Güncel Yazılar
 
 
Mehmet MAKSUDOĞLU
Bizim diplomalılarımız (dikkat isterim: ‘aydınlarımız’ değil; bizim aydınımız iki el ve iki ayak parmaklarının sayısını bulur mu, bilmem) lisede iken, tarih dersinde, Avrupa’da Papa’nın Cennet’te yer sattığını vb, Martin Lutherve Calvinadlı papazların buna karşı çıkıp Hristiyanlığa yeniden şekil (re-form) verdiğini, reform yaptıklarını öğrenmiştir. Okumağa meraklı pek azı da Zwingliadını bilir, daha azı da Erasmus adına rastlamıştır. Çoğu da, Erasmus adını, bu isimle yapılan öğretim programlarından işitmiştir. (Erasmus, İngiltere’de de bulunmuş, Katolikliğe karşı zemîn oluşturmuş, Kral Sekizinci Henri, karısını boşamasına izin vermeyen Papa’ya kızıp bu zemin üzerinde karşı gelerek AnglikanKilisesini kurmuştur.)
          
Önce, ‘Hristiyanlık’ denilince ne anlaşılıyor, ona bakalım: Evren’in Yaratıcısı Allah (C.C.) Yeryüzünde ilk insan Âdem Aleyhisselâm’la başlayıp, her topluluğa Peygamber göndermiştir. İsâ Aleyhisselâm da bu peygamberlerden biridir. İsâ Aleyhisselâm’ın dili, Âramca idi, Âramîlerin başkenti, günümüzde, nesli tükenmekte olan kelaynak kuşlarıile ilgili olarak alınan önlemlerle gündeme gelen Birecik (Urfa’nın) ilçesidir. Halâ Âramca konuşan bir topluluk, Sûriye’de, sanırım, Şam yöresinde yaşamaktadır. Âramca, yanlış bilmiyorsam, Süryânî dilinin bir lehçesidir. Âramca konuşan İsâ Peygamber’in tebliğ ettiği İncîl de Âramca idi. Elde Âramca İncîl YOKTUR. En eski İnciller, Hazreti İsâ Aleyhisselâm’dan 100 yıl kadar sonra, İbranî dilinde, Latince ve Yunanca olarak yazılmıştır. Eldeki, İncîl olduğunu kabûl ettikleri 4 küçük hacimli kitap (Markos’a göre, Matta’ya göre, Luka’ya göre, Yuhanna’ya göre) ellerde dolaşan 72 kitaptan 325 yılında İznik’teki Konsil’de seçilenlerdir. Bu kitaplarda, Hazreti İsâ Peygamber’in  yaptıkları anlatılır.   Kendilerine Hristiyan diyenler Hazret-i İsâ’yı, –hâşâ- Allah’ın oğlu kabul eder, öyle inanırlar. Cebrâil Aleyhisselâm’ı da Tanrı olarak kabul ederler:  hâşâ; ‘Baba-oğul-Rûhul Kudus’ diye üçlü Tanrıya inanırlar. Vatikan’da oturan Papa da Hazret-i İsâ’nın vekilidir, İsâ Aleyhisselâm Tanrı olunca, Papa’nın da öyle bir otoritesi oluyor. 
 
Avrupa’da, 16. Yüzyılda, böyle bir dîn REFORM edildi. 
 
Martin Luther’in 1517 yılında Wittenberg kilisesinin kapısına çivilediği 95 maddelik tezi, Protestanlık dîni’nin temelini oluşturur. (Biz ‘mezhep’ diyorsak da kendileri ‘din’ olarak kabul ederler.) 
 
Katolikler, Protestanları, mürted, dinden çıkmış kabul ederler. 
 
Protestanlar da, Katolikleri, ikon (dini resimler) lar karşısında çokundukları (haç çıkardıkları) için putperestsayarlar. Nitekim, İngiltere Kraliçesi Elizabeth, 1588 yılında İngiltere’yi zaptetmeğe hazırlanan, çağın en güçlü iki Hristiyan imparatorluğundan biri olan İspanya’ya karşı (diğeri Portakal kâfiridir) Osmanlı Sultânı Üçüncü Murâd’dan, Akdenize 60-70 kadırga göndermesini istirhâm ederken İspanyollardan putperest diye söz etmekte, Protestanlarda ise, İslâm’da olduğu gibi, resme ibâdet etmenin yasak olduğunu bildirmekte idi (Hammer, VII, 265).
 
***
İslâm’a gelince : Kur’ân-ı Kerîm’de HİÇBİR değişiklik olmamıştır, Arapça olarak yazılageldiği gibi, her nesilden binlerce hâfız tarafından ezberlenmiş, günümüze kadar bozulmadan gelmiştir. İngilizler, işgalleri altında tuttukları Mısır’da, tahrif edilmiş Kur’ân-ı Kerîmler bastırmışlar, fakat hâfızlar tarafından derhâl farkedilen bu iğrenç iş, hüsrana uğramıştır. Belli bir kavme gönderilmiş olan diğer bütün Peygamberlerden farklı olarak, insanlığın hepsine gönderilmiş olan Hazreti Muhammed Aleyhisselâm’ın Sünneti, Müslümanlar tarafından özümsenmiş, Müslümanların hayâtı yüzyıllar boyunca  buna göre düzenlenmiştir. Sözgelimi, ticâret yolları boyunca kervansaraylar vardı. Gelen yolcu, tâcir, kim olursa olsun, 3 gece kervansarayda kalır, hayvanlarına bakılır, kendis yer, içer, hiçbir şey ödemezdi; masraflar, o kervansaray için vakfedilmiş mülkün gelirinden karşılanırdı. Kervansaray’da kalış müddetinin 3 gün olması, Peygamber Efendimizin “kişi konuk olarak 3 geceden fazla kalıp kardeşini sıkıntıya sokmasın” meâlindeki hadîs-i şerifinden kaynaklanır. 
 
***
Avrupa’lı kâfirler yeni bulunan keşif yollarını kullanarak yeryüzünün her tarafına gittiler, resmen eşkiyâlık yaptılar, sömürdüler (Batı dillerinde ‘hak’ kelimesi yoktur, dolayısıyle, bu dilleri konuşan milletlerde ‘hak’ kavramı da yoktur; güçlü isen, vurur, alırsın: vur-al.)
 
Osmanlı’nın iç zaafları da ortaya çıktı: Prut’ta Rus’un ümüğünün sıkılmasını önleyen rüşvet belâsı gibi, vefât eden yeniçerilerin ulûfelerinin (üç aylıklarının) kayıttan düşürülüp Hazîne’de kalacağı yerde, satılması, bunları alanların da kâğıt üzerinde asker görünüp, savaşta hiçbir işe yaramaması gibi…Sultân Üçüncü Ahmed de Sadrâzam Nevşehirli İbrâhîm Paşa da askerin savaşmadığını  biliyordu ama köklü değişikliğe girişemediler, şehîd Genç Osman fâciası heyûlâ gibi önlerindeydi. İşleri oluruna bıraktılar, Lâle Devri (1718-1730) böyle bir zavallılığın eğlenceye düşkünlük şeklinde dışa vurumudur.
 
Osmanlı, insandan saymadığı Avrupa’lı kâfirler karşısında yenilgilere uğrayınca, bir şeyler yapması gerektiğini anladı. Sultân Üçüncü Selîm, ileri gelenlerden lâyihalar (durumu tesbît ve çâre raporları) istedi, toptan değişiklik görüşünü –kanaatimizce yanlış olarak- benimsedi. 
 
Sultân İkinci Mahmûd, harb meydanında işe yaramayan, esnaftan haraç alan, baş belâsı hâline gelmiş olan yeniçeri ocağını kaldırabildi 1826(Vak’a-yı Hayriyye). Orduda gelenek çok mühimdir; keşke islâh edilebilseydi, ama, olabilir görünmüyordu.
 
Devletin ordularını birkaç defa yenip Kütahya’ya kadar gelmiş Kavalalı kuvvetleri yüzünden, Avrupa’lı kâfirlerin desteğine ihtiyaç duyuldu (Mahmûd Celâleddîn Paşa, Mir’ât-ı Hakîkat) onlar da, kendi işlerine geldiği şekilde Tanzîmâtı, 16 yaşındaki Sultan Abdülmecîd’e, onu Mason sadrâzam Mustafa Reşîd Paşa vasıtasıyla iknâ edip, ilân ettirdiler 1839. Bu târih, Osmanlı Devleti’nin belkemiğinin kırıldığı, kültür istilâsı (ki asker işgalinden bin beterdir) nın RESMEN kabul edildiği tarihtir. 
 
