28 Ocak 2022
 
 
A.Yağmur TUNALI
Bilenler bilir ki Halil Açıkgöz, Türkolojinin emsâli az bulunur bir ismiydi. Türkiye'nin bir daha zor yetişir değeriydi. Merakına sınır yoktu. Yeni edebiyattan dile ve eski edebiyâta, oradan sözlükçülüğe girmişti. Dil konularından, kelime ve anlam bilgisinden en çetrefil edebiyat bahislerine kadar girerdi. Bilineni tekrarlamak onun işi değildi. Ötesine geçmek ister ve varılmamış mânâlar, fikirler söylerdi.
 
Giden böyle bir değerdir.
 
 
İnsan sıfatlı gerek
 
Halil Açıkgöz’ün bizim aramızda adı Agave Halil Aga’dır.  Yakın tanımayanlar,  Aga’nın sâdece bir lâkab olduğunu zannederler. Halil Açıkgöz’ün etrâfındakilere bir şey anlatırken veya seslenirken “Aga” deyişinin kendisine döndüğünü sanırlar. Etraflarında yüzlerce örneğini gördükleri bir yakıştırma ve isimlendirme olduğunu düşünürler. Öyledir fakat eksiktir. Hemence söyleniverip geçilecek bir lâkab, bir sıfat ve bir isim olmaktan çok başkadır. Kendiliğinden gibi görünmekle beraber,  bir ömür, zihin ve gönül gücüyle, bedelleri fazlasıyla ödenerek elde edilmiş bir ünvandır dense yeridir. 
 
Belki bütün bunlardan dolayı, “Aga” denince, bizim gözümüzde canlanan resim, masal iklimlerinden izler taşır. Ayrıca, gerçeğinden de gerçektir.  Çünkü hayâtı, prensip, ilim, gayret, çok yönlü hizmet ve tam bir adanmışlık örnekleriyle parlar.  Burada, yaşadığı belli dönemler ve dönemeçlerden kesitler, fikirler ve duyuşlar halinde hatırlamalarla Aga’yı bir nebze duyurmak ihtiyacındayım.
 
 
“Siz bana Rahmi’yi unutturun!”
 
O, yıllar evvel, Târık Buğra’nın bilmem kaç kere okuduğum ve sarsıldığım hikâyesindeki Rahmi’dir.Piyano Ve Keman İçin’de, öğrenci yurduna çevrilen, yoksulluğun elle tutulur örneklerinin yaşandığı Servili Medrese’de benim neslimin de mâcerâsı vardı. Bana Halil Aga’yı hatırlatan,  son baskılarda yer almayanlardan o hikâye, bir han-medrese odasında, sefâleti içinde yol yürümeye çalışan ve bir gece sokakta kalarak hastalanan bir Anadolu çocuğu Rahmi’yi anlatırdı. 
 
Öğrencilik yıllarıydı. Anadolu’dan akın akın gelen ilk nesildik. Şurada burada tek tük kalmış, terk edilmiş havası veren han odalarında, harâbeye dönmüş ve bugünün ölçüleriyle zâten harâb, duvarlarından yosunlu rutûbet sızan barınaklarda kalanlarımız az değildi. O hikâye, bana-bize bunun için daha çok dokunuyor olmalıydı. Sansaryan Hanı’nda yıllar geçiren bir Tanpınargözümüzde canlanır, aynı yerlerden geçen dizi dizi değerler için yanardık. Hikâyedeki “Siz bana Rahmi’yi unutturun!” diyen yangın gönülde, unutulmayacak, unutturulamayacak yıllara ve o yıllarda çekilen sefâlet ve ıstıraplara doğru atılan bir çığlığı duyardık. O feryâdı duyduğumuz kadar vardık. Bizi kendine bağlayan sese iç sesimiz karışır ve o feryâdı sulayan kavga günlerinin yankılanışında gecelerimiz ıslanırdı.
 
