Güncel Yazılar

Ahmet ARIN

Türkiye’de yaşanılan depremler (son olarak Elazığ 6.8) nedeniyle sosyal medya hesaplarından ve televizyon ekranlarından yapılan haber ve paylaşımlar, doğal olaylar/afetler karşısında verilen tepkileri dolayısıyla din algısını sorgulamayı gerekli kılmaktadır.

Depremleri analiz eden (!) ve dini açıdan değerlendiren (!) bir kısım zevatın; fiziksel olaylar, kader, sorumluluk, tevekkül ve sığınma/dua kavramlarını bir türlü yerli yerine koyamadıkları görülmektedir. Zira 1001 hatim indirildiğinde depremin o bölgeye uğramayacağını iddia edenler, belli sayıda Ayet’el Kürsi okunmasını tavsiye edenler, depreme ibadetlerin yapılmamasının ya da eksik yapılmasının neden olduğunu dillendirenler, küçük yaştaki kızlarla evlenme yasağının depreme neden olduğunu iddia eden sapkınlar, haşa Allah’la/meleklerle konuştuğu hezeyanını dile getirip depremi başka bölgelere ötelettiğini iddia eden şarlatanlar, depreme karşı önlem olsun diye terlik yapıp pazarlayan din tacirleri bu minvalde sayılabilir. Bu zevat, Kur’an’da “Sünnetullah” olarak ifade edilen Yüce Allah’ın kanunlarını anlamayan/anlamak istemeyen cahiller grubunu oluşturmaktadır. Fiziksel, biyolojik ve toplumsal kanunları belirleyen/ortaya koyan ve evrenin belirlenmiş güne/saate kadar bu şekilde devamını sağlayan Yüce Allah’tır. Depremler de fiziksel kanunların bir parçasıdır ve Sünnetullah’tır.

Dolayısıyla Yüce Allah’ın koyduğu kanunları iyi anlamak; kader, tevekkül, sığınma/dua kavramlarını da bu minvalde yorumlamak gerekmektedir. Deprem ne inanç problemi yaşayanların/Allah’la problemi olanların iddia ettiği gibi bir kötülüktür (kötülük problemi/teodise), ne de salt bir dua ile giderilebilecek bir doğa olayıdır. Dünya var olduğu müddetçe Sünnetullah’a bağlı olarak devam edecek bir doğa olayıdır. 

Zira dünyanın var olmaya devam edebilmesi için merkezinde/magmada üreteceği enerjiye ihtiyacı vardır. Yeryuvarının taşküre adı verilen ve yerkabuğu ile üst mantonun katı ve kırılgan en üst kesimlerinden oluşan en dış tabakası bir mozaik oluşturacak şekilde plakalara bölünmüştür. Bu plakalar üst mantonun yumuşak küre/astenosfer katmanı üzerinde bir birlerine göre hareket ederler. Plakaların birbirlerine göre sürekli yer değiştirmesi ile oluşan gerilmeler yerkabuğunun bazı kesimlerinde enerji yoğunlaşmasına neden olmakta, bu yoğunlaşmış enerjinin boşalımı ise depremleri oluşturmaktadır. Yılda birkaç mm/cm'lik düşey ya da yanal yer değiştirmenin ürettiği gerilim ve enerji onlarca/yüzlerce yıllık bir süre içinde yoğunlaşarak yüzeyde birkaç metreye ulaşabilen kayma ve çökmeler yaratabilir. Kırılmanın yarattığı enerji dalgaları saniyede birkaç km'lik bir hızla yerkabuğunda yayılır ve yüzeye ulaşır.[1]Depremleri oluşturan bu enerji/stres dünyanın içinden atılmasa idi yeryüzü patlardı. Yeryüzünün bu kanunu/Sünnetullah bilinmezse, Allah’ın insana verdiği salim akıl ile akledilmezse ve önlem alınmazsa deprem felaketlere yol açar.

Şehirlerin doğru yerlerde kurulmaması, inşaatların heyelan ve sel riski taşıyan yerlerde ya da yumuşak zeminlerde yapılması, evlerin ve işyerlerinin sağlam ve güvenilir yapılmaması, inşaat malzemelerinden çalınması, inşaatlarda doğru ve etkili kontrol yapılmaması, mimar/mühendis/usta/İşçi/müteahhit vb. yanlış yaptıklarında ceza verilmemesi, deprem bilincinin oluşmaması ve yeterli önlemlerin alınmaması felaketlere yol açan süreci başlatmaktadır. Yoksa depremler sonucu oluşan/ortaya çıkan sıcak-soğuk şifalı sular, ılıcalar, kaplıcalar, insanlığa hizmet için var edilen bin bir çeşit mineraller ve madenler depremlerin bir takım nimetleri de beraberinde getirdiğini gösteren delillerdir. İnsana düşen görev, deprem gerçeğini bilmek, kabullenmek ve önlemlerini en üst düzeyde bu gerçeğe göre almaktır. Her şeyi din sosuna bandırarak insanların dini duygularıyla, gelecekleriyle ve hatta hayatlarıyla oynamak sözün özü itibariyle sahtekârlıktan başka bir şey değildir. Her ânımızla Allah’a bağlıyız ve elbette her zaman O’na sığınacağız. Her şeyi kadere (alın yazısı) bağlamak ve sorumluluklardan bu kelime vasıtasıyla kaçmak insana yakışan bir davranış değildir. Öyle değilse deprem Japonya için kader ve keder olmuyor da Türkiye’nin mi kaderi ve kederi oluyor?

Deprem kader midir?

Deprem evet kaderdir. O halde kader nedir? Kader, Yüce Allah’ın evrene koyduğu ölçüdür, düzendir, nizamdır. Arapçada “K, D, R” kökünden oluşan sözcükler “kudret, ölçmek, deve kesmek, çömlekte et pişirmek” gibi anlamlarda kullanılmaktadır. Kur’an’da geçen aynı sözcükler ise genellikle “kudret” ve “ölçü, ölçmek” anlamlarındadır. Allah’ın iki ismi/sıfatı da “el Kadîr” ve “el Kâdir”dir ve bu isimler Allah için, hem çok güçlü hem de çok ölçülü davranan anlamlarını ifade etmektedir. Kur’ân-ı Kerim’de “kader” kelimesi, iman esasları içinde sayılan ve genellikle “alınyazısı” anlamına yorulan şekliyle kullanılmamaktadır. 

Kur’an’da bu kelime, evrenin yüce Allah tarafından belirlenmiş kurallar ve ölçüler (Sünnetullah) içerisinde yaratıldığını ifade etmek üzere kullanılmaktadır. Her şeyin bir ölçüye göre yaratılması (Kamer 54/49), kaynakların ve nimetlerin belli bir ölçü ile indirilmesi (Hicr 15/21; Şura 42/27), gökten suyun ölçü ile indirilmesi (Müminun 23/18; Zuhruf 43/11), indirilen suyun yeryüzünde bir ölçü ile dolaşması (Rad 13/17), yerden pınarların bir ölçüyle fışkırması ve birleşmeleri (Kamer 54/12), Ay ve Güneşin belirlenen ölçüye uygun seyretmeleri, her türlü yaratışın, gök cisimlerinin hareketinin, iş ve oluşun ölçüyle olması (Enam 6/96; Furkan 25/2; Yasin 36/38-39; Fussilet 41/12; Yunus 10/5), insanın belli bir ölçüye göre yaratılması (Mürselat 77/22; Abese 80/19; Rad 13/8), evrenin dünyanın bir ölçüye göre düzenlenmesi, en ince ayrıntıyla ölçüyle var edilmesi (Fussilet 41/10; A’la 87/3), ölçülü bir şekilde yapmak, üretmek (Sebe 34/11), Kur’an’da kader kelimesinin kullanımına örnek verilebilir.

Doğum, ölüm, erkeklik, dişilik, etnik durum, evrenin yaratılışı, her canlının sudan yaratılışı, her varlığı süreli, sonlu yaratması, suret ve şekilleri, evreni insanın kontrolüne verişi, insanın anatomik ve fizyolojik özellikleri, suyun akışkanlığı, ateşin yakması, Ay’ın, Güneş’in yörüngesi, dünyanın konumu ve dönmesinin ölçüsü, doğum, ölüm zamanı, ana-baba tespiti vb. gibi durumlarda varlıkların/insanın hiçbir irade ve etkisi yoktur, işte kaderin en önemli kısmı budur. Allah, kendi yaptıklarından ve varlıkların iradeleri dışında gerçekleştirdiklerinden varlıkları sorumlu tutmaz. Sorumluluk, kulun iradesinin/tercihinin bulunduğu durumlarda başlar ve bu alınyazısı değil bilakis seçme/seçimi gerçekleştirme özgürlüğüdür. Depremler insanın iradesi dışında gerçekleşen doğa olayları olup durdurma/yok etme imkânı yoktur. Ancak insanın tercihlerini doğru yaparak, önlem alarak depremlerden en az hasarla/can kaybıyla ya da hasarsız ve can kaybı yaşamadan kurtulma şansı vardır. Dolayısıyla Allah’a sığınma ve doğru tevekkül anlayışı da budur. Zira Yüce Allah: “Ve Biz, her bir insanın kaderini kendi çabasına bağlı kıldık”(İsra 17/13) buyurmaktadır. Ayrıca Yüce Allah iyiliğin merkezidir, bela ve musibetler ise kulun tedbirsizliğidir. “Sana lütuf ve ihsan olarak gelen iyilikler, güzellikler, Allah'ın yarattığı, kolaylık sağladığı imkânlar sayesindedir. Başına gelen sıkıntılar ve belâlar ise kendi tedbirsizliğin ve kusurun sebebiyledir. Biz seni, bütün insanların haklarının korunması, iyiliği, kurtuluşu için bir Rasul olarak özgürce sorumluluklarını yerine getirmek üzere görevlendirdik. Bunlara şâhit olarak Allah yeter” (Nisa 4/79) ayeti bu durumu en açık bir şekilde vurgulamaktadır.

Azap Deprem İlişkisi

Ailede başlayıp toplumda devam eden din öğretiminde “cezalandırıcı bir Allah” inancının bireylere kavratıldığı bir gerçektir. Dolayısıyla din de toplum tarafından cezaların öne çıkarıldığı bir sistemler bütünü halinde algılanmaktadır. En küçük bir doğal olayda (sel, heyelan, deprem) bunun “Allah’ın cezası” olarak algılanması da yukardaki temel algının bir tezahürüdür. Kur’an-ı Kerim’de geçmiş kavimlerin cezalandırılmasından da bahsedilmektedir. Yüce Allah dilerse sapkınlıkta sınır tanımayan, zulmeden, masumlara ve mazlumlara dünyayı dar eden kimselere/milletlere deprem, sel, tufan vb. gibi doğal afetlerle de ceza verebilir. Ancak insanın kendisini Allah yerine koyarak her olayı O’nun cezası olarak lanse etmesi had bilmezlik olur. Bir mümin olarak Yüce Allah’ın geçmiş kavimlere böyle cezalar verdiğine inanmakla, bugün olan bir doğal olayı Allah’ın cezası şeklinde yorumlayıp belirlemek arasında fark bulunmaktadır. Hiç kimse böyle bir iddiada bulunmaya yetkili değildir, böyle bir yorumda bulunmak haddi de değildir.[2]Zira deprem afeti ile ölenlerin içerisinde imanlı, ibadetlerinde hassas ve yaşantısında herkesin saygı duyduğu insanların da bulunduğu o kimselerle ilgili şahitlik yapanlardan bilinmektedir. O halde Yüce Allah’ın bu kimselere de ceza vermiş olduğunu iddia etmek olacaktır ki bu abestir.

Sonuç

İnsanın tüm yaşantısında unutmaması gereken ilkeler vardır ve ahiretini belirleyecek olan dünya hayatını bu ilkeler üzerine bina etmesi gerekir. Örneğin “herkes kendi kazancıyla değerlendirilir”(Müddessir, 74/8), “bu, yaptığınızın karşılığıdır; yoksa Allah kullarına asla zulmetmez”(Âl-i İmrân, 3/182), “kim yararlı iş yaparsa kendi lehine, kim de kötülük işlerse kendi aleyhinedir”(Fussilet, 41/46) ayetlerinde vurgulanan ilkeler bunlardan bazılarıdır.

İnsan sürekli bir imtihanın konusudur. İmtihanın âdil olması için gerekli ilk öğe, insanın kazanmaya (felâh) da kaybetmeye (hüsrân) de elverişli olmasıdır. İkinci öğe ise, (Hacc, 22/65; Câsiye, 45/12 âyetlerinde de dikkat çekildiği üzere) hayatın belli ölçülerde insanın önünde boyun eğecek bir tarzda bulunmasıdır. Zira insanın bir görevle sorumlu tutulması, o görevi yerine getirmeye kâbiliyetli olması hâlinde anlamlı ve âdil olur. İnsanın bir şey yapmaya kâbiliyetli oluşu ise, aynı zamanda o şeyi yapmama yeteneğini de beraberinde getirir. Eğer bu iç içelik sözkonusu değilse, kâbiliyetten değil de zorunlu rolden söz etmek gerekir. Bütün bunların yanısıra Allah, “biz insanları hangi yöne isterse oraya çeviririz”(Nisâ, 4/115) ve “bir millet kendisini değiştirmedikçe, Allah onların durumunu değiştirmez”(Ra’d, 13/11) buyurarak, insanların kendi yollarını kendilerinin tercihi ile tayin edeceğini de belirtmiştir. Kader, “hayatımızın önceden belli olması” demek değildir. Bu nedenle, “ne yapalım, kaderim böyle” diyerek boyun bükmek cehâlet göstergesidir. Kader, yolun tamamını değil, sadece yol ayrımlarını verir. Güzergâh bellidir; ama tüm dönemeç ve sapaklar yolcuya aittir. Öyleyse; ne hayatına hâkimsin, ne de hayat karşısında çaresizsin.[3]Dolayısıyla deprem Yüce Allah’ın kanunlarından bir kanun olması hasebiyle kaderdir/ölçüdür ve dünya hayatının kabullenilmesi zorunlu olan bir gerçeğidir. İnsanın tedbir alamayacağı bir alınyazısı değildir.

Akıl ve ferasetin en önemli örneklerinden olan Hz. Ömer döneminde bir deprem meydana gelmişti. Bu esnada Hz. Ömer şöyle dedi: “Ey İnsanlar! Bu deprem sizin yaptığınız bir davranış sebebiyle değildir. Canımı elinde bulunduran Allah’a yemin ederim ki şayet bir daha tekrarlarsa sizi burada iskân ettirmem.” İşte Ömer budur dedirten bir söylemdir ve çağımızda henüz ulaşamadığımız bir feraset örneğidir. Depremi hâlâ Allah’ın gönderdiği bir azap olarak algılayan zihniyete ta o zamandan en güzel cevabı Hz. Ömer vermiştir. Zira fay hattının üzerine binalar kurup, daha sonra da Allah’ın takdirine razı olunması gerektiğini söylemek kadar İslam’a zıt bir söylem olamaz.[4]

Velhasıl, yöneticiler hak ve adaletle yönettiklerinde, sorumlular iş başına ehliyetli ve liyakatli kişileri getirdiklerinde, meslek erbabı kişiler işlerini doğruluk ve dürüstlük üzerine bina edip helal kazanç peşinde koştuklarında, insanlar da emniyet ve güvene önem vererek önce layıkıyla amelde/eylemde bulunup sonra Allah’a tam bir bağlılıkla sığındıklarında afetlerle ilgili sorunların aşılacağından şüphe duyulmamalıdır. Zira Allah Mucib ismi/sıfatı gereği kullarının dualarına cevap veren/icabet edendir. Gerçek iman, gerçek amel, gerçek sığınma ve gerçek dua da budur. Müminler dinlerini Allah’ın kitabından ve Hz. Peygamberi de mütevatir sünnetten tanıdıklarında, ortalıkta gezen din tacirlerine de pazarlayacakları bir din söylemi kalmayacaktır. 

 

[1]Dursun Bayrak, Deprem ve Plaka Tektoniği, Mavi Gezegen Popüler Yerbilimleri Dergisi, 1999,  sayı 1, s.10-15

[2]Ali Köse, Depremin Teo-Politiği-İlahi Belirleyicilik Rolünü Üstlenmek, M.Ü. İlahiyat Fakültesi

[3]Kadir Gürler, Kader Üzerine Bir Deneme, e-Şarkiyat İlmi Araştırmalar Dergisi S.10, Kasım-2013, s.98-114

[4]Mehmet Azimli, Dört Halifeyi Farklı Okumak: Hz. Ömer, Ankara Okulu Yayınları

Medeniyet Tasavvuru

Zeki Salih ZENGİN
İslam, Ahlâk ve Etik
Serdar UĞURLU
Eski Türklerin Dini

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

25870465