12 Ağustos 2022

Turgut GÜLER

Sultan İkinci Osman Hân’ın, yâni halkın dilindeki adıyla Genç Osmân’ın, vicdân ve iz’ânı yerin dibine batırırcasına katli, Osmanlı Türk Cihân Devleti’nin bütün kademelerini alt üst etmiş, ortalık kaynayan kocaman bir kazana dönmüş idi. Sultan Birinci Mustafa Hân’ın annesi olan Vâlide Sultân, bu keşmekeş hâlinin bir numaralı müsebbibi mevkiinde duruyordu. Sultan Birinci Mustafa, hem ağabeyi Sultan Birinci Ahmed Hân’dan sonra, hem de yeğeni Sultan İkinci Osman Hân’dan sonra iki def’a tahta çıkmasına rağmen, iki saltanat müddetinde de, Türk Cihân Devleti’ni bu Vâlide Sultan idâre etmiştir. Pek basit hesaplar içinde olan ve son derece kötü işlere imzâ atan bu hanım sultânın adını, maalesef bilmiyoruz. Şimdiye kadar, hiçbir resmî kayıtta ve târîh kitabında, akademik araştırmada, onun adı zikredilmemiştir.

İşte bu adı bilinmeyen Vâlide Sultân’ın habîs icrâatına ortak olan isimler arasında Kara Dâvûd Paşa, Mere Hüseyin Paşa, Kalender Uğrusu gibi kişiler, öne çıkmaktadır. Bunlardan ilk ikisi koskoca Türk Cihân Devleti’nin iki numaralı makâmında, yâni Sadâret Koltuğu’nda bulunmuşlardır. Sonuncusu ise, Osmân Hân’ın azîz boynuna kemend atarak, Yedikule’de bu civân Pâdişâh’ı şehîd eden cânidir. Hem Kara Dâvûd Paşa, hem de Mere Hüseyin Paşa, sadr-ı âzamlıkları sırasında, kendi irâdeleri ile değil, zorbaların ve zorbabaşıların keyfe-mâ-yeşâ[1]istekleriyle hareket etmişler, devleti bu şekilde idâre eylemişlerdir. Hattâ, sadr-ı âzam değişikliklerine bile, zorbaşıları karâr verir olmuşlardır. Bu utanılası devirde, gûyâ Pâdişâh olan Sultan Birinci Mustafa Hân’ın, hemen hiçbir husûsda irâdesi ve karârı görülmemiştir.

Sarây-ı Âmire’ye teklîfsiz, tekellüfsüz giren ve Vâlide Sultan tarafından kabûl edilen âsî sergerdeleri, istediklerini hiç çekinmeden söyler olmuşlardır. Yine böyle bir Vâlide Sultan kabûlünde, o sıradaki Sadr-ı âzam Mere Hüseyin Paşa’nın azlini ve katlini isteyen zorbalara, Vâlide Sultân’ın verdiği cevap, memleketin içine düştüğü gayyâ kuyusunu, ibretler içinde göstermektedir:

“Devlet uğrunda nice fedâkârlıklara katlandığınızı bilirim ve bunun için, arzûlarınızı ânında yerine getirmeyi dilerim. Benim aklımda, Mere Hüseyin’in yerine geçecek üç isim vardır. Bunlardan kangısını[2]isterseniz, onu Sadâret Makâmı’na koyacağım. Bunların başında elbette Kara Dâvûd Paşa gelir. Onun yeri, katımda bir başkadır. Yok, o olmaz derseniz, Gürcü Mehmed[3]veyâ Lefkeli Mustafa[4]Paşalardan biri de kabûlümdür. Yeter ki, siz râhat edin, içinizde tereddüd kalmasın.”

Vâlide Sultân’dan sâdır olan bu cümlelerde, öylesine çok garâbet vardır ki, hangisini alıp da öne çıkaracaksın? Bir def’a, sadr-ı âzam tâyin ve nasbı, Vâlide Sultân’ın işi, vazîfesi değildir. İkinci olarak, tâyin edilecek sadr-ı âzamların isimleri, zorbaların önüne tavşana uzatılan kısmet kâğıtları veyâ tombala sayısı gibi atılmaz. Bu, Türk devlet geleneği ile bir arada düşünülmesi mümkün olmayan bir durumdur. Daha sonra, sırf zorbabaşılarının gönlünü hoş eylemeye çalışmak, devlet idâresinin hiçbir mesâî sahîfesinde yer alamaz. Bu kapkara manzara, maalesef, Sultan Dördüncü Murâd Hân’ın ilk saltanat yıllarında da devâm etmiştir. O vakit değişen, sâdece Vâlide Sultan ile sadr-ı âzam olmuştur. Sultan Birinci Msutafa Hân’ın adı bilinmeyen vâlidesinin yerine, Sultan Dördüncü Murâd Hân’ın annesi Vâlide Mâhpeyker Kösem Sultan gelmiş, Sadâret Makâmı’na da Topal Receb Paşa oturmuştur. Kösem Vâlide Sultan ile Topal Receb Paşa’nın mel’anetleri, daha evvelkileri aratmayacak şekilde sürüp gitmiştir. Sultan Dördüncü Murâd Hân’ın, kavî elini ve dahî sert yumruğunu devlet masasının üstüne vuracağı âna kadar, ortalıkta dolaşan icrâat ehli, hep aynı gayyâ kuyusundan çıkmıştır. 

Kara Dâvûd, Mere Hüseyin Paşaların yerine aynı tıynetteki Topal Receb’in; adı bilinmeyen Vâlide Sultân’ın yerine de ona rahmet okutacak Kösem Sultân’ın gelmesi, aslâ ve kat’â şaşırtıcı değildir. Zîrâ ki, küllükte gül bitmez…

 

 

 

 

[1]keyfe-mâ-yeşâ: nasıl isterse, dilediği şekilde, keyfine göre.

[2]kangısını: hangisini.

[3]Gürcü Hâdım Mehmed Paşa: Sultan Birinci Mustafa Hân’ın ikinci saltanatında sadr-ı âzamlık yapmıştır. Gürcü asıllıdır. 15 Zilkade 1031 (21 Eylûl 1622) Çarşamba-4 Rebîülâhir 1032 (5 Şubat 1623) Pazar günleri arasında 4 ay 14 gün Sadâret Makâmın’da kalmıştır. Sultan Osmân Hân’ın intikâmını almış olmakla şöhrete kavuşmuştur.

[4]Lefkeli Mustafa Paşa: Sultan Birinci Mustafa Hân’ın ikinci saltanatında sadr-ı âzamlık yapmıştır. 28 Şa’bân 1031 (8 Temmuz 1622) Cuma-15 Zilkade 1031 (21 Eylûl 1622) Çarşamba günleri arasında 2 ay 14 gün Sadâret Makâmı’nda kalmıştır. Mustafa Paşa’nın karısı, Sultan Birinci Mustafa Hân’ın dadısı idi.

Yazar Hakkında:

Turgut GÜLER

Turgut GÜLER

1951 yılında Afyonkarahisâr’ın Sultandağı ilçe­sine bağlı Dort (bugünkü Doğancık) köyünde doğdu. Âilesi, 1959 Ocağında Aydın’ın Horsunlu kasabasına yerleşti. İlkokulu orada, Ortaokulu Kuyucak’da okudu. İki hafta kadar Nazilli Li­sesi’ne devâm ettikten sonra, Nazilli Öğretmen Okulu’na girdi. Bu okulun ikinci sınıfını bitirdiği 1968 yılında, İstanbul Yüksek Öğretmen Okulu Hazırlık Lisesi’ne kaydoldu. 1969-1973 yılları arasında, Yüksek Öğretmen Okulu hesâbına, İstanbul Üniversite­si Edebiyât Fakültesi Târîh Bölümü’nde tahsîl gördü.

İstanbul Çapa’daki Yüksek Öğretmen Okulu’nun Kompozis­yon ve Diksiyon Hocası olan Ahmet Kabaklı’nın başkanlığında kurulan Türkiye Edebiyât Cemiyeti’nde, bilâhare bu cemiyetin yayınladığı Türk Edebiyâtı Dergisi’nde vazîfe aldı. Bir tarafdan üniversite tahsîline devâm etti, bir yandan da bahsi geçen der­ginin “mutfak” tâbir edilen hazırlık işlerinde çalıştı. Metin Nuri Samancı’dan sonra da ikinci yazı işleri müdürü oldu (Mart 1973, 15. Sayı). Bu dergide yazı ve şiirleri yayımlandı.

1973 Haziranında üniversiteyi bitirdiğinde, Malatya Mustafa Kemâl Kız Öğretmen Lisesi târîh öğretmenliğine tâyin edildi. Ah­met Kabaklı’nın arzûsu ile bu görevine başlamadı ve İstanbul’da kaldı, Türk Edebiyâtı Dergisi’ndeki mesâîyi sürdürdü. 1975 yı­lında hem Edebiyât Cemiyeti (Bakanlar Kurulu karârıyla Türkiye kelimesi kaldırılmıştı), hem de Türk Edebiyâtı Dergisi, maddî sı­kıntılar yaşadı, dergi yayınına ara verdi. Bunun üzeri­ne, resmî vazîfe isteği ile Millî Eğitim Bakanlığı’na mürâcaat etti.

Van Alparslan Öğretmen Lisesi’nde başlayan târîh öğretmen­liği, Mardin, Kütahya ve Aydın’ın muhtelif okullarında devâm etti. 1984 yılında açılan Aydın Anadolu Lisesi’nin müdürlüğüne getirildi. 1992’de, okulun yeni binâsıyla berâber adı da değişti ve Adnan Menderes Anadolu Lisesi oldu. Bu vazîfede iken, 1999 Ağustosunda emekliye ayrıldı. 2000-2012 yılları arasında, İstan­bul’da, Altan Deliorman’a âit Bayrak Basım-Yayım-Tanıtım’da, yazı ve yayın çalışmalarına katıldı. Yine Altan Deliorman’ın çıkardığı Orkun Dergisi’nde, kendi adı ve müsteâr isimlerle (Yahyâ Bâlî, Husrev Budin, Ertuğrul Söğütlü) yazılar yazdı. İki kızı var.

Yayımlanmış Eserleri: Orhun’dan Tuna’ya Uluğ Türkler, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Takı Taluy Takı Müren (Daha Deniz Daha Irmak), Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2014; Cihângîr Tûğlar-Selîmnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2014; Ejderlerin Beklediği Hazîne, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015, Şehsüvâr-ı Cihângîr-Fâtihnâme, Ötüken Neşriyat, İstanbul, 2015.

 

Yazarın diğer makalelerinden: