Güncel Yazılar

Son dönemde başarılarıyla en çok dikkatimi çeken kurumlardan biri Yunus Emre Enstitüsü. Bosna’da bir yıl bu enstitü adına görev yapmamın, uygulamalarına bire bir tanık olmamın görüşlerimde elbette etkisi var, fakat hüsnüzannımın sadece bu bir yıllık izlenimlerden oluştuğu düşünülmesin. Bosna’dan döndükten sonra da, her gün yeni yeni atılımlarına şahit olduğum bu kurumun, Türk dilini, kültürünü, sanatını, edebiyatını, müziğini, tarihini dünyaya taşıma ve anlatmada ne kadar olmazsa olmaz bir konuma doğru ilerlediğine gözlerimle tanıklık ettim, etmeye de devam edecekmişim gibi görünüyor. Anlatmaya çalıştığım şey, fikirlerimin her gün daha bir gelişip olgunlaşması. Elbette kültürel ve sanatsal bağlamda insanın insana ulaşmasından, dokunmasından bahsediyorum. Ne mi oldu, kampüsümüz (ESOGÜ) rengârenk çiçekler açtı mesela. Bosna’da daha çok Boşnak öğrencilerle haşır neşir olan ben, burada dünyanın hemen her yerinden gelen gençlerle karşılaşınca bu projeye olan inancım, güvenim daha da önemlisi saygım arttı.

Yukarıda anlatmaya çalıştıklarımı da içinde barındıran bir sürprizle karşılaştım geçen gün. Yunus Emre Enstitüsü’nün burslu öğrencisi olup üniversitemize öğrenim görmeye gelen öğrenciler dersimi bastılar. Nasıl “Hayır” diyebilirdim dersimi dinlemek isteyen birbirinden aydınlık bu yüzlere? Tersliğe bakın, derse başlamak üzere olduğum sınıfta bir kişilik bile boş yer yoktu. Ne yaptık ne ettik, önce gönlümüzden sonra sıralardan yer açtık ve bir buçuk saat aynı havayı teneffüs ettik bu güzel insanlarla. Bosna tecrübemden hareketle tane tane ve yavaş yavaş anlattım dersimi. Misafirlerimi de ayrı tutmadım bu bilgi şöleninden. Onlara da söz verdim, onları da dinledim, onların da sorularını yanıtlamaya çalıştım.

Konumuz Tanzimat döneminin öncü şahsiyetlerinden Münif Paşa’ydı(1830-1910). Hayatını, bilimin ve eğitimin önemini anlatmaya adamış bu insanı liseden çok da dolu gelmeyen gençlere anlatmak elbette kolay değildi. Ev sahipleriyle misafirler arasında dile hâkimiyet dışında çok da fark yoktu anlayacağınız.

(Altı dil bilen Münif Paşa, 1859 yılında, Tanzimat’tan sonraki ilk edebi çevirilerden biri olan Muhaverât-ı Hikemiyye’ye imza attı. Üç defa Maarif Nâzırı oldu, zamanının ‘Osmanlı Bilim Derneği’ni -Cemiyet-i İlmiye-i Osmaniye’yi- kurdu ve bu dernek adına Mecmua-i Fünûn’u çıkardı. II. Abdülhamit’e iktisat dersleri verdi vb.)

Münif Paşa’nın çocukluk ve gençlik yıllarını Mısır’da (Kahire’de) geçirmesi, bu sürecin Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın Mısır Valisi olduğu zaman dilimine denk gelmesiyle payitaht arasında bilgiden bir bağ kurmak zorundayım. Çünkü işin püf noktası biraz da buradaydı. Kelimelerden kurduğumuz köprülerle II. Mahmut (1808-1839) dönemine doğru yol almaya çalışıyorduk hep birlikte. Tarihe biraz meraklı olanlar, yenilikçi bir padişah olan II. Mahmut’un; askerlik sahasındaki ihtiyaçları karşılamak için Avrupa’ya öğrenci göndermek, yeni kurulan ordunun (Âsâkir-i Mansûre-i Muhammediye) doktor ihtiyacını karşılamak için Tıphâne açmak, Mısır’da çıkan gazetenin (Vakayi-i Mısriyye) benzerini İstanbul’da çıkarmak (Takvim-i Vakayi) gibi ıslahatlarının birçoğunda Kavalalı’dan etkilendiğini bilirler. Ayrıca bu bahsin özünde, sadece etkilenme değil, bu iki devlet adamının gizliden gizliye rekabeti de vardır.

Münif Paşa’nın, Avrupa’yı bu kadar yakından takip eden ve yaptığı yeniliklerle İstanbul’u kendisini örnek almak/taklit etmek zorunda bırakan bir vali zamanında Kahire’de bulunması onun ufkunu açmış, kişiliğinin oluşmasını derinden etkilemiştir.” gibi cümlelerle konuyu izah etmeye çalışırken mevzu ister istemez Osmanlı’nın son dönemine doğru akmaya başladı. Bir an misafirlerimin Arnavutluk, Kosova, Makedonya, Karadağ gibi Balkan ülkelerinden geldiklerini hatırladım. Balkanlar, medeniyet tasavvurumuzu hayata geçirdiğimiz, birikimlerimizi insanına, toprağına-taşına nakış nakış işlediğimiz bir coğrafya, buna iki yıl önce bütün yönleriyle şahit olmuştum.

Ders devam ediyordu.

Evet, biz Osmanlı’nın torunlarıyız, ama siz de Osmanlı’nın torunları sayılırsınız.” dedim kurduğum cümlenin anlamını zihnimde çok da tartmadan. Amacım, misafirlerimi dersin içinde tutmanın yanı sıra, “Burada olduğunuzu unutmadım.” mesajını da vermekti onlara. Ama beklemediğim bir şey oldu, cümlem biter bitmez. Misafirlerimden biri, “Sayılırsınız da ne demek hocam!” demez mi? Sınıftaki gözler sesin geldiği tarafa çevrildi. Devam etti misafirim, “Biz, beş yüz sene Osmanlı idaresi altında yaşadık, bundan da onur duyduk. Elbette biz de Osmanlıyız.” Takdirle şaşkınlığın, dalgınlıkla mahcubiyetin birbirine karıştığı bir ses tonuyla “Haklısın.” diyebildim ancak, “Haklısın.”

Kısa bir sessizlikten sonra, zaman zaman Osmanlı’ya karşı takındığımız olumsuz tavırlar, bilgiye ve belgeye dayanmayan haksız eleştiriler geldi aklıma. İnsaf ölçülerini aşan değerlendirmeler, hükümler geldi. Bir öğrencim bu sessizliği bir hafta önce verdiğim örneği hatırlatarak bozdu. Bir önceki derste söz II. Abdülhamit’e gelmişti. Abdülhamit’e düzenlenen suikasttan, daha sonra bu tuzağı kuran insanları Tevfik Fikret’in yüceltmesinden, bütün bu olanların arkasındaki Ermeni parmağından bahsetmiştim. Birkaç cümle kurmuştum kendimce ve bu çözümlemeleri yaparken şunları demiştim özetle: Dünyada iki millet Abdülhamit’i sevmez, biri Ermeniler diğeri biz. Ermenileri anlıyorum ama bizim, özellikle bilimle uğraşan aydınlarımızın Abdülhamit ön yargılarını, düşmanlıklarını anlayamıyorum.

Mesele bir padişaha karşı takınılan olumsuz tavır değildi sadece, zaman zaman belge ve bilgilerin önüne geçen ön yargılardı. Bilginin konuşacağı yerde duygularımız konuşuyordu. Gerçeğin değil, kendi ön yargılarımızı doğrulatmanın peşindeydik.

Erasmus programıyla yurt dışına giden bir öğrencimin yaşadıklarını anlatma zamanı gelmişti.

Avrupa’nın birçok yerinden gelen gençler yine bir Avrupa ülkesinde yarım sömestr için buluşurlar. İlk günler daha çok gençlerin birbirlerini tanıma seanslarıyla geçer. Sadece görsellikler alınıp satılır bu ilk zamanlarda. Seviye, “şu ne kadar güzel, şu ne kadar karizmatik” yaklaşımlarının bir adım ötesine geçmez. Belli bir süre sonra, iç dünyalara, tarihlere, kültürlere yolculuk başlar. Herkes geldiği ülkeyi pazarlama derdine düşer biraz.

Böyle bir arkadaş ortamında öğrencim, “Ben Türküm!” der. Masadaki en güzel kız kaçar gibi bir tavırla bir adım geriye çekilir ve orada bulunan herkesi buz kestirecek şu cümleleri kurar:

-Siz, beş yüz sene memleketimizi işgal ettiniz, bizi sömürdünüz. Sizinle aynı masada oturmak bile

Bir dakika” der öğrencim, “Lütfen bir dakika, size iki küçük sorum olacak, ondan sonra Belgrad’a kadar yolunuz var.

-Siz şu anda hangi dili konuşuyorsunuz?

-Sırpça!

-Dininiz?

-Ortodoks, Hristiyan!

Hı, öyle miii” der, devam eder sözlerine:

-Demek hâlâ Sırpça konuşuyorsunuz, dininiz Hristiyan, mezhebiniz Ortodoks. İddia ettiğiniz gibi beş yüz sene sizi sömürseydik; size zulmetseydik, şu anda siz de milletiniz de Türkçe konuşuyor olurdunuz, dininiz de İslâm olurdu

En koyusundan sessizlik yayılır masadan bütün dünyaya.

Ön yargılar dünyayı doldurmuş. Bu tür iddiaları akılcı yöntemlerle, belge ve bilgilerden hareketle berhava edecek Mustafalara ne kadar çok ihtiyacımız var. Elbette yanlışlarımızı, eksiklerimizi ortaya koyacak ama derûn-ı kalbimize de makes olacak, birkaç dil bilen ama en yeni araç-gereç ve metotlarla genç dimağları Türkçeyle buluşturacak Mustafalara…

Hatta kampüsteki misafirlerimizi hâlâ fark etmeyen dostlara da bu işin hakikatini anlatacak; propaganda yapan değil, kırk gün aynı türküyü çığıran değil, ezberleri tekrarlayan değil, yılda bir bile yüzünü çevirmediği şiiri ağzına yakıştıramayan değil, karşılaştırmalı ve en yeni yaklaşımlarla değerlerimizi dünyaya tanıtacak, aktaracak Mustafalara ne çok ihtiyacımız var.

Geçmişin, bugünün ve geleceğin Mustafalarına selam olsun. Ellerinden Yunus Emre bayrağı, gözlerinden bilim ışığı, gönüllerinden sevgi eksik olmasın.

 

Medeniyet Tasavvuru

Mehmet BULUT
Ahlak ve İktisat

Tavsiye Edilen Bağlantılar

Bize Yazın

SAYAÇ

20977941