Sultan Abdulazîz yerli bir Osmanlı idi, ağabeyi Abdülmecid’in tiyatroya ayırmış olduğu yapıya sarayın atlarını kapadı, aran[1]yaptı. Ancak, onun Avrupa seyâhati, Osmanlı aydınının Türkçeden sonra öğrenegeldiği ilk dil olan Arapça’dan Fransızcaya yönelmesi eğilimini güçlendirdi. Dil, kendisiyle birlikte kültürü, hayat tarzını da getiriyor. Bütün bunları görmek, o devirde tabiî, çok zordu.
 
İkinci Darbe, 1856 İslâhât Fermânı ile geldi: CİZYE kaldırıldı, kâfire ‘kâfir’ demek yasak edildi.Cizye, başka vergilere BENZEMEZ, Allah emridir : Tevbe Sûresi (9) 29. Âyet-i kerimede kâfirlerden alınması emredilmektedir. Âyette, cizyenin nasıl alınacağı bile zikredilmektedir : we hum sâgirûn (onlar küçülmüş olarak). Cizyeyi veren gayrı muslim elini, avucu yukarı bakacak şekilde uzatarak cizyeyi sunar, Müslüman, elini yukarıdan getirerek kâfirin avucundaki cizyeyi, Allah’ın emrine uygun şekilde alırdı. Kâfire ‘kâfir’ demenin kaldırılmasıyla da, Müslümanın kimliksizlik çukuruna yuvarlanmasının yolu hazırlanmış oldu. Günümüzde, duruş sâhibi, kâfiri, ‘kâfir kimliğiyle’ tanıyan/tanımlayan çok az Müslüman kalmıştır[2]; Müslümana, giderek,  duruşu unutturulmuştur.
İslâm imiş millete pâ-bend-i terakki      
Milletin yükselmesine ayak bağı İslâm imiş,
Evvelce yoğ idi işbu rivâyet yeni çıktı    
 
denilerek bu durum gösterilmekte, eleştirilmektedir.
Bu yanlış akım, en az 200 yıl devâm etmiş, ancak son birkaç yıldır kendimize gelmek yolunda geç de olsa, yavaş, yetersiz de olsa adımlar atılmağa başlanmıştır. Bu defa da, 200 yıldır kemikleşmiş statüko, Batı’ya kayıtsız şartsız teslim olmuş zihniyet, çeşitli yollarla tepki göstermekte, sınır tanımaz şımarıklıkla, küstahlıkla  karşı koymaktadır.
 
***
Batı’ya gelince : Batı uygarlığı öldü de ağlayanı yok. Avrupa (Amerika, Avrupa’nın târîhî, politik, kültürel uzantısıdır.) uygarlığının geldiği acıklı, trajik durum, sınırlarındaki mültecilere karşı takındığı insanlık dışı, vahşî, acımasız, bencil tutumda bütün çıplaklığıyla görülmektedir. 
       
Amerika ve Rusya, Batı uygarlığı ürünü ve temsîlcileridir. Türlü bahanelerle Irak, Sûriye, Afganistanı işgal et, insanlar doğup büyüdükleri, yaşadıkları evlerini, yurtlarını bırakıp kaçmak zorunda kalsın, Türkiye üzerinden Avrupa’ya ilticâ etmek için Yunanistan kapılarına dayansın, Yunan, bu zulme uğramış insanların Avrupa’ya geçişlerini engellemek için sınıra jiletli tel örgüler çeksin, bloklar koysun, asker ve polis konuşlandırsın, bunlar zavallı insanlara, çocuk ve kadınlara kurşun sıksın, gaz bombası atsın, binbir güçlükle Yunanistana geçenleri, paralarını, eşyalarını aldıktan sonra soyup, kış soğuğunda çıplak olarak, döğerek tekrar Türkiye’ye gönder, bu rezâletleri irtikâp eden Yunanlıları kınayacak, ayıplayacak, durduracak yerde, ‘sınırlarını korumağa hakkı var’ de! Sanki silâhlı işgal ordusuna karşı sınırlarını koruyacak! Bu işleri yapması için Yunan hükûmetine 700 milyon avro ver! Rezâletin doruk noktası ve Avrupa uygarlığının iflâs ilânı! Üstelik, Türkiye’yi suçla: mültecileri kullanarak Avrupa Birliğine baskı yapıyor de! Sanki Türkiye mültecileri zorla oraya yönlendiriyor! Kendi istekleriyle, madde planında gelişmiş gördükleri Avrupa’ya gidip hayat mücadelesine devam etmek istiyorlar, o kadar! Ama, sokaklarında yoksul, yardıma muhtaç insanları görmek Avrupalının keyfini kaçırır, olmaz. Türkiye 4 milyon mülteciyi yıllardır barındırsın, bütçesi, zenginliği Türkiye’nin 30 katı Avrupa, 100 bin mülteci karşısında ne yapacağını bilemesin, onları önlemek için en vahşî işleri yap! Bu manzara,Batı uygarlığının iflâsını haykırmaktadır. Avrupa’yı gelecekte de güzel günler beklememektedir. Şimdiden Batı Avrupa’da, yâni Avrupa’nn en gelişmiş kısmında, nikâhsız, gayrımeşruilişki ürünü Avrupalı çocuk sayısı hızla artmaktadır, (Avrupa’yı bu konuda şevkle örnek alanlar, ülkemizde de giderek artmaktadır da, rezâlet henüz o dereceyi bulmamıştır) bu gidişle 20 yıl sonra Avrupa’da nikâh, resmî kayıtla karı-kocalık tarih olacak, Avrupa’yı gayrımeşru dünyaya gelmiş insanlar, affedersiniz piçleryönetecektir. Amerika eski Başkanlarından Regan, kürtaja karşı çıktığı için Malta Nişânı ile taltif edilmişti.[3]Yıllarca önce, ABD de böyle dünyaya gelenlerin sayısı yılda 1 milyonu geçmişti. Kendilerine, böyle bile dünyaya gelse, nüfus lâzım, teşvik ediliyor; bize gelince, nüfus planlaması  (ne planı? Hangi hesaba göre?) dayatılıyordu!Prof. Bernard Lewis, “ya adam gibi yaparsınız, veya Lübnan’daki gibi olur” diye açıkça söylemişti. 
         
Öyle gayrımeşru yoldan dünyaya gelen bu durumdan dolayı  kendisi suçlu değildir ama, bu gidişi önlemeyen, bu zemini devam ettiren Avrupa/Batı toplumu insanlığa karşı sorumludur. Doğa Yasaları dediklerinin dindeki adı Sünnetullah’tır, Allah’ın Evreni yönetmekte kullandığı kanunlardır. Evren’deki en şerefli yaratılmış olan ‘insan’ın böyle üretilişi, Doğa Yasalarına, Evrendeki düzene aykırıdır.
          
Batının Ölümüadlı kitabı bir Müslüman değil, bir Amerikalı yazmıştır; gerçi yazar işin bu tarafında değildir ama, yine de Batı’nın kaçınılmaz ölümünü görmektedir.
 
***
29.03.2020
Dipnotlar
[1]Koyun ağıl’a, sığır ahır’a, at aran’a kapatılırdı. At, sığırla, koyunla aynı yere kapatılmazdı. Anadolu Türkçesinde ‘aran’ (atın kapatıldığı yer) unutulmuş görünüyor; Kırım Türkçesinde bu ayrım yaşamaktadır.
[2]Türkiye’ye 1925 yılında gelen Chuchill’in kuzeni Pera’dan (Beyoğlu’ndan) Halîci geçip de İstanbul’a varan kâfir’in, Müslümanların aşağılayıcı bakışlarıla karşılaştığını belirtir. Demek ki, Osmanlı Cihân Devleti’nin yıkılışından sonra bile, Osmanlı ferdi, hâlâ bir duruş sâhibi idi. Kimliksizleşmek giderek hız kazanmıştır.
[3]Mehmet Maksudoğlu, Osmanlı Tarihi, Salon Yayınları, 5. Baskı, 2018, s.241 de resim görülebilir. 

Medeniyet Tasavvuru

Müfit Selim SARUHAN
Erdemlerin Erdemi: Adâlet

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

30891648