O günlerden beri, Rahmi, benim için, han odasındaki eskimez-solmaz talebelik yılları duygusuyla Aga’dır. Sorsanız, çok mâkûl bir cevâbım yoktur. Tam olarak benzemesi de gerekmez. Hattâ benzemediği de doğrudur. Ama o han odası, o yurt odası yok mu? O loşluk içinde gözlerinin feri idâre lâmbası gibi üfledikçe bir kaybolup bir gelen o.. evet o değil midir? Agada, hiç olmazsa gökyüzüne açılan meşhur “tabutluk”a* geçmeden, Sahn-ı Semân’ın** loş odalarında kalmamış mıdır? Bu, bir kuvvetli histir ki, loş medrese hücresinde çilelenen Rahmiile Aga’yı, yapışkan bir çaresizliğe rağmen yarınlara yürüme gayretinde buluşturur. Bu hâl içinde isyâna yer bırakmayan bir inanış terbiyesi, bir dost halkası ve gülümseyen bir tevekkül yeşerir.
 

Yoksul ülke, yoksul aile

Ne yaparsam yapayım, ne edersem edeyim, Anadoludan gelen, çok çocuklu bir âilenin çocuğu Aga’nın üniversite yıllarında Rahmi’yi görmekten kendimi alamadım. Her zaman, o değişmez görüntüde, saplantıya benzer bir duyuş içinde titreyen o rikkatte ikimiz bir aradaydık. Bu sır gibi duyuş da burada böylece söylenmiş olsun! Aga’yı  Agaeden, bir bakıma, o hikâyenin duyurduğu yaşama geleneğinin insan tâkatini aşan zorluklar içindeki güzelliğine bağlanmasıdır.
 
Evet,Aga, imkânları kıt olan o günler Türkiyesinin, en kıt imkânlı, üstelik çok çocuklu bir âiledendir. Küçük yaşlarından îtibâren çalışmak zorunda kalmıştır. Başka çâre yoktur. Yaşına başına uygun olsun olmasın, yapmadığı, denemediği iş neredeyse yoktur. Daha çocukluğunda, parlak bir zekânın, akılla taçlandığı görülür. İsyan hududlarında bir anarşist olması işten bile değilken,Aga bu bu yaratılış cevheriyle yıkıcılığa karşı koruyucu ve yapıcıların saflarında yer almıştır.
 
Kolay değildir, hattâ zorun zorudur. Elbette, gençliğe adım attığı yıllardan îtibâren, anlayan, seven ve elinden tutan hocaları ve Turgutlu’nun mücadele içindeki milliyetçileri bu seçimde önemli rol oynamıştır. Demek oluyor ki Aga, korunan ve korunmaya lâyık olduğunu gösterenlerdendi. İşin bu tarafı söze doymayacağı için, hemencecik geçmek gerek. İşin içinde haddi, hadden aşkın aşmak da var.
Aslında işin başı da sonu da buraya çıkacaktır.
 
 
Aga’yı tanıdığım zaman
 
Bana târih sormayın. Zamanla mekânla mukayyed olmadığım yıllardaydı. Şâirdim. Hayâtı dilin estetik ışık huzmeleri vurduğu kadar duyuyordum. Sigara dumanlarının süslediği hayallerle dünyâlar kuruyordum. Aç açık kaldığım olur, şiirsiz edemezdim. Sefâletimi de şiirle süsleyecek kadar zengindim. Aga, o günlerde karşıma çıktı. İstanbul’da, Kubbealtı Vakfı’nın insanı çepeçevre saran şiire de başka bir tad ve derinlik katan eyvanları arasındaydı. Edebiyat Fakültesi’nde Türkolojiokuyan taşralı bir gençti. Bana göre daha şehirle kaynaşmıştı, çünkü iliklerine kadarİstanbullu olanlarla berâberdi. Adını ulaşılmaz zirveler olarak duyduğumuz, eserlerini okuduğumuz isimleri söyleyişinde, âşinâlığı da seziliyordu. İşte o vakıf çatısı da bu havadaydı. İlk dikkatlerim sanırım böyleydi. 
 
Sonraki yıllar, bu dikkatlerin derinleşmesiyle geçti.  
 
Bildiğim şudur: Aga, ben tanımadan da, tanıdıktan sonra da sadece ders okuyan bir talebe olmadı. Hem geçinmek için çalışan, hem de dersleri dışında da okuyan, öğrenen, devamlı araştıran bir genç adamdı. Zaman zaman bu çalışmalar, Aga’nın geniş ve çeşitli meraklarına uygun işler olurdu. Ekrem Hakkı Ayverdi’nin o muazzam Türk Mîmârîsicildlerinin hazırlanmasında ve diğer arşiv çalışmalarında vazîfe alanlardandı. Ekrem Hakkı Bey’den, geniş bir Osmanlı kültürü, mîmârî ve eski Türk hayatıyla ilgili ele geçmez bilgiler ve fikirler edindi.
 
Ekrem Hakkı Bey’in müze karakteri taşıyan, canlı bir kültür merkezi hâlindeki evinde, devrin kalburüstü şahsiyetlerini görmek ve tanımak imkânını da buldu. Sâmiha Ayverdigibi bir büyükler büyüğünün eline düştü. Ayverdi Âilesi’nin ferdleriyle berâber olmak büsbütün ayrı bir zenginlikti. Bizim Aga, gayretli ve istekli bir genç olarak, kolay kolay bulunamayacak, seviyesine erişilemeyecek bir köklü ve yüksek kültür çevresinin içine böyle doğdu. O çevrede yeniden inşâ olacak ve aldıklarından hazmettiklerini etrâfına sunacaktı.
 
Dedim ya, Aga, bilgiye hududsuz açlık duyanlardandı. Böyle bir aşkla tâlihi yâver gidiyordu. Cemil Meriç’le de sekiz yıllık bir çalışma dönemi geçirdi. Cemil Meriç, gözlerini kaybettiğinden beri, kızı ve zaman içinde sayıları onlara varan kişi ona kitap okuyor, söylediklerini yazıyordu. Yazarların kâtiplerle çalışması batıda çok rastlanan bir usuldü, Üstâd’ın durumu mecbûriyet yanında buna da uyuyordu. Kâtipleri de belli bir kültür seviyesinde olmalıydı ki kendisini bir ölçüde anlasınlar. Halil Açıkgöz, ona kâtiplik edecek kültürde ve dikkatte genç bir Türkolog’du. Nitekim, çok iyi bir çalışma dönemi geçirdiler.
 
Hocasından duyduklarını not eden Aga, bunları kitap hâline getirmeyi de ihmâl etmedi. Vefâsını en güzel ve hocasına uyar şekilde göstermiş oldu.
 
 
Aga’nın sonraki yılları ve halleri
 
Böyle bir ara başlık atmazsam, hatırladığım her konu üzerinde yazmaktan kaçamayacağım. 
 
Aga, çok gayretli, çok çalışkan ve araştırma zevkı çok yüksek olmak bakımından bizim nesilde istisnâî bir şahsiyettir. 
 
Çalışmadan bıkmaz, usanmaz. Hâfızası iyi olsa da not alır. Çok iyi bir derlemeci, iflâh olmaz bir arşivcidir.  Merakları çeşitlidir. Biriktiriciliği yakınlarını yorar, hattâ bıktıracak ölçüdedir. Herkese, her konuya bir dosya açar. Meselâ, dediğine göre benim dosyam epeyce kabarıktır. Son yıllara kadar, doymaz bir merak ve açlıkla, söz arasında okuduğum bir mısrâa, anlattığım bir hikâye notuna ve bâzı müsveddelere hemen el koyardı. Bahânesi de açıktı: “Aga, sen bunları kimbilir nerede bırakacak, unutacak, belki de yırtıp atacaksın!” Haklıydı. Gençliğimin en delişmen çağında, fırtınalı bir ruhla söylediğim şiirler Tanpınar’ın tâbîriyle “ezelî ve ebedî Nirvana’nın koynuna “ gitmişti.
 
Aga’nın dosyalarında kimbilir daha kimler ve neler vardır? O çalışkanlığın devamlı biriktirdiği bilgi ve belgeler arasında kimbilir ne hakîkatler gizlidir!? 68 yaşına merdiven dayayan Aga, kimbilir kaç altmış yaş yaşamıştır?! Çünkü çalışmış, çalışmış, çalışmıştır.
 
Evlenip çoluk çocuğa karıştığı yıllarda da çalışma temposu değişmemiştir. Her zaman, kütüphanelerde, arşivlerde ve müzelerdedir. İstanbul’a geldiğimde, yıllar yılı onu nerede bulacağımı bilirdim. Meselâ, bir dönem Hakkı Târık Us Kütüphanesi’ndeydi. Doktora tezi olarak “millî edebiyat”ı seçmişti. Bu kütüphaneyi baştan sona taramaya karar vermişti. Öğretmenlik ediyordu; dersten çıkar çıkmaz, oraya damlardı. Kapanış saatine kadar, gazete, dergi, not vesair belgeleri tek tek elden geçirirdi. Ben kapanış saatine yakın gider ve onu orada bulurdum. Bu çalışma, tarama bitinceye kadar devam etti. 
 
Bu vesîleyle belirtmek isterim ki, Agadışında bu kütüphânenin tamâmını elden geçiren bir araştırıcı olduğunu ben duymadım. Geniş merâkının ve sabrının pek azını gösterenler, üç beş belge üzerinden hükümler ihdâs ededursunlar, o, şekilden ibâret sayılacak doktorasını bile tamamlamadı. Prof. Dr. Ömer Faruk AkünHoca’nın titizliğini aşan tavrı ve başka sebebler Aga’nın hevesini kaçırsa da, bu muazzam tarama çalışmasını aksatmadı. Maalesef, o büyük birikim bütünüyle yayınlara aksetmedi. Yalnız, o dönem çalışmalarından Safiye Erol Külliyatı’nı yayına hazırladı. Muazzam bir işti. 
 
 
Aga’nın Türk Dünyası
 
Türk’ün büyük evlâdı Prof. Dr. Turan Yazgan1980’de Türk Dünyası Araştırmaları Vakfı’nı kurmuştu. Demirperde’nin yıkılışıyla berâber, vakfın faaliyetleri dış temaslar bakımından hız kazandı. Bu dönemde, Hoca’nın en büyük yardımcısı Aga’ydı. 1989’dan itibaren düzenlenen dış gezilerde, organizasyonun merkezinde hep Aga vardır.  Kısa sayılabilecek bir zaman diliminde, Türk Coğrafyası’nın her bölgesine ulaştı, temâs edilecek insanlar buldu ve bunlarda da büyük oranda isâbet kaydetti. 1994’e kadar, beş yıla yaklaşan bir zaman içinde, Aga’nın attığı temeller, vakfın faaliyetlerinin iskeletini oluşturdu. Hemen her ülkeyle ilgili içerden bilgilerle hazırlanmış el kitapçıklarından tutun da, dil ve kültür özelliklerine varıncaya kadar geniş bir yelpâzede çalışmaların nüvesi o dönemde yerleşti.
 
Ne yazık ki vakıf bünyesindeki bu çalışmalar bir yerde kesildi; çünkü Aga, amansız bir şeker hastalığının pençesine düştü. Bu konunun detayları da Aga’nın karakterine göredir. Şeker, edeceğini edinceye kadar, ne doktora gitmiş, ne de götürülebilmiştir. Bir gün, koma halinde hastaneye yatırıldığı vakit, durumun vehâmeti anlaşılabildi, dört buçuk ay kontrol altında tutulması gerekti ve bırakılmadı.
 
Sonrasında, peşpeşe gelen sıkıntılarla Agayeni bir devreye girdi. Dayanılmaz çalışma temposu düştü, eşinden ve vakıftan ayrıldı. Sonrasında kalbi aman vermedi, ağır yıllar geçireceği bir on beş yıl başladı.
 
Aga, hedefinden vazgeçecek karakterde biri değildir. Nasıl komaya girmeden işini bırakmadıysa, yine bir yolunu bulup yapabileceklerini yapmaya devam edecekti. Öyle olmuştur. Yalnız, bir fark vardır: Aga, artık sağlığına çok dikkatlidir. Fakat sigaraya düşkünlüğü istisnadır. Sigara dışında, irâdesinin gücü, bu sağlık dikkatinde yoğunlaşmış, yıllarca devam eden bir gayretle, şekerle ve kalp rahatsızlığıyla bir ölçüde dost olarak yaşamanın yolunu bulmuştur. 
 
Zayıflayan gözlerinin ameliyâta uygun olmayışı da alışılmış hallerdendir. Çok zaman pertavsız(büyüteç) kullanıyordu. Yeterince okuyamıyor ve yazamıyordu.  Buna da râzıydı. Râzıydı fakat bu durumda, bütünTürk Lehçelerinin gramerleri yazılmaya hazırken devam edemedi. Yazılacak pek çok ilmî konu, ufuk açacak yazı ve makâleden bahsederdi.  Elinin altında, onlarca doktora seviyesinde konunun dosyaları öbek öbekti.  Orhun Âbideleri’ndeki okuma problemleriyle 30 yıldır ilgiliydi. Bir takım yanlış okumaları düzeltmişti, bâzı okuma teklifleri de vardı. Hâsılı, gıpta edilecek bir birikim, ilim âlemine sunulamadan kaldı.
 
 
Hal çâresi
 
Şimdi düşünüyor ve on yıl önce yazdıklarımı hatırlıyorum: Esasen, Aga’nın verimini yükseltmenin kolay bir yolu da bulunabilirdi. Benim bulduğum çâre, kendisinin de Cemil Meriçörneğinde bir zamanlar geçtiği yoldu. Aga’ya sekreter veya sekreterler bulmak lâzımdı. Dediğim gibi dünyâda uygulanan bir usuldür. Birçok ilim adamı ve sanatçı bu yolla eserler verebilmiştir.  
 
Aga’yı düşündükçe onunla giden kayıplara içim yanıyor. Dolayısıyle bu sözlerin böylece söylenip geçilmesine râzı değilim. Bu mesele ciddî ciddî düşünülecek işlerdendir. Agaile müşterek dostumuz ŞerâfeddinAybars’ın da bunlara ek bir fikri var. Kültür Bakanlığıveya ilgili başka bir kurum bâzı ilim adamı, şâir ve yazarlara ayrıca maaş bağlayarak bu tür meseleleri çözebilir. Şerafeddin haklıdır. Bana kalırsa, hem maaş bağlamak ve hem de sekreter tahsîs etmek de düşünülebilir. Netîcede, bütün zamanlar için birkaç yüz kişiyi geçmeyecek bir üretici-yaratıcı sınıftan âzamî faydalanma yollarından bahsediyoruz. Bakanlığın, sinema, dizi film, sergi, kurs, konser, sosyal faaliyetler (kutlama, anma ve benzeri toplantılar) cinsinden pek çok destekleme konusu içinde en az yekûn tutan bir kalem olacağı da açıktır. Kazancı, bütün bu kalemlerin hepsinden öteye geçebilecek kadar büyük olacak, bütün zamanları mayalayacak verimlerle büyüyecektir. 
 
Bu münâsebetle acı bir hakîkati tekrâren ve ısrarla söylemiş olalım: Memleketin düşünen beyinlerini sefâlet ve imkânsızlık yüzünden verimsiz bırakıyoruz.  Böyle bir derdimiz yoktur ve bu gafletin getirdiği tedbirsizliği aşacak bir anlayışı hâlâ edinebilmiş değiliz. Görülüyor ki kolayına çâre bulunamayacak husus, böyle değerlerin değerini anlayacak bir yönetici aklın yokluğudur. “Sanat ve ilim hâmîsiz yaşamaz” denilen târih devirlerini geride bıraktık; ama yine de bu değişmez kaaide geçerlidir.  İlim, sanat ve her türlü yaratıcılık böyle bir iltifâtı her zaman bekler. 
 
Aga’nın verici karakterinin sevkıyle, onunla ilgili bir biyografik yazıda yine topluluk adına cümleler ediyorum.  Her zaman böyleydi; çünkü Aga, kendisi için yaşayan bir adam olmayı hiçbir zaman düşünmedi ki ben ondan bahsederken yalnız onda kalayım.
 
 
Aga’ya Güzelleme yerine
 
Önce ortak çalışmalardan bahsetmeliyim.
 
33 yıllık televizyonculuk hayâtımın 20 yılında, binlerce bölüm tutan işler yaptık. Bunların neredeyse yarısından fazlasında Agaile berâberdik. O, benim her zaman istişâre ettiğim, danıştığım, adını adımla yazmaktan zevk aldığım bir çalışma arkadaşım oldu. Dostluğun işle birleştirilmesi her zaman netâmeli bir meseledir. Agaile biz, berâber olmanın yeni ve zevkli bir fırsatı olarak sarıldığımız televizyon programlarımızda, hazırlıklarımızda ve tartışmalarımızda, birbirimizi tamamlama endişesiyle hareket ederdik. İş içinde yerlerimiz belliydi. İş neyi gerektiriyorsa onu düşündük, söyledik ve yapmaya çalıştık. “Muazzam işler gördük” demek tevâzua aykırı bulunsa da Agaiçin bunu söylemeye mecbûrum.
 
Dilcive edebiyatçısıfatıyla Aga’yı değerlendirecekler arasında beni saymamak lâzım. Şurası muhakkak ki, dilin ek-kök vesâir şekillerde mutfağına girip çıkamayan dilcilerden pek de hazzettiğimi söyleyemem. Abartılı bir görüş sayılsa da, dili öncelikle onların mahvettiği veya bozgunculuğa yol açtığı kanâatine 40 yılı aşan bir zaman önce vardım ve bugünün profesörleri, o yılların asistanları Tuncer Gülensoy’la Hamza Zülfikar’a söyledim. Bu fikrim maalesef hiç değişmedi.
 
Aga,onlardandır, ama dile onlar gibi bakmadığını bilirim. Çünkü Aga, hemen her meselede olduğu gibi kabukta kalmayı sevmez. Yetişmesi ve terbiyesi o yöndedir. Dilin mânâ ve estetiğine, kültürüne ve kültür taşıyıcılığına dikkat eder. Zâten, dille edebiyâtı bir arada düşünür. Sanatın diğer şûbelerine, özellikle kitap sanatlarına âşinâdır.Resimve tezhîbde çalışmıştır. Eli de epeyce yatkındır. Yâni “hezârfen” sıfatına da epeyce yakındır.
 
Demek istediğim, dil çalışmalarında Aga’yı dilciler değerlendirmelidirler. Pek çoğunun, bunu nasıl yapacağını doğrusu merak ederim. Unvan pereştişkârlığı ve kıskançlık halleriyle mâlûl olan çoğunluktan bunu bekleyemeyeceğimizi de biliyorum. 
 
Burada, hiç olmazsa hatırladığım pek çok değerlendirmeden birini yazmalıyım. Turan Yazgan Hoca ile sohbet ediyorduk. Aralarında dilci ve edebiyatçı da bulunan başka bâzı profesörler de vardı. Söz arasında, Turan Hocabana dönerek, “Bu bizim dil profesörlerimizin onu bir Halil etmez. Bizim Halil bunların çoğundan fazladır.” demişti. Buz gibi bir hava estiğini hatırlıyorum. Üstelik Halil Aga, o sıralarda vakıftan ayrılmıştı ve Hoca’nın da kırgın olduğu ve çok üzüldüğü bir durumdu. Yeri gelmişken onu da söyleyeyim:Turan Hoca, sözünü çok inanarak ve çok keskin söyler. Düşünmeden karar vermez ve söylemez. Dilci olmamakla berâber, dili ve dilcileri anlayacak-değerlendirecek kadar bilir. Hemen hepsiyle bir türlü çalışmış ve o sırada tartmıştır.  Aslâ yabana atılacak bir değerlendirme değildir. 
 
Hoca’nın değerlendirmesi, Aga’nın bütün meziyetlerini ve zaaflarını bilen bir kimse tarafından yapılmasından dolayı ayrıca önemlidir. 
 
Aga, dil ve edebiyatın bir dönemine sıkışıp kalmış değildir. Pek çok ihtisas konusunu birden incelemek gibi ağır yüklerin altına girer. Gramerden semantiğe, arkaik devirlerden bugüne bir insan kapasitesinin kavrayamayacağı bir genişlikte dalar çıkar. Elbette, bu merak çeşitliliğinde her konuda derinleşme olmaz. Derinleştiğinde de çok derindir. Edebiyatta da bir bakıma öyledir. Başta söyledim: Yeni Edebiyat’la başlamış, Dîvan Edebiyâtı’na kadar yenilmeyen bir merakla gidip gelerek ilerlemiştir. 
 
Birkaç ayda bile, ilgi ve meraklarına bir yenisinin eklendiği olurdu. Çok olmasa da olan işlerdendi. Yıllarca içinden çıkamadığı mevzûlar elbette değişmedi. Bunlar yan konulardır ve belki de Agaiçin dinlendirici rol oynar. Meselâ, yıllar önce Fuzûlî’ye dalmıştı. Özel olarak da Leylâ vü Mecnûn’a. Bir ibtilâ hâlinde yıllarca sürdü. 
 
Bu yeni heyecanları Aga’dan duymak başka bir âlemdir. Sanki hayâtın şifresini çözecek bir mesele üzerindeymiş hissiyle söyler. Dikkatini, okuduğu bir metin veya değerlendirme kamçılar: “… şöyle demiş ama bu öyle olmamalı Aga! Bu böyle değil, görülmemiş, anlaşılmamış... Buna dikkat çekmek istiyorum!..” gibi harâretli ifâdeler kullanır.
 
 
Adanmış adam
 
Burada bir hususu yeniden söylemek lâzımdır:Aga’nın hayâtı adanmıştı. Kendisi için yaşaması mümkün değildi. Etrâfı, yakın çevresi için yaşamak da onun hayâtını ifâde etmez. İlgileri, merakları doğrultusunda etrâfından genişleyerek çok kimseye yardımcıdır. Hattâ sağlıklı zamanlarında basbayağı maddî yük de taşır. Taşınmalarda aranan adamdır. Bir özel durum zuhûr ettiğinde benim için Ankara’ya ağır ev yüküyle gelmiş “ Aga, ben hamal kadrosundayım!’” demişti. Bu sözü bir gerçeğin lâtife yollu ifâdesi olarak yıllarca kullandık ve gülüştük.  Fakat Aga’nın adanmışlığında bu da bir küçük noktadır ve bir devrede kalmıştır. 
 
Aga’nın adanmışlığı, beden faaliyetlerinin çok ötesinde, bir prensibe bağlanıştır. Bu yolda, ona düşen de ilim yoludur. Bıkıp usanmadan, yorucu bir gayretle çalışması bundandır. Şu veya bu unvan peşinde de değildir. Hizmeti için gerekli olduğunu bile bile, kolayına edineceği akademik ünvanlardan kaçmıştır. Şaşılacak işlerdendir.  Son yıllarda onu doktor olmaya razı ettiğimizi sandık. “Sandık” diyorum, çünkü yıllar yılı bu konuyu açılınca kapatırdı, bu sefer “tamam” demişti. Ural bölgesinde Türklerle yaşayan Mari halkının dilini tez olarak aldı. Hem gramerini yazdı, hem de sözlüğünü bitirmek üzereydi. Bilgisayarında hazır ve hazıra yakın eserlerden ikisi de bunlardır.
 
Kendisi doktorasını vermedi. Görünüşte tez yazmadı, tez yönetmedi ama doktor ettiği, profesör ettiği isim onlarcadır.Yüzlerce Yüksek lisans ve doktora öğrencisine tez konusu vermiştir.Bugünün dil ve edebiyat alanında görünen isimlerinden pek çoğuna hizmeti geçmiştir.Bazen gittiğimde yanında birileri olurdu.  Çoğu profesör bu kişilerle Agadil meseleleri görüşürdü.  Sorular sorarlardı. Sonra burada konuşulanların kendi fikirleriymiş gibi bir makale halinde o kişilerin imzâsıyla çıktığını görürdüm. Bir profesör bu işi o dereceye getirmişti ki dayanamadım ve mizacımı aşarak defalarca “ Lütfen bu adama bir daha cevap verme! Zerrece namusu olmayana bu yardım gerekmez!” dedim.  
 
Aga, ünvanlı bir âlim değildi fakat âlimdi.Hatta çok yerde ilimperestti. Ünvanlı hocalar ilmine saygı duyarlardı. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi'nden Türkçe okutmanlığından emekli olmuştu. Birkaç yıl sonra da gitti.
 
 
Yaşadıklarımız bir bir gözümün önünden geçiyor
 
Bu gidişin duyurduğu acıyı derinleştiren hâtıralar bir bir geçiyor.
 
Konfor aramadığım iki yer hatırlıyorum: Biri anamın evi, biri de Aga’nın. Beş yıldızlı otel odasını bırakıp Aga’nın bir oda bir salondan ibâret evinde kuru yerde bitişik nizam uyukladıklarımız gözümün önüne geliyor. Aga, kendi mütevâzı’ odasında saltanat sürerken bize de daracık salonda bu saltanat düşerdi. Her yaz, çocuklar tâtile gittiğinde üç-beş dost bu manzarayı ne kadar isterdik! Özlediğimiz pek az şeyi bu kadar severdik!
 
 Aga, bizi sabahları uyandıramazdı. Geç yatar, geç uyur, azıcık dinlenir, gece yine orada kalırdık. Sabah yine o uyandırma âyîni başlardı. O günlerin lüks âleti teybi açmasıyla yerden fırlamamız bir olurdu. Can Etili söylerdi: “Çekince müsri kılıncı/Baş bir yana, leş bir yana” O da olmazsa, Manastürü bir destan kaydı, kulağımızın dibinde üst perdeden ünlerdi.
 
Uyanamadın mı? Al sana bir daha! Mutfaktan sesi de eşlik ederdi. Arada “ Agalar!” Hadi gaariii!”demeyi ihmâl etmezdi.  İlk uyananın kulağında bir dilciden duyulacak lâtife yine Aga’dan gelirdi: “Aga’nın cem’i agavât gelir, Aga!” 
 
O sefâlet günleri böyle saltanatlıydı!
 
Aga, şimdi emînim başka bir saltanatın koynundadır. Bitmez tükenmez dertleriyle boğuştuğu çileli ömrü madalyasıdır. Göçtüğünü duyurmak için yazdığım nota düşen cümleler seven bir dostun acıyla söylediği sözler değildi.  Hayır, “Aga’nın vasfında edilecek sözler bunlardan ibaret olamaz” diyordum. Kaybedilen öyle böyle bir değer değildir. Aga, gidişi memleketin bağrına ateş düşürecek yiğitlerdendir.
 

--------------------- 

*Halil Açıkgöz, talebeliğinin son yıllarında, “tabutluk” adını verdiğimiz daracık bir tavan arasında kalırdı. 
 
** 1980’li yıllara kadar, Fatih Medreselerinin hücreleri vakıf öğrenci yurdu olarak kullanılırdı. Halil Açıkgöz, bir ara orada da kalmıştı.
 
Bu makale ilk olarak Kubbealtı Akademi Mecmuası Nisan-2020 sayısında yayımlanmıştır.

Bu kategorideki Makalelerden