşündüğümüz gibi, cemaati toplumdan farklı kılanın dini aidiyet üzerine kurulu ve insanlar arasındaki münasebetlerin doğrudan temas ve samimiyet ile kaim olduğu içsel, somut bir topluluk olduğunu belirtir. Artık burada isimsiz şahıslar değil bir şahsın başka bir kişiyle olan münasebeti öne çıkar ve bu tanışma insanları bir araya getirir, toplumdaki dayanışma ve iç harmoniye katkıda bulunur diyor. Anı zamanda bize teknik ve yaygınlaşan şehirleşmenin getirdiği yalnızlık ve yabancılaşma ruhunun defedilmesine de yardımı olur. Fakat bunlara ilaveten bir cemaat, ictimaî ve ahlâkî değerleri çiğneyecek potansiyel suçlulara karşı şiddet kullanmayan lakin yine de etkili olan bir tür amme görüşü yaratır der. Ona göre “cemaatte kimse yalnız değildir” ifadesinin iki açıklaması vardır. Ne diledikleri her şeyi yapabilecekleri manasına gelecek şekilde yalnızlardır ne de maddi ve manevi desteğe ihtiyaç duyduklarında bir başlarına kalacak şekilde.  Eğer Müslüman başkalarının varlığını hissetmiyorsa orada Müslüman toplumu ideali başarılamamış demektir.[3]

      İşte bende başta böyle düşünüyordum; 15 Temmuz bunların hiç birinin gerçekleşmediğini, hala da grupların/cemaatlerin-tarikatların devlet ile kamuoyu arasında denge oluşturacak ve bir çok yerel hizmeti yerine getirecek sivil toplum kuruluşları olmak yerine, hatta tam tersine devletten pay almaya çalışan ve kamunun her alanında öncelikli olarak kendi gruplarındakilerin yer almasını savunan yapılar olmaya devam ediyorlar. 

  1. Hakk’ın ve Hayr’ın Bilgisi Olarak Felsefe ve Din Filozofu

Felsefeyi Anadolu’da Yeniden Yurtlandırmak[4] bağlamında hareket noktası aldığımız Farabi ve İbn Sina gibi filozoflar, Hakk’ın bilgisine Tenzilî Kur’an ve TekvinîKur’an yani Evrendeki verilerden hareketle ulaşmışlar, bu teorik bilgiler bağlamında hayr/iyiliğin bilgisini hayata geçirmeyi öncelemişlerdir. Çünkü teori ve pratik felsefesinin öncelikli hedefi insanın bireysel anlamda mutluluğu (tahsilu’s-saade) bunu aile ortamına aktarması ve ardından erdemli ve adil bir toplumda yaşama ortamı oluşturmasıdır. 

Tedbirü’l-mütevahhid (yani bireysel yönetim), Tedbirü’l-menzil (Ev ekonomisi) ve Tedbirül-müdün (siyaset ve toplumsal yönetim) şeklinde ifade edilen bu süreç sonunda insanın nihai mutluluğa (saadetü’l-kusva) ulaşmayı hedeflenir. Bu anlamda Din-mille, toplum üzerine yöneticiler tarafından kanunlar şeklinde konulmuş olan itikatlar ve ameller/uygulamaların tasviridir. Felsefe, din aracılığıyla kendini gerçekleştirir, yani ahlâkî basiret halini en yüce mutluluğa ulaştıracak ameli sağduyu halini alır.[5] Bu noktada din filozofudiyebileceğimiz ve fıkıh, kelam ve felsefe alanlarında uzman yeni bir araştırmacı tipini gerekli olmaktadır. 15. Temmuz 2016 tarihi sonrasında yeni bir din dili oluşturmak için bu fakih, mütekellim ve filozof niteliklerini şahsında toplayan bu yeni araştırmacı ‘Din Filozofu” tipi, günümüz şartlarının yeni bilge-yönetici olabilir.[6]

Bana göre sıfatı taşıyanlardan birisi de Aliya İzetbegoviç’tir. Çünkü günümüzdeki bilge (hukukçu-felsefeci) lider örneğidir. Tıpkı Nurettin Topçu gibi bir İslâm Rönesans’ın gerekçeleri üzerinde durmuş, İslâmiyet’in bir din teknisyenliğine dönüşme ve dini istismar riskine işaret etmiştir.[7]Hukukçu ve felsefeci Aliya’nın “İslâm Deklarasyonu” adlı eseri modern dünyaya, özgür birey ve özgür millet olmanın örneğini Bosna-Hersek’de göstermesi açısından son derece önemlidir. Aynı zamanda Yugoslavya döneminde yazdığı bu eserde sorunu salt dış güçlere bağlamak yerine Müslüman Halkların İslâmlaştırılması için bir program önermesi açısından bir öz eleştiri olarak okunması uygundur. Bu bağlamda; öncelikli olarak Müslüman halkların geri kalmışlığı, güçsüzlüğümüzü, umarsamazlığımız üzerinde durur.[8]İslâmiyet’in bir din olmanın ötesinde insanların eşitliği, siyasi otoritelerin kült haline getirilmemesi için cumhuriyetçi ilkeleri, talim, terbiye için neler yapılması gerektiğini[9]ardından da İslâmi bir Rönesans için yani yeniden bir doğuş için neler yapılacağını anlatır. 

Eserin 1. Bölümünde, aydınlar ile kitleler arasındaki uçurum üzerinde durur. Müslüman memleketlerin çoğunda geçerli olan ve Batılılaşmış aydınların şuuru ile kitlelerin İslâmi hisleri arasındaki büyük uçurumun nasıl kapatılacağını eğitim açısından tartışır. 2. Bölüm de Müslüman halkları harekete geçirebilecek, manevi ve ictimaî planda yapıcı değişiklikler sağlayabilecek yegâne gerçek güç İslâmiyet olduğunu Batılı görüşlerin halkın gönlüne giremediğini, belirli sayıda bayii aydınlarda etkili olacağını vurgular. [10]

Bu noktada Aliya’nın çağdaş insani ve hoşgörülü bir İslâm vizyonu için tüm insanların eşitliğini, şahsi mal varlığının kötüye kullanılmasının her şekline her şekline karşı alınacak ictimaî tedbirlerin meşruiyeti, Cumhuriyetçiliğin ne kadar önemli olduğunu vurgulaması üzerinde ayrıntılı duralım. Çünkü O’nun totaliter idare biçimi ve şahısların kültleştirilmemesini Peygamberimiz ve ilk dört halife üzerinden tartışması önemlidir. Devlet başkanın seçimi, halka karşı sorunlulukları ve genel meselelerin birlikte çözümü zorunluluğu önemser. Tevhid ilkesini yorumlarken şahısların asla kült haline getirilmemesi ve totaliter irade biçiminin asla kabul edilmeyeceğini belirtir. Ölçü; yöneticinin şahsi hayatı ve topluma ne kazandırdığı, toplumdan ne aldığı arasındaki münasebetten anlaşılır, der. [11]

Bu hususlar, Maurice Duverger’in Siyaset Sosyolojisi[12]adlı eseri de müzakere edilebildiğinde ilk dönem siyasal tercihlerin tahlili daha verimli yapılabilir.  Ayrıca Aliya’nın kamuoyu psikolojisinde mutlak bir kurtarıcı yani mehdi bekleyen mucizevi tavırlar ile yabancılarından yardım beklemek artık bırakılmalıdır. Ona göre, “mehdi bizim tembelliğimizin hatta imkânlarımız ve mücadele vasıtalarımıza nispeten zorluk ve problemlerin orantısız derecede büyük olduğu durumda içimizde büyüyen güçsüzlük hissin doğurduğu sahte umudun adıdır”.[13]Aliya bu bağlamda eğitim ve bilim tekniğin akışına nasıl ayak uyduracağımızı vurgular. Vicdan hürriyetini, azınlıkların haklarının nasıl korunacağını açıklar.

Yeniden Diriliş yani Rönesans için önerdiklerini bu noktada biraz daha ayrıntılı verecek olursak, İslâmi bir öğretinin ve nizamının içinde yaşadığı sorunlar ve ikilemler  üzerinde durur. İslâmi yeniden doğuşun dini yenilenmesi mi; yoksa siyasi devrim ile mi gerçekleşeceği sorusunu müzakere eder. Tabi ki “dini yenilenme” diye cevap verir. Burada siyasi devrimi önemsemezlik yapmaz; ama Rönesans’ın ahlâkî ve içtimaî olmak üzere çift yönlü bir devrim olduğunu vurgular. Çünkü Müslüman dünyasındaki ahlâkî durum vahimdir. Batıl inançlar, yolsuzluk yaygındır, tembellik, iki yüzlülük gayri İslâmi adetlerin hükümranlığı, nasırlaşmış bir materyalizm, şevk ve ümidin endişe verici boyuttaki eksikliğinden bahseder. Böyle bur durumda herhangi bir içtimaî ve siyasi reformun ivedilikle başlatılabilmesi mümkün müdür?[14]  

Bu noktada Pakistan’ın tecrübelerinden bahseder. Uygulamalardaki aksaklıkları tahlil eder ve Müslüman toplumun temelden yeniden inşası yolundaki mücadele, başarılı olabilmek için sağduyulu ve homojen bir örgütlenme içinde kendilerine yer bulan tecrübeli ve kendini yetiştirmiş fertlerin liderliğine ihtiyaç duymaktadır. [15]Şimdi devrim yapan İran’ın durumunu da göz önünde bulundurursak, diğer İslâm devleti olduğunu söyleyen şeriatle yönettiğini iddia eden Suudi Arabistan’ın konumunu ve küresel güçlerle olan irtibatına dikkat ettiğimizde durum daha açık ortaya çıkar. 

Aynı bölümde İslâmiyet, Hristiyanlık ve Kilise öğretisi ile Musevilik tahlili yapar. Mesih’in öğretilerini kiliseninkinden ayırır. Mesih’in öğretilerinin bazı noktaları deforme edilmiş olmakla beraber Allah’ın vahyi, ikincisi ise kaçınılmaz hiyerarşisi, siyaseti, zenginliği ve çıkarları sadece gayr-i İslâmi değil, aynı zamanda gayr-i Nasrani olan bir kurumdur. Aynı ayrımı Yahudilik ve Siyonizm arasında da yapar. [16]Ardından iki büyük toplumsal sistem olarak kapitalizm ve sosyalizm ikileminin analizi yapılır. Bunlar aydın ve halk arasındaki kopukluk, eğitimin yabancı elinde olması, işgalci Batı medeniyeti hususundaki ikilem, sömürgeciliğin ardında kalanlar, iktisatta ve ruh dünyasında yeni sömürgecilik ve geri kalmışlık durumu olduğunu belirtir. [17]

İşte tam bu nokta Aliya okumalarımızın gerekçesini oluşturuyor, yani onun bilgece tavırları ve Müslüman bir âlim olarak Müslüman halkların yüreğine dokunacak âlimlerin fikirlerine dikkat edersek, günümüz sorunlarına çözüm önerilerini artıracak zihinlerin yetişmesine vesile olabiliriz. 28 Şubat 1997 tarihinde başlayan post modern darbe süreci sırasında yapılan hukuksuzluklara 3. Hakların şahısları ihlal edilmeden, kırmadan dökmeden şiddetsiz direniş göstermenin yolunu H.D. Thoreau, M. Gandi ve Malcom x gibi seçkin insanlardan haberdar;  ama Müslüman halkların hayaline dokunacak insanlar olarak ilk dönem için Hasan Basri ve fıkıh da imamız Ebu Hanife’yi alma gerekçemiz budur.[18]

Yukarıda bahsettiğimi “Dünyayı Değiştiren Kitaplar” içinde yer alan Throera’un Sivil İtaatsizlik adlı eserini önceleyen Gandi’yi de gündemimizde tutuyoruz, okumalarımızı yaptığımız Felsefe Tarih Topluluğumuzun simgesi yuvarlak gözlüklü tosbağa ve onun üzerindeki Orhun Abidesi olup Türkistan’dan getirdiğimiz uzun soluklu fikrî birikimi ve devlet geleneğimizi temsil ediyor.  Burada Aliya’ın dediği gibi, “Müslüman halklar kendi değer ve gelenekleri muhafaza ederek ihya sürecini, diğer birikimin de okunmasıyla gerçekleştirebilir ve evrensel hale getirebilir” tespitini Felsefeyi Anadolu’da Yeniden Yurtlandırmak projesiyle yapmaya çalışıyoruz.

  1. Günümüzde Din İstismarı ve Din Adamlarının İşlevi

Bu noktada tıpkı Nurettin Topçu gibi Aliya’da muhafazakârlık adına din adamı niteliğine sığınarak din istismarına dikkat çeker. Müslüman dünyasının günümüzdeki olumsuz durumunda din adamlarının önemli rolüne işaret eder. Muhafazakâr anlayışın hoca ve şeyhler etrafında şekillendiğini, İslamiyet’in yorumunda kendilerini tekel kılacak şekilde özel bir sınıf olarak gördüklerini söyler. Tıpkı rahipler gibi davranan ilahiyatçılar olarak bin kusur sene önceki tanımları aynen korumayı savunurlar.Böylece ilahiyatçılık bilime kapalı ve mistisizme açık hale gelir. Böylece Müslüman toplumlarda mantığa aykırı, hurafelerin yayınlaşmasına neden oldular.[19]

Biz bu zihniyetin analizini günümüz felsefe akımları dersinde tarihsici/totaliter okuma olarak yapıyoruz, Karl Popper’in  Açık Toplum ve Düşmanlarıadlı eserin “Tarihin Bir Anlamı Var mı?” adlı bölümü ayrıntılı olarak okuyup mevcut tarih anlayışının ve din sunumunun tahlilini yapıyoruz. Bunun İslâm dünyasında neo-selefi zihniyet ya da Sunnî görünümlü selefi anlayış olduğunu söylüyoruz.[20]

Aliya bu zihniyetin diğer kutbunda, Batıcılar, yenilikçiler, modernistler yani “sözde reformcular”  olduğunu söyler. [21]Aynısını Topçu’da şöyle söyler: “Milli mekteb”, ne medresedir, ne de çeşitli kozmopolit unsurların karışığı olan bugünkü mekteptir. Felsefi düşüncenin son derece sönüklüğü, felsefenin temel kaynağı olan dinin kültür ocağı olmak şöyle durusun hür düşünceye bile yer vermemiş olmamasındandır. Maddi ilimlerde ilerlemek felsefi açıdan şüphe yöntemini kullanmakla olur. İman da ise şüphe olmaz, hakikate teslimiyet gerekir. Dolayısıyla başarı için beşeri/bilimsel bilgi ve dini bilgi bir arada olmalıdır. Müslüman Türkün mektebi, maârif, metafizik ve ahlak ilkelerini Kur’an’dan alarak Anadolu insanın ruh yapısına serpen ve orda besleyen insanlığın üç bin yıllık kültür ağacının asrımızdaki yemişlerini toplayacak evrensel bir ruh ve ahlak cihazı olacaktır. İslâm dini softa, hurafeci falcılardan ibaret ulema denilen bir grubun elinde, yüksek değerlerinden sıyrılmış olduğundan, bütün hayat kıymetini bugün kaybetti. Dünya denilen bu hile ve riya pazarında, ahiret metaının muhtekirleri süratle çoğaldı. Bütün kirlerinin üstüne dindarlık libasını giyenler, din hayatının sarrafları ve karaborsacıları kesildiler.[22]

Bu bağlamda bir Anadolu Rönesans’ı yaşandığını söyleyen Topçu, Kurtuluş Savaşı’nı Anadolu insanının maddi ve ‘‘manevi başkaldırısı’’ olarak nitelendirir. Siyasal söylem ‘‘sakat bir inkılapçılık saplantısı’’ ile bu ruhu ‘‘kısırlaştırmaya’’ ve ardından da yok edilmeye çalıştı. Modernleşme adına yapılan devrimler, Batılılaşmak olup taklitçi bir zihniyet oluşturdu. Ona göre, taklitçilik ise bir irade hastalığı olup, bir ‘‘aşağılık kompleksi’’ oluşturmuştur. Hâlbuki savaşla kazanılan maddi bağımsızlığının tamamlanması ancak manevi hamlelerle olabilir. Kendi milli/dini/yerli değerlerine yabancılaşan nesillerin özgüvensizlik duygusuna kapılmasına engel ancak Anadolu Rönesans’ı yani bu coğrafyaya özgü bir ‘‘yeniden doğuş’’ ile mümkün olabilecektir. Aslında Rönesans’ı insanlığın yaptığı her ‘‘iman hamlesi’’dir; çünkü fizik dünyayı bilip, oradan metafizik/manevi değerler oluşturmaya yöneliktir. Bu bir ‘‘kendimize dönüş’’ hareketidir. Bunun için Anadolu’daki bin yıllık İslâm tefekkürünü yöntemli bir şekilde inceleyerek bir ilim zihniyeti oluşturmak gerekir.  “Aksiyon/Hareket felsefesi” ile “Mekân” yani Anadolu’nun tarihsel ve kültürel birikiminin eleştirel bir süzgeçten geçirilmesine dikkat edilir; 1071 yılından itibaren şekillenen manevi gücünü önceleyerek yeni bir diriliş hamlesi yapılır. Burada Anadolu’nun Dirilişi/Rönesans’ında Grek/Antik kültürün Atina hattından ve mitolojiler üzerinden alarak bir kültürel kod oluşturmak ile ezelî hikmeti ve kadim kültürü İskenderiye üzerinden; yani İbrahimî  geleneğin önceki (Musevî  ve İsevî) yol ve yöntemlerinin imbiğinden süzülerek gelen kültürel kod arasındaki farka dikkat çekilir. Velhasıl Anadolu Rönesans’ında hem Anadolu’yu İslâmlaştıran ve yurtlaştıranHorasan-Yesevî kültürü dediğimiz millî  ve dinî , hem de insanlığın evrensel felsefi birikimine sahip olmak hedeflenir. [23]

Tekrar Aliya’nın tespitlerine dönecek olursak, ne muhafazakâr geçinenlerin İslâm dünyasının dindar bir varoluşa katkı sağlayamayacağını, ne de batılı eğitim görmüş ve kendi halklarına karşı özel bir üstünlük duygusu besleyenlerin çözüm üretemeyeceğini vurgulaması son derece önemlidir. Özellikle sözde reformcular, “bir standartlar getirmek yerine, “Batı gibi bir standart kültü tesis etmeye” çalıştığını vurgular.  Bunlar Batı dünyasının nasıl yaşadıklarıyla değil, nasıl çalıştıklarıyla ilgili olduğunu kavrayamazlar. Muhafazakâr kesim ise hala Batı çöküyor, genç nesilleri gevşek, ateist, gece kulüpleri var diye, avunurlar. Oysa Batının gücünü olağanüstü hamaratlıkları, sebatları, bilgeye olan hâkimiyetleri ve sorumluluk sahibi olmalarından kaynaklandığının idrakinde değillerdir. Asıl sorun içimizdeki Batılıların yabancılara gözü yöntemler benimsemeleri değil, bunları nasıl kullanacaklarını bilmemeleridir. Diğer bir ifadeyle sözde reformcuların temel problemi neyi iyi olduğunu hissedebilecek kadar güçlü bir his ve bilinç geliştirememelerinden kaynaklanır. Böylece bir medeniyet projesinin kullanışlı ürünleri yerine zararlı ve boğucu yan ürünlerini aldılar.[24]

  1. Tarihi Okuma Yöntemimiz

Aliya’nın bu tespitinden hareketle Çorum İlahiyat Fakültesinde bu perspektifin tarihin ülkemizde genel kabul gördüğü şekliye tarihselcilikle özdeşleşmesini tutarlı bulmadığımızı belirtiyoruz. Çünkü temelde bu bakış açısı Whiggsci yani mevcut verileri gerçek ve doğru özdeşleşmesi yaparak tarihsel okumaları yaptığını söylüyor, oysa yapılması gereken Gadamer’in dediği gibi ufukların kaynaşmasını sağlayacak bir tutum içinde olmaktır. Günümüz İslâm düşüncesi açısından bu ikilemi aşma çabasında olan iki farklı bakış açısının (gelenek(sel)ci-modernist) bulunmaktadır. Gelenekselcilere göre, Modernist âlimler, günün şartlarını biricik gerçeklik gibi görüp, whiggsci yöntemle geçmişi okuyup, İslâm deneyimi Batı uygarlığına endeksleyecek yorumlarda bulunmaktadırlar. İki uygarlık paradigması arasındaki farklılıkları önemli oranda göz ardı ederek; Hıristiyanlıktaki Protestan reformasyonu gibi bir değişimi İslâm için de öngörmektedirler. Benzer dönüşüm sağlanamazsa ilerleme olmaz diye düşünürler. Bir de Gadamer’den hareketle insanın içinde bulunduğu ortam ve kişilik ve kimliğini belirleyen şartlar içinde müspet ve menfi önyargı kavramına dikkat ederek tarihsel olgu, olay ve metinleri okuyarak “ufukların kaynaşması”nı hedefleyenler bulunur. Buradaki anahtar düşünürlerden birisi de Karl Popperdir. Onun tarihsicilik/totaliterlik ile tarihsellik yöntemleri arasındaki farka dair görüşleri okumalarımızda önemli yer tutmaktadır.

Bu hususu biraz daha açacak olursak; Platon’u bu şekilde okuyan Karl Popper’in tespitleriyle söyleyecek olursak, her kuşağın kendine özgü dertleri, sorunları ve ona göre de kendi ilgileri, bakış açıları vardır. Dolayısıyla her kuşağın tarihe eski neslin bakış açısını tamamlayan bir şekilde bakıp onu yeniden yorumlama hakkı vardır. Çünkü tarihi kendi sorunlarımızla ilgili bir şeyler öğrenebilmek için inceleriz. Bunu böyle yapmamız gerekiyor, çünkü geçmiş olayları ve tarihsel şahsiyetleri olduğu gibi bize aktaran bir tarih mümkün değildir. Dolayısıyla Gadamer’in dediği üzere, her dönemin kendi yorumunu içinde yaşadığı söylemle birlikte yapması ve tarihsel olay ile bir “ufuk kaynaşması” araması doğaldır. Hatta Popper bunu yapmanın bir yükümlülük olduğunu söyler. “Çünkü gerçekten karşılanması gereken acil bir ihtiyaç vardır. Dertlerimizin geçmişle nasıl bir bağı olduğunu öğrenmek ve ana görevimiz olarak saydığımız sorunları çözmek için hangi yoldan yürümemiz gerektiğini görmek istiyoruz.[25]

Bunu yapmazsak “Hangi sorunlarımızı en acil sayacağız, bunlar nasıl ortaya çıktı ve hangi yoldan giderek onları çözebiliriz?” gibi akılcı bir soru yerine “Nereye gidiyoruz?, Tarih bize ne gibi görev verdi?” gibi akıl dışı sorular öncelenir ve tarihsici yorumlar zihin dünyamızda baskın olur. Bu noktada dindeki tarihsici unsurların bir nevi puta tapıcılığa ve yanıltıcı unsurlara dönüşmemesine dikkat edilmelidir. Çünkü din, ne bir piyango biletine ne de bir sigorta poliçesine dönüştürülmemeli; açık bir toplumda yaşamak gibi düşlerin ve isteğe erişmelerin yerine geçmemelidir. Bu anlamda Popper “tarihsiliğin akılcılık açısından savunulamadığı gibi vicdanın önemini öğreten her hangi bir din ile uyuşamayacağını özellikle vurgular. Çünkü böyle bir dinin akılcı tarih yorumunun davranışlarımızdan sonuna dek sorumlu olduğumuzu ve bunların tarihin akışı üzerinde etkili olduklarını ısrarla belirten tutumuyla uyuşması gerekir. Burada önemli olan açık, adil ve özgür bir toplum umudunu daima korumaktır. Evet, umuda ihtiyacımız var, çünkü umut olmadan bir davranışta bulunmak, yaşamak gücümüzü aşar.”[26]

İşte bu nedenle biz Çorum İlahiyat Fakültesinde İslâm Ahlak Felsefesini üç temel soru/n merkezli; özgür irade, sorumluluk ve doğru eylemin imkânı üzerine okuyup okutuyoruz. Bu çerçevede “özgür iradeye sahip olan kişi sorumluluğunu bilir, doğru eylem/salih amel yapar/sa, dünyada huzurlu ve mutlu (tahsilu’s-saade) olur.” Bu açıdan İslâm felsefesinin temelde etik-politik olduğunu vurguluyoruz. Nurettin Topçu’nun isyan ahlakından ilham alarak bir aksiyon felsefesinin imkânını itaatkâr itaatsiz ile güncellenebileceğini ve yanlışa evet denilmeyeceğini belirtiyoruz.[27]Velhasıl Aliya’ da İslâmi Rönesans insanların şuurunda Müslüman halkların genel (ahlâkî, kültürel ve siyasi) dönüşümü şeklinde anlam kazanmaktadır. [28]Bu görüşlerine katılmamız onun bazı tespitlerinin yanlış olduğunu söylememize engel değildir. Nitekim hukuk ve felsefeci olması ve uluslararası alandaki başarılarından dolayı bilge-yönetici ve İslâm Rönesans’ı ile Doğu-Batı Arasında İslâm adlı eserlerinden dolayı kaygıları olan bir din filozofu olarak gördüğümüz Aliya’nın Türkiye Cumhuriyetine yönelik eleştirilerinin de tutarsız olduğunu düşünüyoruz. 

  1. Aliya’nın Türkiye Cumhuriyeti Eleştirilerinin Tutarsızlığı

Müslüman halkların geri kalmışlığı ve yukarıda saydığımız sorunları belirttikten sonra yeniden bir İslâmlaşma sürecini anlatırken modernleşme bağlamında Japonya ve Türkiye Cumhuriyeti’ni kıyaslar: 

“Askeri liderliği kültürel inkılapçılığından üstün olan Mustafa Kemal’in fes yerine şapka giydirmesi Türklerin yaşadığı sorunları değiştirmedi. Gelenekleriyle birlikte gelişmeyi bütünleştiren Japonya’nın başarılı olduğunu belirterek Türkiye’nin aksini yapmasını eleştiriyor ve Türkiye’yi 3. Sınıf bir ülke konumunda görüyor. Buradaki en önemli sorunun da yazı meselesinde olduğunu, dünyanın en kusursuz alfabesi olarak gördüğü Arap harflerini terk etmesi olarak görmesini[29]  SSCB ve Yugoslavya sömürüsünden kaynaklanan durumun etkisi ve Osmanlı Modernleşmesi ile Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesi arasındaki sürekliliğe dair tarihsel bilgisinin eksikliğinden kaynaklandığını düşünüyorum.  Ama her kasım ayında harf devrimi ve hilafetin/saltanatın kaldırılmasındaki tartışmaları görünce ülkemizdeki tarihsel bilinç yarılmasının ne kadar derin olduğu, Aliya’nın böyle düşünmesinin de kendince makul olabileceğini varsayıyorum. 

Buna rağmen özellikle Latin harflerinin kabulünden 40 yıl sonra nüfusun yarıdan fazlasının okuryazarlığı olmadığını, bunu körlerin bile göreceğini söylemesinin hiçbir geçerliliği olmadığını belirtmek şarttır. Çünkü Latin alfabesine geçiş çalışmalarının Abdülhamit zamanında başladığını, Mülkiye, Harbiyye ve Tıbbıye okullarının Batılı bir şekilde açılmasının onun döneminde hızlandığını unutmamak gerekir. 1789 yılında değişen dünya siyasî, dinî ve iktisadî düzenine uyum sağlama çabalarının 1839 yılında Islahat ve Tanzimat yani yeni hukukî  ve siyasî düzenlemelere gidildiğini, I ve II. Meşrutiyet ilanlarıyla Monarşik sistemi parlamenter yapıyla güçlendirmeye çalışıldığını zihinleri ideoloji ile kitlenmemiş herkes bilir. Arap alfabesiyle yazının zorluğu karşısında harf değişikliği önerilerinin için komisyon kurulduğunu kısacası Aliya’nın maalesef Türk modernleşmesine dair yeterli bilgisi olmadığı açıktır.[30]

Buna ilaveten benzer çalışmaların kendi ülkesinde olduğunu gördüğümüz zaman Aliya’nın burada niçin bu kadar sert ideolojik bir tutum içinde olduğunu anlamak için İslâmcılık zihniyetinin ayrıntılı analizini ayrıca yapmak gerekir. Bununla birlikte Avrupa’dan çok bir yerde olan Japonya’nın modernleşmesi ile bir Batı devleti olan ve Doğu-Batı kültürünü bir araya getirerek bir dünya devleti olan Osmanlı bürokratlarının yeni dünya düzenine Üç Tarz-ı Siyaset ile uyum arama çabaları Doğu ve Batı Arasında İslâm kitabının yazarının tutarlı olmadığını belirtmek gerekiyor. Çünkü “Tanzimat’la birlikte Batılılaşma meselesi kapsamında dilin yeniden düzenlenmesi ve her kesimden insanın anlayabileceği biçimde sadeleştirilmesi, uzun bir dönem Türk entelektüellerin en mühim kültür meselelerinden birisi olmuştur. 

Genç Kalemler Dergisi ve bu dergi etrafında toplanan aydınlar tarafından başlatılan Yeni Lisan Hareketi kapsamında Türkçenin sadeleştirilmesi ve halka daha kolay ulaşılması düşüncesi, milliyetçi fikirlerin Osmanlı siyasi yaşamında yerini alması ile aynı dili konuşan Türk soylu halkların dil birliğine ve ortak bir alfabe kullanımına yönelik fikirlere dönüşecektir. 

Osmanlı Devleti’nin bir parçası olan Bosna Hersek ve Boşnaklar tarafında da Tanzimat döneminde yazı dilinin sadeleştirilmesi fikirleri tartışılmış, bu konu ile alakalı çeşitli çalışmalar yapılmıştır. Ziya Gökalp’ın halka doğru düsturuna benzer bir biçimde Bosna Hersek’te kayıt altına alınan sözlü kültür ürünleri, Boşnak yazı dilinin çerçevesini belirleme noktasında aydınlara yol göstermiştir. Boşnak aydınlar, Avusturya-Macaristan hâkimiyeti döneminde yazıya geçirilen sözlü kültür ürünleri vasıtasıyla Boşnak yazı dilinin, Boşnak halkının kullandığı şekilde sadeleştirilmesi ve Türk toplumu ile manevi birliğin korunması adına yazı dilinin ve Arap alfabesinin reforme edilmesi üzerine çalışmalar yapmışlardır.[31]

Öyle gözüküyor ki, Aliya’nın ülkesinin aydınları da Türkiye’dekine paralel olarak Tanzimat dönemi Boşnak aydınlarının ilk reform çabaları özelde Boşnakların, daha geniş planda ise İslâm dünyasının Avrupa karşısında geri kalmışlığını ortadan kaldırmak, halkı kültürel anlamda geliştirmek adına gerçekleştirilmişlerdir. Kendi ülkesinde bu gelişmelerden haberdar olmaması mümkün değil, üstelikİslâm Deklarasyonuisimli eserinden dolayı yargılanan Aliya, savunmasında Yugoslavya ile ilgili bir hiçbir şey olmadığını, bunun İslâm halklarının dirilişi için hayali olduğunu belirtiyor. Tito dönemine dair temelde bir şey demediğini genel olarak Müslüman halklar adına konuştuğunu söyleyen bir âlimin benzer kaygıları kendi ülkesi aydınlarının da taşıdığını bilmesine rağmen Türkiye hakkında bu kadar genel geçer ve tutarsız tespitlerde bulunmasının ideolojik tavır dışında sebebi olmadığı kanaatindeyim. Bana göre bu tavır, onun bilge-yönetici ve din filozofu diye nitelendirdiğimiz bir alime yakışmamış. Kanaatime göre, siyasî açıdan hiç bir zaman bir başka ülkenin bayrağı altında yaşamamış, fikrî özgürlüğünü her şeye rağmen koruyan Türkiye Türklerinin kurduğu son devletin diğer Arap kabile devletçiklerinin durumuna düşmemesi tam da Arap alfabesini bırakması ve saltanatı terk ederek İslâmiyet’in emri olan istişareyi (şura) Türkiye Büyük Millet Meclisi üyelerin nezdinde halka vermesidir. Kaldı ki Türkler tarih boyunca bir çok farklı alfabe kullanmışlar ve dillerini, kültürlerini bunlar vasıtasıyla korumuşlardır. Şimdi ki yeni dünya düzenine uyum için şeçilmiş bir alfabedir, dolayısıyla alfabeye teknik olarak daha fazla anlam yüklemek doğru değildir.

Osmanlı’nın son dönemi ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş döneminde önemli bürokratik ve ilmi görevler üstlenen Mehmet Ali Aynî’ye göre, Osmanlıca denilen Arapça, Farsca deyimlerle örülü bir Türkçeydi. Cevdet Paşa’nın ifadesiyle “ Türkçe, tatlı ve güzel bir dil olup güzel bir kız gibidir. Edası ve konuşması çok sevimli olan bu güzelin elbisesinin kumaşı Türk’tür ama Arap modasına göre biçilmiş Fars usulüne göre dikilmiştir.  Grameri, sentaksı ve cümle inşası birbirine benzemeyen üç dilden yeni bir dil oluşturulmaya çalışıldı. Yazılan eserleri ne Araplar, ne Farslar anlayamaz, Türkler de özel eğitim görmeyenler hiç anlayamaz.[32]Üstelik okuryazarlık oranı Türkiye Cumhuriyeti kurulduğunda nüfusun yüzde onunu geçmiyordu ve bilenlerin büyük bir kısmı da gayr-i müslim olup kamu da görevlilerdi.  Dolayısıyla İslâmcılık zihniyetinin Türkiye Cumhuriyeti hakkındaki olumsuz yargısının Aliya’ya da sirayet ettiği görülmektedir. 

Özellikle fikrî ve siyasi açıdan daima bağımsızlığını koruyan Türkiye Türklerinin 1700 yılından itibaren başlayan çalışmalarını, Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu zaman yapılan devrimlerin önemli kısmının önceden düşünüldüğünü hatırlarsak Aliya’nın “gerçek problemlerden kaçmak ve yabancılaşmayı tercih etmek, harici ve yüzeysel şeylere odaklanma tespitini[33]dönemin reel politiği açısından değerlendirdiğimizde tutarlı görmek mümkün değil. Çünkü fikrî ve siyasî özgürlüğünü koruyan Türkiye Cumhuriyeti fıkhî/hukukî açıdan özgün bir yapı oluşturması noktasında kuruluş dönemi Meclis’deki İslâmcı âlimlerin ne yaptığına bakmalı ve herhangi bir projeleri olup olmadığını incelemek gerekir. Zira Osmanlı ilk önce edebiyat alanında başlattığı fikrî özgürlük arayışlarına, siyasi açıdan meşrutiyetleri ilan etmiş, hukuki açıdan da Mecelle’yi denemişti. Hatta İslâmcı aydınlar Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunu hazırlayan ortama önemli katkılar yaptığını da söylemek mümkündür. “İslâmcılar’a göre Kur’an ve Sünnet belli bir devlet ve hükümet biçimi ortaya koymamış, genel esaslar belirlemekle yetinmiştir…. Yönetimde esas olan unsurlardan biri şûra ve meşverettir; nitekim meşrutiyetin savunulması da bu esasa dayandırılmıştır. Buna göre siyasî ve idarî faaliyetler yönetilenlere danışarak yürütülmelidir; bu ise temsilî sistemi gerekli kıldığını belirtmişlerdir.”[34]

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunda en zayıf kalınan noktasının hukuk olduğu malum ve tercümelerle önemli oranda sorunun aşılmaya çalışıldığı da bir gerçek. Bu durumda DİB arşivlerindeki metinler, dönemin Diyanet İşleri Başkanlarının yaptıkları, yazdıkları günümüz Türkçesine aktarılırsa o dönemin biraz daha dini açıdan sıhhatli değerlendirme imkânı ortaya çıkacaktır. 

Peki Aliya’nın şikayet ettiği Müslüman bilincin zayıflığı niçin burada söz konusu edilmiyor? Bu noktada Aliya’nın şikâyet ettiği hususları hatırlamakta fayda var. O Kur’an’ın faal karakterini kaybedip irrasyonel ve mistik karakterini muhafaza edildiğini, insanın hayatını idame ettiren ilkeler üzerindeki otoritesini yitirdiğini, bir nesne olarak kutsiyet kazandığını belirtiyor. Kur’an’a dair çalışmalarda hikmet yerini kılı kırk yaran bir titizliğe, öz’ün yerini şekilciliğe, muazzam tefekkür’ün de yerini tilavet becerisine bıraktığını vurguluyor.  Onu anlayarak okumak yerine manası anlaşılmaksızın yapılan kıraati giderek arttığından şikayet ediyor. Okunan Kur’an da mücadele, dürüstlük, şahsî ve maddî fedakârlıklar talep eden ve üstümüze çöken tembellik namına katı ve itici olan emirleri, Kur’an’ın haz veren sesi içinde eriyip gitti, diyor. Bu anormal vaziyetin adım adım normal kabul edildiğinden şikâyet ediyor. [35]Aynı durumdan Türkiye’nin kuruluşunda Teşkilat-ı Mahsusa bünyesinde çalışmalar yapan, İstiklal Marşı şairimiz ve Kur’an meali yazma görevi verilen Mehmet Akif’in de şikayet ettiğini hatırlamakta fayda var.[36]

Bir cihan devleti düşünün ve ilk önce Aliya’nın ülkesinden yani Balkanlardan vurulduğunu hatırlayın. Osmanlı zihniyetini vurgulayıp toparlayama çalışırken hiç ummadığı tepkilerle karşılaştı ve ilk travmayı Balkanlar’da sonra Orta Doğu’da yaşadı. İslâmcılık politikasıyla bir bilinçlenme çabasına girdi ve kısmen başarılı oldu sayılır. Dönemin küresel güçlerinin parçalamaya azmettiği Osmanlı bürokratları ve askerleri son hamle ile Cumhuriyet, laiklik ve ulus devlet öneren Türklüğü öne çıkardı. Dönemin reel politiğe uygun bir şekilde Anadolu’da yeni bir devlet kurdu.[37]Şimdi gerek Balkanlar’daki gerekse Ortadoğu’da devletçiklere bakıp fikrî, siyasi ve hukuki özgürlüğe sahip olup olmadıklarını bir kez daha düşünelim. İlaveten Bosna Hersek, Makedonya ve Kosova’ya Türkiye Cumhuriyeti’nin katkılarını hatırlayalım. 

Aliya’nın Nurettin Topçu’nun İslâmî bir diriliş için önemli sorun olarak gördüğü dini suiistimalin yeniden yaşanmamasını isteyen ve önceki deneyimlerinden istifade eden Türkiye Cumhuriyeti’nin  yönetiminin hemen Kur’an meali, Tefsir ve hadis projelerini hemen hayata geçirmesi, DİB anayasal bir kuruluş olarak tesis etmesini bu açıdan bir kez daha düşünmek gerekir. Yani asıl sorun onun tam dediği gibi aydınların kendi halkına ve onun emel ve menfaatlerine giden bir yol bulmayı isteyip arzu ediyor olup olmadığı değil, böyle bir yolu bulabilme kapasitesi olup olmadığıdır. Bunu kuruluş dönemi İslâmcı aydınlar içinde söylemek gerekir. Daha doğrusu Türkistan Müslümanlığının teorisyenlerinden Ahmet Yesevî’nin de aynı din suiistimalinden şikâyet ettiğini düşünürsek, tarih boyunca sorunun devam ettiğini görürüz. Türkiye Cumhuriyeti’nin bu süreklilikten haberdar olup Balkan ve Ortadoğu’da yaşanılanlardan ders alması ve bir daha yaşamama önlemi alma çabasının Aliya tarafından bu kadar ideolojik değerlendirmesi kabul etmek mümkün değildir.  [38]

Özetle, bize göre 1899 yılında basılan haritada bile Türkiyediye gösterilen Anadolu’da kurulan yeni devletin hilafeti ilga gerekçesini, laik sistemi benimsemesinin tarihsel temellerini ve ortaya çıkardığı sorunları gidermek, yenidünya düzenine uyum sağlamak olduğunu görür. Bundan kastımız, Mustafa Kemal Atatürk’ün ortaya koyduğu sistemin tarihsel temeli Selçuklu Beyi Tuğrul ile siyasî ve dinî açıdan atıldığıdır. Sultan Alparslan ve Osman Gazi bunu devam ettirmiş, Yavuz Sultan Selim ile hilafet Türklerin uhdesine alınmış ve artık reel olarak Araplarda bir karşılığı kalmamıştır. Fatih Sultan Mehmet ile şeyhu’l-İslâm devlet başkanına bağlı bir bürokrat haline getirilmiştir.  Dememiz o dur ki, Türkiye Cumhuriyeti bu süreçlerin birikimiyle yeni dünya düzenine uyumlu bir sistem kurmuş, bunun temellendirilmesini de Türk Felsefesi’yle yapmaya çalışmıştır. [39]

Sonuç:

Osmanlı Türkçesi ve Arap alfabesi üzerinden yürütülen tartışmaların ideolojik olduğunu, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş felsefesiyle sorunlu olanların bunu öncelendiğini düşünüyoruz. Türkçeyi Arap alfabesiyle okuma biçimi diye günümüzde sunulması, Arap alfabesi ve Kur’an okumaya geçiş açısından önemli gibi sunulsa da, neticede bu harfleri bilen kişinin Osmanlı döneminde üretilen metinleri anlayacakları anlamına gelmez. Bu nedenle biz alanımızla ilgili Osmanlı döneminde üretilmiş metinleri günümüz Türkçesine sadeleştirmeyi tercih ediyoruz. Ancak böyle geçmiş ve bugun arasında irtibat kurulur ve bir felsefe/bilim dili oluşturulabilir diye düşünüyoruz.

(Bu yazı - Türk Yurdu, yıl 108, sayı 388, Aralık 2019, , s.13-20 arasında yayımlanmıştır.)

 

[1]Ötüken Neşriyat, İstabul 1998, s . 26, Downs, bu eserin birinci bölümünde beşeri ilimler alanında, Hükümdar-Nicolo Machiavelli, Sağduyu-Thomas Paine, Milletlerin Zenginliği-Adam Smith, Nüfusun Artışı Üzerine Deneme-Thomas Malthus, Sivil İtaatsizlik-Henry David Thoreau, Tom Amca’nın Kulübesi, Harriet Beecher Stowe, Sermaye-Karl Marx, Tarihin Akışı Üzerine Deniz Gücünün Etkisi-Alfred T. Mahan, Tarihin Coğrafi Mihveri Sir Halford J. Mackinder, Kavgam-Adolf Hitler”. Adıl eserleri analiz ediyor. Buradan da görüldüğü üzere çok geniş bir alanda ve birbirinden çok farklı görüşlerin taşıyıcısı eserler bunlar. Eserin ikinci bölümü ise “İlim Dünyası” başlığını taşıyor. Bu bölümde de pozitif bilimlerin alanına giren ve bazıları da deneysel bilgiler içeren altı kitap ele alınıyor. Bunlardan ilki dünyanın sabit durup evrenin döndüğü görüşünü yıkarak ilk defa dünyanın güneş etrafında döndüğünü söyleme cesareti gösteren Nicolaus Copernicus’in devrim yaratan eseri Gök Kürelerinin Dönüşleri Üzerine (De Revolutionibus Orbium Coelestium). İkincisi meşhur fizikçi Isaac Newton’ın bulduğu bazı kanunları içeren “Principia Mathematica”. Bir diğer eser “İlmi Tıbbın Şafağı” bağlığı ile sunulan William Harvey’in De Motu Corbis’i. Bahsedilen dördüncü kitap hala hakkında tartışmaların süren, yazıldığı günden beri gündemde daima yer işgal eden Charles Darwin tarafından kaleme alınan Türlerin Kökeni. Ardından psikanalizin kurucusu Sigmund Freud’un psikoloji ve psikiyatri bilimlerinde önemli yeri olan Rüyaların Yorumu adlı eseri bir değerlendirmeye tabi tutuluyor. Son olarak ise görkemli bir kapanışa yaraşacak şekilde Özel ve Genel İzafiyet Teorileri adlı eseri ile Albert Einstein Robert B. Downs tarafından masaya yatırılıyor

KAYNAKLAR

[1]Semanur ULU, Dünyayı Değiştiren Kitaplar, çev.: Erol Güngör,  Ötüken yay, İstanbul 1998,http://www.kitapsuuru.com/dunyayi--degistiren-kitaplar.html

[2]Aliya İzetbegoviç önderliğindeki Bosna Hersek 1992 yılında yapılan referandum sonrasında bağımsızlığını ilan etti ve Avrupa devletleri ve ABD ve de Birleşmiş Milletler tarafından tanındı.Hırvat ve Sırplar buna karşı çıktı. Bosna Hersek ile Hırvatistan’ın savaşı 1994 yılında imzalanan Washington antlaşması, Sırplarla olan savaş ise 1995 yılında imzalanan Dayton antlaşması ile sona erdi ve  Boşnak Hırvat federasyonu ve Sırp Cumhuriyeti  federasyonun altında karmaşık bir yönetim sistemi bulunan federasyon kurulmuş oldu.

[3]Aliya İzetbegoviç, İslam Deklarasyonu ve Tarihi Savunma, çev.: Az.Blekiç Aydoğan, İb.H.Adoğan, Ketebe yay.,  İstanbul 2019, s. 50. Bu çeviri de, Deklarasyon yüzünden hapse giren Aliya’nın mahkemede yaptığı savunma da ilave edilmiştir.

[4]Ebu Nasr el-Farabi, İlimlerin Sayımı, Telif ve Tercüme, Aygun Aykol ile Elis yay. Ankara. 2017, s.7-8; “Felsefeyi Anadolu’da Yeniden Yurtlandırmak Projesinin  Hareket Noktası Olarak Farabi ve İhsau’l-Ulum Adlı Eseri” adlı makale, aynı eser, s.13-73; Onur Çelik, Felsefeyi Anadolu’da Yeniden Yurtlandırmak” https://www.dunyabizim.com/felsefeyi-anadoluda-yeniden-yurtlandirmak-makale,1014.html28.11.2019; Farabi’yi Bir Medeniyet Düşünürü Olarak Yeniden Okumak: İlk Dönem İslam Siyaset Tasavvuru Açısından Bir İnceleme”, Milli Mecmua; Mart-Nisan 2019, sayı 7, ISSN.3667-4637s.65-70;  Hanefi Özcan, “İlk Müslüman Türk Devletlerinde ‘Düşünce’”, Türkler Ansiklopedisi, ed.: H. C. Güzel, Kemal Çiçek, Salim Koca, Yeni Türkiye Yay., Ankara 2002, c. 5, s. 463 , 468,  

[5]Hans Daiber, “İslam Siyaset Felsefesi“ İslam Felsefesi Tarihi, edit: S.H.Nasr, O.Leaman, çev. Ş.Dağcı, H.T.Başoğlu, Açılım yay., İstanbul, c.3, s. 81-90. İbn Bacce, Tedbiru’l-Mütevahhid: Bireysel Yönetim Okumaları, telif ve tercüme, Mevlüt Uyanık, Aygün Akyol, Elis yay. Ankara 2017, s. 18 vd; Mevlüt Uyanık, Aygün Akyol, İslam Ahlak Felsefesi, Elis yay., Ankara 2018, s. 140-143, M.Uyanık, “Farabi’yi Bir Medeniyet Düşünürü Olarak Yeniden Okumak: İlk Dönem İslam Siyaset Tasavvuru Açısından Bir İnceleme”, Milli Mecmua; Mart-Nisan 2019, sayı 7, s.65-70

[6]Mevlüt Uyanık, Çağdaş İslam Düşüncesinde Tarihsellik ve Evrensellik Sorunu, Kur’an’ın Tarihsel ve Evrensel Okunuşu, Fecr yay, Ankara 2017, s. 179. Aliya İzetbegoviç, İslam Deklarasyonu ve Tarihi Savunma, çev.: Az.Blekiç Aydoğan, İb.H.Adoğan, Ketebe yay.,  İstanbul 2019, 9-10

[7]Bkz. Nurettin Topçu, Türkiye’nin Maarif Davası, İstanbul: Hareket Yayınları, 1970 s.25,32Hilmi UÇAN, Bir Düşünce ve Yarınki Türkiye Tasarımı Olarak Hareket ve Nurettin Topçu, Nurettin Topçu’nun Düşlediği Ahlak ve Toplum, Hece Dergisi, Nurettin Topçu Özel Sayısı, 2006/109, s.88.

[8]Aliya, İslam Deklarasyonu, s. 37.

[9]Aliya, İslam Deklarasyonu, s. 53 vd.

[10]Aliya,İslam Deklarasyonu, s. 104-105

[11]Aliya,İslam Deklarasyonu, s. 55-56.

[12]çev.: Şirin Tekeli, Varlık yay., İstanbul 2019, 12. Basım

[13]Aliya,İslam Deklarasyonu, s. 60.

[14]Aliya,İslam Deklarasyonu, s. 67.

[15]Aliya,İslam Deklarasyonu, s. 74-75.

[16]Aliya, İslamDeklarasyonu, s. 84

[17]Aliya,İslam Deklarasyonu, s. 21, 106.

[18]Mevlüt Uyanık,Sivil İtaatsizlik Eylemleri ve Dini Değerler, Elis yay., Ankara 2010;  İslam Siyaset Felsefesinde Sivil İtaatsizlik. Otorite yay., Antalya 2014, 3. Baskı.

[19]Aliya, İslam Deklarasyonu, s. 25

[20]Mevlüt Uyanık, “Selefi ve Felsefi Uslup Teori ve Pratik Uyumsuzluğu Üzerine İç Asya Merkezli Bir Okuma”, (Zaylabidin Acımamotov ile birlikte),  Tarihte ve Günümüzde Selefilik Sempozyumu Bildirileri, (8-10 Kasım 2013 ), 2013, 1, 357-410; “Dünyada İslamfobia yı Besleyen Unsur Olarak Neo Selefi Öğreti Bir Zihniyet Analizi”,  21.Yüzyılda Sosyal Bilimler Dergisi, 2015, (11), 319-343; Selefi Zihniyet ve Türkiye,Ay Yayıncılık, Ankara 2018.

[21]Aliya,İslam Deklarasyonu, s.26.

[22]Nurettin Topçu, Türkiye’nin Maarif Davası, .Hareket yay, İstanbul 1970, s.25, 32. http://www.maturidiyeseviotagi.com/category/yazarlar/mevlut-uyanik/

[23]Mevlüt Uyanık, “Aksiyon Felsefesi Olarak Anadoluculuk ve Nurettin Topçu” http://www.yaylahaber.com.tr/aksiyon-felsefesi-olarak-anadoluculuk-ve-nurettin-topcu-makale,2660.html

[24]Aliya, İslam Deklarasyonu, s. 27.

[25]Karl Popper, Açık Toplum ve Düşmanları, (Tarihin Bir Anlamı Var mıdır?”, çev.:H. Rızatepe, Remzi Kitapevi, İstanbul 1994, s. 226-232. Çağdaş İslam Düşüncesinde Tarihsellik ve Evrensellik Sorunu”, Kur’an’ın Tarihsel ve Evrensel Okunması, edit.:M.Uyanık, Fecr yay., Ankara 2017, s.175-234, Whiggsh’ci okuma için bkz. “Gelenekselci Akım ve İlerleme Düşüncesi,”Modernizm ve Gelenekselcilik Arasında Din, edit.:Ş.Öçal, C.Özyurt, Hece yay., Ankara 2013, s.144 vd., Cağdaş İslam Düşüncesi ve Bilginin İslamîleştirilmesi, Ankara Okulu yay., Ankara 2016, s. 68-72.

[26]Popper, a.g.e., s. 234-243.

[27]M. Uyanık, Aygün Akyol, İslam Ahlak Felsefesi, Elis yay., Ankara 2018, s. 183-425.

[28]Aliya, İslam Deklarasyonu, s. 91.

[29]Aliya,İslam Deklarasyonu, s. 28-29

[30]Mevlüt Uyanık, “Osmanlı Düşünce Tarihinde Parlamenter Sistem Arayışları İslamîyetin Belirleyiciliği Üzerine Değerlendirmeler”, Gazi Üniversitesi Çorum İlahiyat Fakültesi, 2002, (2), 47-60; “Türkiye Cumhuriyeti Kuruluş Dönemi Ve Anadoluculuk Felsefesi-Nurettin Topçu ce Aksiyon Felsefesi Merkezli Bir İnceleme-“, Eskişehir Osmangazi Üniversitesi Türk Dünyası Uygulama ve Araştırma Merkezi Yakın Tarih Dergisi, 2018, 1(3), 1-32;  Türk Ocağı ve Türk Yurdu Dergisi Üzerinden Türkiye Cumhuriyeti’nin Kuruluş Felsefesini Takip Etmek, Türk Yurdu Dergisi, 7. Devre, cilt 39 (71),  yıl 108, sayı 377 (738), s.19-25

[31]Ömer Aksoy, “Bosna Hersek’te Alfabe Meselesi ve Boşnak Yazı Dilinin Sadeleştirilmesine Yönelik Türkiye İle Paralel Olarak Yapılan Reform Çalışmaları” Balkan Araştırma Enstitüsü Dergisi, Cilt 7, Sayı 2, Aralık 2018, ss. 249-272.

[32]Aynî, Milliyetçilik, İstanbul 2011, s. 479-494; Şerif Aktaş, “Cumhuriyet Dönemi Türk Edebiyatı Hakkında” Yeni Türkiye Dergisi,yıl 4/1998, sayı 23-24, s.2886, Mevlüt Uyanık, “Türkçeyi Bir Bilim ve Felsefe Dili Yapmak -Türkiye Cumhuriyeti’nin Kuruluşunun 95. Yılına Armağan, https://kafkassam.com/turkceyi-bir-bilim-ve-felsefe-dili-yapmak-turkiye-cumhuriyetinin-kurulusunun-95-yilina-armagan.html, 28 Ekim 2018.

[33]Aliya, İslam Deklarasyonu, s. 30.

[34]Böylece bir bakıma halkın yönetimde söz sahibi olması, istibdadın ve keyfî yönetimin önlenmesi, kanun hâkimiyetinin sağlanması, hürriyet ve eşitliğin güvence altına alınması, yöneticilerle yönetilenlerin hak ve sorumluluklarının belirlenmesi, tarafların birbirini denetlemesi amaçlanmış oluyordu. Azmi Özcan, “İslamcılık” maddesi, TDV İslâm Ansiklopedisi, İstanbul 2001, c 23, s. 60-62

[35]Aliya, İslam Deklarasyonu, s. 34

[36]İbret alınmaz her gün okuruz ezbere de;/Bir ibret aranmaz mı ayetlerde ?/Ya okur geçeriz bir ölünün toprağına
Ya açar bakarız nazm-ı celilin yaprağına-İnmemiştir hele Kur’an bunu hakkıyla bilin/Ne teze mezara okunmak, ne fal bakmak için/İnmemiştir hele Kur’an bunu hakkıyla bilin/Ne duvarlara asılmak, ne el sürülmemek için

İnmemiştir hele Kur’an bunu hakkıyla bilin/Ne tezhip, ne sülüs, ne hat yazmak için/İnmemiştir hele Kur’an bunu hakkıyla bilin/Ne tapınak, ne nutuk, ne vaaz dini için/İnmemiştir hele Kur’an bunu hakkıyla bilin/Ne meslek kaygıları ne kariyer hesapları için/İnmemiştir hele Kur’an bunu hakkıyla bilin/Ne erkeği yüceltmek, ne kadını aşağılamak için/Ne Araba paye vermek, ne Acemi hor görmek için. Mehmet Akif Ersoy 

[37]Mevlüt Uyanık, "Türkiye’nin Uluslaşma Yeni Kimliğini Oluşturma Sürecinde Osmanlı Kültürünün Yeri Dini Araştırmalar Dergisi Osmanlı Düşüncesi Özel Sayısı c 2 5 1999, Dini Araştırmalar Dergisi, 1999,  2(5), 91-130

[38]Aliya,İslam Deklarasyonu, s.22, 35-36; Ahmet Yesevi Ve Nurettin Topçu’nun Din Ve Dindarlık Tasavvvurlarının Mukayeseli İncelenmesi” Prof.Dr. Fuat Sezgin Anısına Geçmişten Günümüze Türkistan: Tarih, Kültür ve Medeniyet Sempozyumu”11-12 Nisan 2019  Çimkent/Türkistan Kazakistan, edit.: Süleyman Gezer, AYÜ yay., Türkistan, s. 415-441.

[39]Aynî, Milliyetçilik, s.459-465, 470-494; İsmail Kara, Türkiye’de İslamcılık Düşüncesi, Kitapevi, İstanbul.1997, c.2, s.86-93. Mevlüt Uyanık,  “Türk Felsefesi”, Türk Felsefesi: İmkan ve Ufku, Edit.: L.Bayraktar, Kırmızılar Yay,  Eskişehir 2018, s.137-191, “Felsefeyi Anadolu’da Yeniden Yurtlandırmak -Türk Felsefesine Giriş- Muhafazakar Düşünce Dergisi,  Yıl 15, Sayı 54, Ankara 2018, S. 179-199; “ Erol Güngör/de Din-Devlet İlişkisi ve Hilafet Meselesi, Türk Yurdu, yıl 108, sayı 380, Nisan 2019, s. 27-38; “Türkistan-Türkiye İrtibatının Kültürel Ürünü: Büyük Oğuz Bütünleşmesi”, Türk Yurdu, yıl 108, sayı 380, Ağustos 2019, , s.30-34; Türkçeyi Bir Bilim Ve Felsefe Dili Yapmak: -Türkiye Cumhuriyeti’nin Kuruluşunun 95. Yılına Armağan- https://kafkassam.com/turkceyi-bir-bilim-ve-felsefe-dili-yapmak-turkiye-cumhuriyetinin-kurulusunun-95-yilina-armagan.html  28 Ekim 2018http://www.enpolitik.com/kose-yazisi/2613/turkceyi-bir-bilim-ve-felsefe-dili-yapmak.html 29/10/2018.“Hilafet Hakkında Bazı Genel Bilgiler Ve Yeni Türkiye, Http://Www.Kirmizilar.Com/Tr/İndex.Php/Guncel-Yazilar3/3609-Hilafet-Hakkinda-Bazi-Genel-Bilgeler-Ve-Yeni-Turkiye.

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

30390979