12 Ağustos 2022

Turgut GÜLER

              21 Haziran 1622 Salı günü,[1]İstanbul’da Sultan Ahmed Câmii’nde meydâna gelen bir hâdise, Müslüman katında Allâh’ın evi olarak bilinen bir mekânda yaşanan pek çirkin bir manzarayı gösteriyordu. Bahsini ettiğimiz gün, Osmanlı Türk Cihân Devleti’nin başında Sultan Birinci Mustafa Hân oturmaktadır. Bu, Sultan Mustafa’nın ikinci saltanatına rastlamaktadır. Hûnhârâne bir şekilde, Yedikule’de şehîd edilen Sultan İkinci Osman Hân’ın ardından yeniden tahta çıkan Sultan Mustafa Hân, devlet dizginlerini Vâlide Sultân ile Sadr-ı âzam Mere Hüseyin Paşa’ya kaptırmış, taht üstünde sûretâ oturmaktadır.

            Sultan Osman Hân’ın, nâm-ı diğer Genç Osmân’ın katledilmesinden birinci derecede, Vâlide Sultan ile Kara Dâvûd Paşa mes’ûldürler. Kara Dâvûd, Osman Hân’ın hâl’inden sonra Sadâret Makâmı’na getirilmiştir. Türk târîhinin en tanınmış cânîlerinden biri olan Kara Dâvûd Paşa, en son, aralarında müstakbel Dördüncü Murâd Hân’ın da olduğu şehzâdeleri ortadan kaldırmak için teşebbüsde bulunmuş, fakat, Allâh’ın takdîri ile, bu hamle geri püskürtülmüş, Kara Dâvûd ile Vâlide Sultân’ın maşası durumunda olan Kapı Ağası, başı bedeninden ayrılarak, Sultan Ahmed Meydânı’ndaki Yılanlı Sütûn’a asılmıştı. Bu Şeytân tezgâhından sonra, Sadâret Makâmı’nda kalamayan Kara Dâvûd’un yerine, Mere Hüseyin Paşa getirilmiş idi. Mere Hüseyin Paşa, bir tek kelime Türkçe bilmeyen Arnavut asıllı bir vezîrdir. Îdâma yolladığı kurbânlarının ardından, hep, Arnavud lisânında “Alın! Götürün!”demek olan “Mere!”sözünü sık sık tekrarladığı için, kendisine Mere Hüseyin denmiştir.

            Selefi gibi, her işi rüşvetle ve tuzakla hâlletmeye çalışan Mere Hüseyin Paşa, mevkiini ve makâmını koruyabilmek için, ne kadar âsî sergerdesi var ise, onlara para dağıtmıştır. 21 Haziran 1622 Salı günü de, adına “Koyun Akçesi” dediği beş yüz guruşu,[2]bir takım sergerdeye veren Mere Hüseyin Paşa, bu parayı aralarında paylaşmalarını söylemiştir. Paşa’dan bu parayı alan sergerdeler, başka gidecek yerleri yokmuş gibi, bölüşmek için Sultan Ahmed Câmii’ne girmişlerdir. Câmide anılan parayı bir türlü bölüşemeyen sergerdeler, sonunda, kılıç ve palalarını çekerek birbirlerinin üstüne yürümüşlerdir. Câmi âdâb ve edebine aslâ yakışmayan bu hâl, o güzelim mekânı, kanlı bir cenk yerine döndürmüştür. İşte, câmi içinde bu sevimsiz vuruşma devâm ederken, içeriye dalkılıç dalan bir yiğit kişi, Sultan Osman Hân’ın kâtilleri olan bu eli kanlı cânîlerin üstüne yürümüş ve:

            “Kanı[3]benüm Osman Hân’ımu neyledünüz?”

diyerek, para paylaşmakta olan seksen âsînin yüreklerini ağızlarına getirmiştir. 

Tek hamlede üç sipâhîyi yaralayan bu yiğit asker, ardından bir âsîyi de öldürmüştür. Hızını alamayan fedâî asker, beş âsîyi daha yere düşürdükten sonra, içerideki âsîlere dışarıdan yardım gelmiş, bir kişiye karşı yüz elli bir âsî, câmi içinde kılıç üşürmüştür. O yiğit asker, tam bir saat, hiç ara vermeksizin, karşısındaki bu yüz elli bir kişi ile cenkleşmiş, sonunda kolu kalkmayacak derecede yorgun düşmüştür. Sergerdelerin kimisi taş ile, kimisi de tahta ile o kahramân askerin üstüne yürümüşler, yere yığılıp kalınca da başını keserek, şehîd eylemişlerdir.

            Bu hâdisenin ortasında duran o yiğit fedâînin adını, kimse söyleyip yazmamıştır. Bu yüzden, biz de bilmiyoruz. Fakat, ondaki cesâret ve kahramânlık kumaşı, sıradan kişilerde bulunmadığından, kendisine “Meczûb,[4]Dîvâne,[5]Mestâne[6]gibi sıfatlar yakıştırılmıştır. Sultan Osman Hân’ın hakîkî bir fedâîsi olan bu yiğit asker, âciz kanaatimizce, tam bir “Merd-i Mestâne”dir.  Onu mest eden içki, memleket sevgisi ve devletine itâat hissidir. Allâh, rahmetini üstünden eksik eylemesin…

 

[1]21 Haziran 1622 (11 Şa’b’an 1031) Salı.

[2]guruş: “kuruş”kelimesinin eski söylenişi. Aynı söyleyiş, bugün halk lisânında hâlâ vardır.

[3]kanı: hani.

[4]meczûb: birine veyâ bir şeye doğru çekilmiş, cezb ve celbolunmuş / Allâh aşkı ile aklı başından gitmiş, Dünyâ’ya aldırmaz duruma gelmiş olan kimse, cezbeli Hak âşığı / deli, dîvâne.

[5]dîvâne: çılgın, deli, mecnûn / kendini duygularının coşkunluğuna bırakmış, akılla ilgisini kesmiş, aşkın buyruğu altına girmiş olan kimse.

[6]mestâne: sarhoş olan bir kimseye yakışır tarzda, mest olup kendinden geçmişcesine, sarhoşcasına.

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: