Güncel Yazılar
 
Cezmi BAYRAM
 
Türk Ocaklarının kuruluşunun 108. yılında ve tekrar faaliyete başladığı 1986 yılından bu yana geçen 34 senenin ardından böyle bir soru abes midir? Yoksa bu son 34 yıl boyunca mesuliyet yüklenmiş, Ocak’ın son altmış senelik faaliyetlerini takip etmiş, Ankara Ocağı Başkanlığı dâhil, 50 yıldır görev yapmış birisi olarak hâlimizi göz önüne almak ve değerlendirmek için ortaya atılmış tahrik edici bir sual midir?
 
Kuruluş yıllarını ilmî tetkikler ve dönemi yaşayanların hatıralarından takip eden bizler için geçmişle yapılan mukayeseler, günümüzdeki münevverlerin, iş çevrelerinin, devlet ricalinin ve hedef kitle olarak gençlerin alakası noktasında yapılan mukayeseler, düne nazaran iman, heyecan, milliyetçilerin birbirlerine ve millet fertlerine karşı gösterdiği sevgi eksikliği, başlıktaki soruyu haklı olarak akla getirmektedir.
 
Ancak, Türk Ocağının kurulduğu yıllardan günümüze değişen şartların bir değerlendirmesi ve mukayesesini yapmadan evvel, şahsi kanaatimi peşinen ifade etmeliyim ki, bugün aynen başlangıçta olduğu gibi hem Türk Ocaklarına hem de onun temsil ettiği Türk milliyetçiliği fikrine ve faaliyet üslubuna aynı şiddette ihtiyaç vardır.
 
Bu ihtiyacın mahiyet ve önemini anlamak bakımından hem 1912 yılındaki şartları hem de tamamen siyasi sebeplerle 1931 yılında kapanmaya zorlandıktan sonra, 1949 yılında tekrar kurulurken ortaya konan hedefleri ve şartları iyi tahlil etmek ve buradan günümüze gelerek nelerin ihmal edildiği veya nelerin nazarı dikkate alınması gerektiği hususları üzerinde kısaca durmak gerekmektedir.
 
Türk Ocaklarının Kuruluş Şartları
O zamanki devletimiz, Devlet-i Aliyye, Avrupa devletleri karşısında mağlubiyetleri aldıkça ve Fransız İhtilali’nin neticesi, yabancı devletlerin de tahrikiyle, düne kadar malı, canı, ırzı, dini ve dili devletin koruması altında olan gayr-ı Türk unsurlar isyanlara başlamış; buna 20. yüzyılın başlarında Türk olmayan Müslümanların kıpırdanması da eklenmiştir. Uzun yıllar erkeklerini savaşta kaybeden Türkler, ziraatta vesair mesleklerde gerilemiş; kısaca gayrimüslimler zenginleşirken Müslüman Türkler fakirleşmiştir. Devletin devamını, vatanın bütünlüğünü temin için devrin münevverleri çeşitli fikirler geliştirerek çareler aramaya başlanmışlardır. İslamcılık ve Garpçılık fikirleri etrafında zengin bir düşünce faaliyeti ortaya çıkmıştır. Maarif, iktisat alanlarında ve hukuk sahasında gelişmeler temenni edilmiş olmakla beraber esas mesaiyi siyasi düzenlemeler almıştır.
 
Önce, devletin kuruluş felsefesinden vazgeçilmiş; kurucu millet ve zimmî anlayışı yerine eşit vatandaşlık getirilmiştir. Bu, zaten birtakım imtiyazlara sahip azınlığı daha güçlendirmiş; fakat devleti sahipsiz bırakmıştır. Aynı şekilde Hakan’ın yetkileri sınırlandırılırsa yani meşrutiyet ilan edilirse her şeyin yoluna gireceği ümit edilmiştir. Nihayet, 1908’de ikinci defa Meşrutiyet ilan edilmiş; hürriyet, adalet, uhuvvet, müsavat ilkelerini şiar edinen İttihat-Terakki Yönetimi başlamıştır. Ne var ki, bunlar deva olamamış; kardeşlik yerine düşmanlık devam etmiş; Bulgaristan bağımsız olmuş; Bosna-Hersek, Avusturya tarafından işgal edilmiş; Balkanlar büyük ölçüde kaybedilmiştir. Fırkacılık, gerçekten tefrika meydana getirmiştir.
 
Bu menfi şartlara rağmen, hürriyet ortamı, zengin bir fikir faaliyetine zemin hazırlamıştır. Yeni dergiler ve gazetelerde ciddi fikrî tartışmalar yapılmakta; fakat bunlar, yeis içinde olan millete gereken hamleyi yaptıracak heyecan ve imanı verememekteydi.
 
İşte bu şartlar içinde, Askerî Tıbbiye’de gençler kendi aralarında toplanarak memlekete siyaset yoluyla değil, tamamen içtimai gayeler güden, milleti ilimde, fende, iktisatta, sanayide ve eğitimde kalkındıracak, en önemlisi siyasetin parçaladığı milleti birleştirecek bir mefkûreyi yayacak bir teşkilat ihtiyacını ortaya koydular. Onlara göre, milletimizin en az iki bin yıllık bir tarihi ve çeşitli hanedanlar tarafından idare edilse de tek bir devleti vardı. Osmanlı Devleti onun son ve en kâmil hâli idi. Asya’nın doğusundan Avrupa ortalarına, Afrika’ya yayılan geniş bir coğrafyada hâkimiyetimiz olmuştu. Türkler sadece Osmanlı idaresindekilerden ibaret değildi. Büyük bir medeniyet kurmuş millet; şimdi fakir ve ilimde, fende, iktisatta geri idi ve en önemlisi her alanda insan yetiştirilmesi gerekiyordu. Bu fikirleri daha önce Kırım- Bahçesaray’dan İsmail Gaspıralı da Tercüman gazetesi vasıtasıyla yaymıştı.
 
Tıbbiyenin koridorlarında küçük gruplar hâlinde yapılan toplantılar, nihayetinde Karacaahmet Mezarlığı’nda büyük gruplar hâlinde yapıldı ve neticede bir teşkilat meydana getirildi. Ancak kendileri cemiyet kuramayacakları için bu ihtiyacı devrin aydınlarına bir beyanname ile duyurdular, heyetler hâlinde onları ziyaret ettiler. Tıbbiyelilere göre, bileştirici mefkûre Türk milliyetçiliğidir. Başka bir kavme mensubiyet duymayan herkes Türk’tür. Cemiyet, tamamen parti siyaseti dışında olacak; insanlar hangi siyasi görüşte olurlarsa olsunlar, bu cemiyette bir arada bulunacaklar; milletin büyük geleceği için beraber hizmet edeceklerdir.
 
Bu davete Mehmet Emin Bey (Yurdakul), Yusuf Akçura, Ağaoğlu Ahmet, Ahmet Ferit Bey (Tek) ve Dr. Fuat Sabit Bey, Türk Ocağını kurarak icabet ettiler. Böylece Türk milliyetçiliği mefkûresi bir müessese ile temsil edilir hâle geldi. Burada, kurucu heyette Osmanlı vatanı dışında doğmuş Ağaoğlu Ahmet (Azerbaycan), Yusuf Akçura (Tataristan) gibi şahsiyetlerin bulunuşu, daha baştan Cemiyet’i sadece Batı Türklüğünün değil, bütün Türk dünyasının teşkilatı hâlinde ele alındığını gösterir.
 
O zamana kadar Türk tarihi, Türk dili gibi konularda çalışmalar başlamış olmakla beraber, kuşatıcı bir milliyet fikri henüz çok yeni idi. Ocak’ın kuruluşu, gençlerin heyecanına paralel bir alaka ile karşılanmadı. Osmanlıcılar, Garpçılar, İslamcılar, nemelazımcılar kendi açılarından ve farklı gerekçelerle muhalefet ettiler. Yine farklı sebeplerle kurucu Umumi Reis Mehmet Emin Bey, ardından Reis yapılan Ahmet Ferit Bey ayrıldılar. Neredeyse henüz hiçbir hizmet veremeden Ocak faaliyeti sona erecekti. Tıbbiyeliler eserlerine sahip çıktılar ve Hasan Ferit’in teklifi ile Hamdullah Suphi, Umumi Reis oldu ve kuruluş heyecan ve şevkiyle çalışmalara başlandı. Denebilir ki, Ocak’ın sonraki büyük etkisinde millete kapsayıcı bir mefkûre olarak teklif ettiği Türk milliyetçiliği kadar, bahusus Umumi Reis Hamdullah Suphi’nin büyük rolü olmuştur. Dedesi ve babası nazırlık yapmış; edebiyat muhitlerinde bulunmuş ve en önemlisi hatipliği, belagati, geldiği muhite nazaran tevazuu, her mesele ve herkesle yakından ilgisi Ocak’ın kısa zamanda geniş muhitlerde rağbet görmesini sağlamıştır. Konferans günleri Ocak salonuna civardaki kahvelerden temin edilen sandalyeleri gençlerle birlikte taşıması, herkesin faaliyetlere şevkle ve büyük bir iman gayretiyle katılmasını sağlamıştır.
 
Hamdullah Suphi, gerek Divanyolu’ndaki merkezde gerek daha sonra taşınılan Beyazıt ve nihayet İran Sefareti karşısındaki mekânlara taşınmada her meseleyle yakından ilgilenmiş; geniş çevresinden istifade ile tefrişinden düzenine kadar bütün çalışmaları bizzat yürütmüştür. Türk Ocağı, onun gayretiyle gerçekten Türk’ün ocağı, “gören gözü, işiten kulağı” olmuştur.
 
Bu dönem Ocak kürsüsü, sözü olan herkese açık tutulmuş; bazen birbirine aykırı düşünceler de bu kürsülerden ifade edilmiştir. Zira Ocak’ın tek ve şaşmaz ölçüsü “Türklüğe hizmettir.”. Öyle ki, bu doğrultuda ileri sürülen her görüş ve fikir, yapılan her gayret alakaya değer görülmüştür. Ocak’taki bu hürriyet havası, herkesin kendisini Ocak’ta ifade etmesine imkân vermiş; Ocaklı saymasını sağlamıştır.
 
Türk milliyetçileri, devrin muhtelif fikir akımları içinde âdeta telif edici bir yolu seçmişlerdir. Zira yegâne hedefleri, devletin bekası, vatanın halâsı ve milletin her bakımdan büyük medeniyet hamlesi yapmasını sağlamaktı. Bundan dolayı bir taraftan Türk tarih, dil ve medeniyeti araştırılacak ve ihya edilecek diğer taraftan İslam’ın medeniyet kurucu vasfı yeniden canlandırılacak diğer taraftan yeni bir medeniyet hamlesi ile muasırlaşılacaktır: “Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak”. Türkleşilecek, fakat Batı’da görüldüğünün aksine ırkçılık yapılmayacak. İslamlaşılacak, dinin yeniden meselelerimizi çözmede ve medeniyetimizi ihyadaki coşturucu gücünden, kapsayıcılığından, birleştiriciliğinden ve sevgi, hoşgörü kazandıran gücünden istifade edilecek, fakat “siyasi İslam”dan uzak durulacaktır. Muasırlaşılacak, fakat bu körü körüne bir taklitçilik olmayacak; muasır medeniyete yeni katkılar yapılacaktır.
 
Daha önceden farklı fikirler geliştirilmiş olsa da Ziya Gökalp’ın gayretiyle hedef daha sarih hâlde gösterilmiştir. Denebilir ki, Hamdullah Suphi’nin teşkilatçılığı ve yegâne endişesi Türklük olan Gökalp’ın muazzam fikrî gayreti ve ilmin her şubesinde heyecanla çalışan Türk Ocaklılar sayesinde, Türk milliyetçiliği mefkûresi; asker sivil bütün münevverleri etkisi altına almıştır. Burada, önemli bir husus da bu milliyetçiliğin temel ve ayırt edici vasfının, Balkan devletlerindeki gibi düşmanlık üzerine istinat etmemesi, aksine Türk Ocağı Ana Nizamnamesi’nde belirtildiği üzere “Türklüğün saadet ve selametini, beşeriyetin saadet ve selametinde gören” bir anlayışı esas almasıdır. Bu ifade esasen bütün Türk tarihinin millî ve İslami esaslar yanında insani esasları da daima göz önüne aldığının bir teyidi mahiyetindedir.
 
Türk milliyetçiliği mefkûresini bu dönemde etkili yapan bir diğer husus, Türkiye dışı Türklüğünü de ilgi alanına alması ve Türk Ocağının onlar için de bir yönlendirici merkez hâline gelmesidir. Bir büyük Cihan Devleti’ni kaybetmekle meyus ve bedbin millet bir anda, yeni ve büyük bir vatanın varlığını hissetmekle heyecanlanmış; aşağıdaki mısralar, yeni cihangirliğin işaret fişeği olmuştur:
 
“Vatan ne Türkiye’dir Türklere, ne Türkistan Vatan büyük ve müebbet ülkedir Turan”.
 
İşte bu ateşle yanan yürekler, birkaç yıl evvel Balkanlarda perişan olan ordudan Çanakkale’de, Kut-ul-Amare’de ve daha birçok cephede destanlar yazan bir orduyu ortaya çıkarmıştır. O kadar ki, Çanakkale’de büyük mağlubiyet alan İngilizler, bunun sebebini araştırdığında Ocak mefkûresine sahip zabitlerle karşılaşmış ve İstanbul’u işgal ettiklerinde, Şehzadebaşı Karakolu’ndan sonra Ocak Merkezi’ni basmışlar ve bu düşüncelerini de saklamamışlardır.
 
Bahsi fazla uzatmaya gerek yok. Ocaklılar, İstanbul merkezleri ikinci defa da basıldıktan sonra Ankara’ya geçmişler ve Millî Mücadele’de ciddi gayretler göstermişlerdir. Millî Mücadele’nin iki gücünden biri Türk Ordusu ise, ikincisi Ocak mefkûresi, yani Türk milliyetçiliğidir dersek, fazla mübalağa etmiş olmayız.
 
Kısaca ifade etmek gerekirse bu dönemde, Ocak’ın başarısındaki amiller şöyle özetlenebilir:
 
Devrin şartlarını iyi tespit edip ona göre göre hedefler tayin etmek. Fırka kavgalarından parçalanmış milleti kapsayıcı bir milliyetçilik mefkûresinde birleştirmek. Turan ideali ile yeniden cihangir olmanın, medeniyet hamlesi ile tekrar güçlü ve büyük olmanın mümkün olduğunu belirterek bunun gereklerine göre çalışmak. Milleti ve onun her ferdini sevmek ve tesanüdü sağlamaya gayret göstermek. Elbette, öncelikle Türk milliyetçilerinin birbirlerini bahane aramaksızın sevdiğini göstermek. En önemlisi parti siyaseti dışında kalarak her fikir ve görüşten insanları Ocak çatısı altında buluşturmak.
 
Bu, Türk Ocaklarını Cumhuriyet’in ilk yıllarında da cazibe merkezi hâlinde tutmuş; devrin tek iktidar partisi CHP’nin gözüne batmasına sebep olmuş ve neticede kapanması sonucunu getirmiştir.
 
Türk Ocaklarının İkinci Dönemi
Türk Ocakları, Türkiye çok partili sisteme geçince 1949 yılında tekrar Hamdullah Suphi tarafından faaliyete geçirildi. Bu teşebbüsü, sadece Hamdullah Suphi’nin bir hatırayı canlandırması olarak addetmek ne derecede doğrudur? Yoksa memleketin içinde bulunduğu şartlar, Türk Ocağına ve onun temsil ettiği milliyetçilik anlayışına ihtiyaç duymakta mı idi?
 
O hâlde şartları kısaca tasvir etmek gerekir. Millî Mücadele, millî bir ruhla başarıya ulaşmış; ihtiyaç hissedilen bazı inkılaplar yapılmıştır. Tevhid-i Tedrisat Kanunu, laiklik ilkesi nazari olarak doğru, fakat uygulama millet hayatının selametine uygun olmamıştır. Marksistler, materyalistler, Garpçılar inkılapları farklı zemine çekmeye çalışmışlar; başlangıçta Kur’an tefsiri, meali ve Buhari tercümesiyle dinin öz kaynaklarından öğrenilmesi teşebbüsü doğru idi, ancak sonunda milletin din ve vicdan hürriyetini kâmilen kullanmasına imkân bırakılmamıştır. (Bu dönemin geniş hikâyesi Türk Milliyetçiliğinin Tarihî Seyri ve Yeni Hedefler adlı kitabımızda verilmiştir.) Devrin Bakanı Hasan Âli’nin ifadesi ile tamamen “İslâm kültür dairesinden çıkıp Batı kültür dairesine girmek” maksadına mahsus öğretim programları ve onu desteklemek üzere Yunan klasiklerini tercüme faaliyeti, inkılapları köye götürmek maksadıyla açılan ve birer Marksist eğitim yuvası hâline getirilen Köy Enstitüleri uygulaması, İkinci Cihan Harbi sonunda Sovyetlerin komünizmi bir yayılma silahı olarak kullanma gayreti gerçekten cihana örnek olan ve milletin canhıraş mücadelesi sonunda teşkil olunan Türkiye Devleti’nin akıbetini tehlikeye sokmak durumunda idi. Gerçi Hamdullah Suphi ve bazı milletvekillerinin gayretiyle CHP’nin yanlış uygulamasından dönme imkânı doğmuş, fakat gelişmeler çok ümit verici değildi. Henüz yeni geçilmiş olmasına rağmen çok partili hayat, yine ayrıştırıcı bir kavga hâlinde yürütülüyordu. Sağlıklı bir ilim ve fikir faaliyeti söz konusu değildi. Hakaretler, ithamlar ve suçlamalara dayanan bir kargaşa yaşanıyordu. Meşrutiyet Dönemi’nin düşünce zenginliği ve nispi tartışma seviyesinden eser yoktu.
 
Bu şartlar, yeniden sadece Türklük menfaatine çalışan, münasebetlerinde sevgiyi esas alan her siyasi kanaatten insanın bir arada olacağı, parti siyasetinden tamamen uzak bir millî kuruluşa ve milletin geleceğini önceden olduğu gibi yeniden inşa edecek bir mefkûreye ihtiyaç gösteriyordu. İlk kurucular ve mensuplarının çoğu hayatta olduğu için ve konulan ilkeleri muhafaza ve uygulamada geçmişte büyük titizlik gösterenler tarafından yeniden açılan Türk Ocağı, büyük heyecan uyandırdı ve ümit kaynağı oldu. Elbette, milliyetçilik fikrine muhalif olanlar yine bu teşebbüsü lüzumsuz buldular.
 
Tüzük’te, başlangıçtaki “Türklüğün saadet ve selametini beşeriyetin saadet ve selametinde” bulma şiarı yine muhafaza edilmiş; böylece düşmanlık üzerine değil, sevgi esasına dayanan bir anlayışı esas alan bir milliyetçiliğin hem memleketimiz ve milletimiz hem de insanlık için doğru bir yol olduğu belirtilmiştir. Mevcut medeniyeti taklit yerine, eksik olan ilim ve fen alanında gelişme kaydetmek ihtiyacı da maalesef önemini koruyordu. Cumhuriyet idaresinin bu istikametteki gayretleri önemli idi fakat hâlâ yetersizdi. Atatürk’ün 10. Yıl Nutku’nda ifade ettiği “Âtinin yüksek medeniyet ufkunda yeni bir güneş gibi doğacak.” olan bir Türk milletinden bahsedilemezdi. O hâlde gençleri bir yandan kozmopolitizm ve Marksist rüzgârların menfi etkisinden korumak, fakat aynı zamanda iktisadi kalkınmasını tamamlamış, ilim ve fende çağın ilerisine geçmiş bir Türkiye’de; medeniyetini tekrar ihya etme gayesi ve bunu tahakkuk için gayrete getirmek zarureti vardı. Bu niyet ve gaye ile tekrar yola çıkıldı. Fakat partileşme gayreti, iktidar nimetlerinden istifade, partilerin bu gibi sivil kuruşları denetim altına alma arzusu, bu dönemde Türk Ocaklarını öncekine nispetle başarılı kılmadı. Gerçi Milliyetçiler Derneğinin başına gelenler Türk Ocağının başına gelmedi ama Dernek de eski canlılığını yakalayamadı. Ama belirtmek gerekir ki, yeni bir ilim ve fikir camiasının teşekkülünde, memleketin eğitimde, hukukta, iktisatta vs. alanlarda meselelerini düşünen ve fikir geliştiren kadroların ortaya çıkmasına ve müşterek mesai yapmalarına vesile oldu. Ocak’ın bu yoldaki gayreti 1970’e kadar devam etti.
 
İdeolojilerin Partileşmesi İşi Değiştirdi
1960’lara kadar partiler, aralarında amansız çekişmeler olsa da, bünyelerinde farklı fikirden insanlar barındırabiliyordu. Mesela Türk milliyetçiliği mefkûresine sahip kimseler dönemin TİP hariç her partisinde vardı ve bunlar Türk Ocağında beraber faaliyetlerde bulunabiliyorlardı. Parti kimliği “Bir palto idi ve girişte vestiyere asılırdı.”. Sonra CHP ortanın solunda yer aldı, bu ona vücut veren Müdafaa-i Millî kadrolarına uygun değildi. Büyük ayrılmalar oldu; Parti, Kürtçülüğe ve mezhepçiliğe taviz verir hâle geldi. Cumhuriyet’in başından itibaren din istismarına karşı olan ve bu hususta hassas olan Parti, farklı açıdan din istismarcısı oluverdi. Marksist ideolojinin zaten partisi vardı. Türkeş’in siyasete girmesiyle milliyetçilik, idealden ideolojiye inkılap etti ve parti fikri hâline geldi. Erbakan’la, İslam da adalet, ahlak, medeniyet dini olmaktan çıktı; o da o yıllarda Mısır’da, Pakistan’da olduğu gibi siyasallaştı ve parti ideolojisi oldu. O zamana kadar “milliyetçi ve muhafazakâr” isimlendirmesiyle müşterek hareket eden insanlar ayrıştı. Bu ayrışmanın tehlikesini fark eden münevverler, “Türk-İslam sentezi” kavramını ortaya atsalar da siyasallaşan idealler böyle bir hassasiyete kıymet vermemekteydi. Fikir münakaşaları, Marksistlerin tercih ve gayretiyle yerini sokak kavgasına bırakınca ayrıca o yıllarda gelen sosyalist kasırganın tahribini önlemek için mukabil doktrinler ortaya sürme zarureti, bu mefkûrelerin ideoloji olma mecburiyetini doğurmuştu. Böylece her fikrin partisi oldu veya fikirler ancak partilerce ifade edilir oldu. Partilerin tabiatında olan, aynı istikametteki sivil yapıları denetim altına alma arzusu, bu dönemde, esasen Kasım 1970’te merkez binası da elinden alınınca Tük Ocağını bir anda işlevsiz bıraktı. Artık asıl olan partilerdi.
 
12 Eylül darbesinin ardından, dernek faaliyetlerine tekrar izin verilince Türk Ocağı yeniden bir mefkûre ve fikir ocağı olarak faaliyete başladı. Kuruluşundan itibaren hassasiyetle takip ettiği parti siyasetinden uzak olma ilkesi, başlangıçta ya tabi olma veya tecrit olma tercihiyle karşı karşıya kalmasına sebep oldu. Merkez yöneticilerinin sabrı, kavgadan uzak ve sevgiyi esas alan tavırları, biraz zor da olsa bu dönemin arızasız aşılmasını sağladı.
 
Bugün şartlar, elbette ne 1912 ne de 1949’un şartlarıdır. Ancak, siyaset hâlâ değerler üzerinden yapılmakta, ayrışma bir hastalık olarak cemiyetimizde mevcudiyetini devam ettirmektedir. Önceki dönemlerden farklı olarak Sovyetler dağılmış, bağımsız Türk Cumhuriyetleri ortaya çıkmış, hatta bunlar aralarında bir birlik, Türk Keneşi oluşturarak “Türk Birliği”ne doğru emin adımlarla ilerlemektedir. Emperyalistler, bizim kültür ve tarihî coğrafyamızda geçen yüzyılın başında oynadıkları oyunu tekrar sahneye koymaktadırlar. Milliyetçilik ve dinin siyasallaşmasının neticesinde bu değerler birleştirici olma vasfını kaybetmişlerdir. Kitle iletişim vasıtalarını gücü, bilginin ve kültürlerin önündeki her türlü gümrüğü ortadan kaldırmıştır.
 
 
Vatanı Muhafazada Kararlı Olanlar Rahat Davranamaz
Başından itibaren, modernleşmeye mesafeli duran çevrelerin -muhafazakârların- icraatları ile vahşi kapitalizm hayatımıza girmiş; bütün kemaliyle hüküm sürmektedir. Toplum, tam bir tüketim ve haz toplumu hâline gelmiştir. Neredeyse dolar resmî para, İngilizce resmî dil muamelesi görmektedir. Artık modernleşme doğru mudur? Nelere dikkat etmeliyiz gibi sorular önemini kaybetmiştir.
 
Bin yıldır bize vatan olan bu coğrafyada yaşamak için tarihte çok bedel ödedik. Bugün ve gelecekte de ödeyeceğimiz muhakkaktır. Dolayısıyla burasını ebediyen vatan olarak muhafaza etmeye kararlıysak bizim, Afrika’nın ve Avrupa’nın ortasındaki milletler rahatlığıyla davranmamız mümkün değildir. Daima büyük fedakârlıklara hazır olmalıyız. Yani biz konfor, haz ve tüketim toplumu olamayız. Milleti gelecekte karşılaşabileceği her şarta ve onun gerektirdiği fedakârlık ve feragat göstermeye hazır hâle getirmeliyiz. Bundan dolayı, başlangıçta olduğu gibi, bugün de kapsayıcı, büyük hamleler yapmayı telkin eden ve insanlığın ihtiyacı olan yeni medeniyeti ihya ve inşa edecek Türk Milliyetçiliği mefkûresi hâlâ en önemli çaredir. Gökalp’ın “Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak” düsturunu yeni şartlara göre yorumlamalı; “Kızılelma’yı yeniden tarif etmeli ve bunları bir hedef hâlinde milletin önüne koymalıyız.”.
 
Türk Ocağının tarihî tecrübesi, başarılar ve iftiharlarla dolu mazisi, onun bu mefkûreyi en iyi şekilde temsil edecek müessese olduğunu işaret etmektedir. Bu Ocaklılar için bir imkândır ve bu müktesebat bize vazgeçemeyeceğimiz bir vazifeyi terettüp ettirmektedir. Ancak mevcut hâlimiz bu bakımdan arzu ettiğimiz seviyede değildir.
 
Bunun için bütün Ocaklılara büyük görevler düşmektedir. Öncelikle Ocak’ı, siyasi mensubiyete bakılmaksızın Türklüğe her bakımdan hizmette bulunanların rahatça bulunduğu, fikrini hür şekilde ifade edebildiği, gerçekten herkesi seven ve kucaklayan bir yuva, ismine yakışır şekilde bir Ocak yapmak gerekir. Bu sevginin verdiği coşkuyla hizmette bulunarak, sevginin dalga dalga bütün milleti sarmasına çalışmak gerekir. Böyle bir Ocak’a sadece Türklerin, sadece Müslümanların değil, bütün insanlığın ihtiyacı vardır.
Bu yola tevessül edilmediği sürece başlıktaki soru daima cari olarak kalacak, etrafımıza gereken enerjiyi veremeyeceğiz ve arzu ettiğimiz heyecanı uyandıramayacağız.
 
Servetimizi neden kaybedelim, elimizdeki fırsattan neden vazgeçelim?
 

Medeniyet Tasavvuru

Müfit Selim SARUHAN
Erdemlerin Erdemi: Adâlet

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

30893202