5 Aralık 2021

Esat ARSLAN

Bundan tam 47 yıl önce Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, KGB’ye girdiği ilk yıllarda İzmir Aliağa’daki Tüpraş fabrikasının inşaatında istihbarat gereği çalışmış ve Türk insanının konukseverliğinden oldukça etkilenmiştir. 30 yıl süren evliliklerinin ardından, 2013 yılında ortak bir kararla ayrıldığı Lyudmila'dan sonra yeniden evlendiği eski olimpiyat şampiyonu jimnastikçi Alina Kabayeva Türk kökenlidir. Türklerle teşrik-i mesaisinin son halkası onun Savunma Bakanı Şoygu da bir Türk’tür. Vladimir Putin tarafından 2012 yılında Savunma Bakanı olarak atanan Tuva Türklerinden Sergey Şoygu, Savunma Bakanlığı'ndan önce 18 yıl boyunca aralıksız olarak “Acil Durumlar Bakanlığı” görevinde bulunmuştur. Türk olduğu için vazgeçilmezdir. 

Öte yandan Vladimir’in anlamı ise onun bugünkü tutumuyla tam bir ironi teşkil edecek biçimde “Barışı Yöneten, Barışı Sunan” anlamındadır, son derece manidardır.  Çünkü Putin, maalesef barış dağıtmayı, barış kutbu olmak yerine dostuna arkadan vurmayı tercih etmiş, adeta savaşın mümessili olmuştur. Rusya Federasyonu’nun tarihsel sıcak denizlere inmesini daha doğru bir ifadeyle Suriye’deki kalıcılığını Genelkurmay Başkanı Orgeneral Valeriy Gerasimov’un "Askeri Güç Kullanımında Belli Başlı Tarz ve Şekil Değişikliği Eğilimleri, Askeri Bilimlerin Mükemmelleştirilmesi Amaçlı Güncel Çalışmalar" deyip kısaca ünlü “Gerasimov Doktrini” ile açıklanılamaz. Unutmamak gerekir ki, yeni meydan okumalar savaşın şekil ve usullerinin yeniden değerlendirmesini gerekli kılmaktadır. Ancak politik ve stratejik hedeflere ulaşmada askeri olmayan usullerin 1951 BM Soykırım Sözleşmesinde bağıtlanan insanlığa karşı işlenen suçlar kapsamında yasal olmayan şekilde kullanılması Lahey Adalet Divanında hesap verilebilirliğinin de önünü açmıştır. Şimdi gelin küçük, küçük hatırlatmalar yapalım mı? Örneğin,  I. Abdülhamid Han zamanında Ruslar, Kırım’ın kuzeyindeki Özi Kalesi’ni basarak kadın, kız, çocuk, yaşlı demeden feci bir katliam yapmış ve meskûn mahalle de çok ziyan vermişlerdi. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Rusya'nın 2004'te Çeçenya Beslan şehrinde çoğu çocuk 331 kişinin öldüğü okul kuşatması ve güvenlik güçlerinin baskını sırasında 'ciddi hatalar' yaptığına hükmetmiştir. Yine Rus akli önderliğinde Şubat 2020 ayı başından bugüne Baas rejim güçleri, 11 tıbbi tesisi, 15 eğitim tesisine hava taarruzu icra etmiş çoğu öğrenci birçok öğretmen öldürülmüştür. Rejimle birlikte Rusya mutlaka bir gün Lahey ve /veya Strasbourg’da hesap verecektir.

Malum, Rusların en önemli darbımesellerinden biri, “Dostum Yakınımda, Düşmanım Ondan da Yakın” hem bireysel hayatı hem de toplumsal yaşamı yönlendiren veciz ifadelerden biridir. Sadece bu kadar mı? Aynen Mustafa Kemal Atatürk’ün Türk dış politikasını şekillendiren “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” özdeyişi gibi “Dostum Yakınımda, Düşmanım Ondan da Yakın” açılımı da Rus dış politikası mimarisinin en önemli halkalarından biridir. Suriye’yi dost kabul ettiğimizde ondan daha da yakın olan Türkiye ise bariz bir biçimde “Düşman” mertebesindedir. Herhalde 27 Şubat 2020 tarihinde gece 21.30 sularında şehitlik mertebesine ulaşan 33 aslan parçası şehitlerimiz Suriye’nin Bab-ül Hava sınır kapısında ambülanslara konulduğuna birebir şahit olduktan sonra, söyleyecek söz bulamıyorum. İdlip’in adeta tenime yapıştığını hissediyorum. Yaralılar ile birlikte önümden geçen 65 ambülansa şehit ve yaralıların birebir taşınması Hatay’a doğru hareketleri sizlere nasıl anlatabilirim? Düşünürken, o anlar gözümün önünde canlanırken, boğazım düğümleniyor, nutkum tutuluyor, elerim ve sırtımın terlediğini hissediyorum. Birden sosyal medyadaki, Türkiye düşmanları, Vatan hainleri, provokatör ajanlar, bu zor günde ulusumuzun umudunu kırmaya çalışanlar, milli dayanışmayı sabote edenler, ülkemde bizleri batıya şikayet etmede hiçbir beis görmeyen “pasif mülteciler”, ‘iç işgalcileri' bir bir gözümün önümden geçti, yaşadığıma, yaşayacağıma inanın midem bulandı iğrendim. 

Etrafıma bakıyorum, entelektüel birikimden ve akademik bilgiden yalınkılıç kaçan okumadan, dirsek çürütmeden bilgiyle mücehhez kılınmadan bab-ı meşihat makamı gibi deyim yerindeyse fetva veren “herbokologlar” doldurmuş. Bunlar her gece televizyon ekranlarını dolduruyor, hemen her konuda büyük ulemalıklarını(?) pardon ukalalıklarını konuşturmakta herhangi bir beis görmüyorlar. Türkiye maalesef onlar yüzünden kendimize özgü bir epistemolojk anlayış bir yeni anlam küresi bir perspektif kuramıyor. Ülkemizde fikir ve düşüncelerin mensupları ve takipçileri maalesef inançlı müminleri gibi fikir hareketlerini din ve mezhepler gibi bir inanç meselesi olarak algılamaktadırlar. Neredeyse herkes kendince bir meşrep icat edip dünyaya değmeden kendi paralel evreninde her şeyden izole modern bir Platonun mağara adamı gibi yaşamaktadır. İşte bu ortamda ABD ve RF arsındaki örtülü antlaşma tamamen istikrarlı Türkiye’yi silahlı çatışmanın arenasına döndürmeyi kaosun, insani felaketlerin ve iç çatışmaların derin sularına gömülebilmesi yolunda hedef seçmişlerdir. İşte Türkiye bu noktada bir ön alma harekâtıyla doğrudan İdlip bölgesine müdahale etmiştir. Doğru olanı yapmıştır. Osmanlı Devletinin devamı olan Türkiye Rusya ile 242 yıl savaş halinde olmuş, 16 büyük savaşı bir kriz yönetimi olarak yönetmesini bilmiş, bir büyük devlettir. Bizler böyle bir milletin çocuklarıyız, Ruanda’da, Bosna’daki gibi olup bitene seyirci olamayız, keskin nişancıların hedefleri olabilecek bir milletin çocukları değil bizler proaktif bir milletiz. Her ne olursa olsun, RF Türkiye’ye İdlip’te angaje olamaz, Türkiye ile doğrudan savaşı göze alamaz. Türkiye RF, İran ve güdümündeki Haşdi Şaabi ve Hizbullah gibi örgütler desteğinde Baas Rejimi 33 askerimizi şehit etmekle kendi ipini kendisi çekmiştir. Türkiye’nin her ne pahasına olursa olsun başta İdlip olmak üzere sınırımıza 30 km. mesafede bir güvenlikli bölge inşa edecek, buraları bir demokrasi adası haline getirecektir. Çünkü Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı ve Barış Pınarı harekâtı bölgesinde yaşamaya başlayan Baas rejimine muhalif Suriye halkı hem Türk askerine hem de sivil işler askeri hükümet ilkesi çerçevesinde kurulan kendi yönetimlerine sahip çıkmışlar, Türk Silahlı kuvvetlerini sadece teşyi etmekle kalmayıp, bağırlarına basmışlardır.  Zafer er ya da geç haklının güçlü olduğu mazlumun olacaktır. Bunda hiç kimsenin şüphesi olmamalıdır. Türk Silahlı Kuvvetleriyle doğrudan savaşacak cesaret ve yürekleri olmayanlar, korkakça havadan mazlum halkın üzerine bomba yağdırmışlardır. Masum, savunmasız kadın, çocuk ve yaşlılara saldırarak ahlaksızca bir savaş yürütenle, unutmamalıdırlar ki, savaşın da bir kanunu ve bir ahlakı vardır. 

Efendim, bütün bunlardan sonra demem odur ki,  düşmanımın dostu ona kuvvet ve cesaret verdiği için, bana düşman gibi zarar vermiştir; öyle ise düşmanımın dostuna karşı düşman gibi teyakkuz içinde hele ki bundan sonra bu 28 Şubat 2020 İdlip’teki gibi davranmaya mecbur değil,  mahkumuz sevgili okurlar.

Bu yazarın diğer makaleleri

Bu kategorideki Makalelerden